31 Aralık 2009 Perşembe

YILBAŞI

"Girsem mi yoksa girmesem mi?" diye düşünmeyin!
Girin!
Biz, öyle yapacağız :-)
2010

.

Beklenen an, geldi.

Darphane'nin LogosuNihayet, dün sevgili(m) kocam ile onüç gündür (17-30 Aralık) beklediğimiz an geldi!
Darphane, önce 17 Aralık 2009 günü satışa sunacağını ilan ettiği "Hicret'in 1430. Yılı" hatıra para serisisin satışını 4 Ocak 2010'a ertelemişti. Bu da, bu hafta başında açıklanmıştı. Ondan önce 17 Aralık'tan beri, hemen hemen hergün çıkıp çıkmadığını denetliyorduk! Dün, ilginç bir kararla bu paralar aniden satışa sunuldu! Koşarak gidip edindik! Sınırlı sayıda basılan bu paralar çoğu kez, kayıtlı koleksiyoner olsanız bile tükenebiliyor. Sonrasında, piyasadan fahiş fiyata edinmek zorunda kalabiliyorsunuz.
Bu kez üç adet hatıra para gündemimizdeydi. Bunların tasarımları aynı ve tümünü de aynı sanatçı tasarlamış zaten. Altın, Gümüş ve Bronz olan bu paralardan altın olanının fiyatı çalışma günlerinde 13:30-16:30 arasında günün o anki rayicine göre belirleniyor. Ayarı 22 olan, 36 Gr. ağırlığındaki altın paranın, has altın karşılığı 1 Oz (ons) civarı. Özel kapsüllerinde el değmeden saklanması gereken bu paraların, sertifikaları da numaralı ve ileride satmak isterseniz sertifikası da önem taşıyacağından iyi saklanmalılar.
Altın ve gümüş olanlar "Proof", Bronz olan ise "Okside" baskı özelliği taşıyor. Altın en fazla 1000 adet, ötekilerse 2000'er adet basıldı/basılacak. Elde kalanlar olursa, satış süresi sona erdiğinde eritilerek yeni ürünler için kullanılacak. Ayrıntılı bilgiler Darphane'nin yeni sitesinde ve aşağıdaki resimlerde (tıklayıp büyütünce) görülebilir. Altın paranın resmindeki fiyat ibaresi sizi yanıltmasın; o fiyat dün 13:45 sularındaki fiyattır! Hatıra para koleksiyonerlerine ve bütün nümismatlara hayırlı uğurlu olsun!
BRONZHicret'in 1430.Yılı / Bronz
GÜMÜŞHicret'in 1430.Yılı / Gümüş
ALTINHicret'in 1430.Yılı / Altın
Büyütmek için, seçtiğiniz resme tıklayınız.

Mini hazine..!Mini hazine..!

AY´IN 2009'A VEDASI

AY TUTULMASIAy, bu gece 2009'a veda ederken, hem Dolunay konumunda olacak hem de "Parçalı Ay Tutulması" oluşacak. Türkiye saatiyle akşam 20:00 civarı başlayacak tutulma, dört saat kadar sürecek ve yeni yılla birlikte tutulma da bitecek.
Parçalı tutulmalarda Ay'ın tümü değil bir kısmı kaybolur. Bu kez tutulma oranı oldukça düşük; yaklaşık % 8 oranında. Güneş ışınları Dünya üzerine gelince, üzerine her ışık düşen cisim gibi gölge oluşturur uzayda Dünya. Koni şeklindeki bu gölgenin içine giren Ay, tutulur. Acaba bu gece hava durumu ve keyfimiz, bu olayı gözlemeye imkan verecek mi? Tutulma, Avrupa, Afrika, Asya, Avustralya'dan izlenebilecekmiş...
Dolunay'da iyi tutulmalar! Girelim bakalım 2010'a..!
PUSLU  AY

MUTLU YILLAR..!

MUTLU YILLAR..!.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Gelen, gideni aratmasın!

Türkçe: Yeni Yılınız Kutlu Olsun
Afganca: Saale Nao Mubbarak
Afrikaanca: Gelukkige nuwe jaar
Almanca: Prosit Neujahr
Arapça: Entüm salimûn
Arnavutça: Gezuar Vitin e Ri
Asurca: Sheta Brikhta
Azeri Türkçesi: Yeni Iliniz Mubarek!
Bengalce: Shuvo Nabo Barsho
Bulgarca:Chestita Nova Godina
Çekçe: Scastny Novy Rok
Çince (Mandarin): Xin Nian Kuai Le
Danca: Gelukkig Nieuwjaar!
Endonezce: Selamat Tahun Baru
Ermenice: Snorhavor Nor Tari
Eskimo dili: Kiortame pivdluaritlo
Estonca: Head uut aastat!
Farsça: Saleh now ra tabrik migouyam
Filipin dili: Manigong Bagong Taon
Fince: Onnellista Uutta Vuotta
Fransızca: Bonne Annee
Havai dili: Hauoli Makahiki Hou
Hırvatça: Sretna Nova godina!
Hintçe: Naye Varsha Ki Shubhkamanyen
İbranice: L'Shannah Tovah
İrlanda dili: Bliain nua fe mhaise dhuit
İskoçca: Blwyddyn Newydd Dda
İspanyolca: Feliz Ano Nuevo
İsveççe: Gott nytt år!
İtalyanca: Felice anno nuovo
Japonca: Akimashite Omedetto Gozaimasu
Kamboç-Khmer: Soursdey Chhnam Tmei
Kamboçyaca: Sua Sdei tfnam tmei
Katalanca: Feliç Any Nou
Keltçe: Bliadhna mhath ur
Korece: Saehae Bock Mani ba deu sei yo!
Korsika dili: Language Pace e Salute
Lehçe (Polonya dili): Szczesliwego Nowego Roku
Letonca: Sabai dee pee mai
Litvanca: Laimingu Naujuju Metu
Macarca: Boldog Ooy Ayvet
Makedonca: Srekjna Nova Godina
Malay dili: Selamat Tahun Baru
Maltaca (Maltız): Is-Sena t- Tajba
Nepal dili: Nawa Barsha ko Shuvakamana
Norveçce: Godt Nyttår
Özbek Türkçesi: Yangi Yil Bilan
Papua Yeni Gine dili: Nupela yia i go long yu
Portekizce: Feliz Ano Novo
Romence: An Nou Fericit
Rusça: S Novim Godom
Sırpça: Sretna nova godina
Slovakça: A stastlivy Novy Rok
Somali dili: Iyo Sanad Cusub Oo Fiican!
Sudan dili: Warsa Enggal
Şavilice (Swahili dili): Heri Za Mwaka Mpyaº
Tamil dili: Eniya Puthandu Nalvazhthukkal
Thaice (Tayca): Sawadee Pee Mai
Ukranca: Shchastlyvoho Novoho Roku
Urduca: Naya Saal Mubbarak Ho
Vietnamca: Chuc Mung Tan Nien
Yunanca: Kenourios Chronos
.

29 Aralık 2009 Salı

2.Talimata kadar...

En fazla 250 adet...Güzide kurumlarımızdan Darphane, koleksiyonerler için hatıra para da basar. Meraklısı satış mağazasından veya ana binadaki koleksiyoner servisinden bunları edinebilir. Son zamanlarda altın fiyatlarındaki artıştan dolayı, altın içeren ürünleri günün rayicinden satabilmek adına, öğleden sonra fiyat ekranlarına bakarak bunların satışını yapmaya başladı Darphane... Tevekkeli değil, 1226 US$'a dek geçenlerde çıkan Troy (Truva) Oz (Ounce / Ons = ~ 31.1034768 Gr. / Bkz.: Gold Price.org ) şu aralar ~1100 US$ civarlarında seyretmekte. Bu uygulamaya şapka çıkarılır! 17 Aralık 2009'da satışa çıktığı ilan edilen fakat sonradan 4 Ocak 2010'dan itibaren sipariş kabul edileceği ilan edilen Hicret'in 1430.Yılı serisi (Altın, Gümüş Bronz - 3 Hatıra Para) için reva görülen uygulamaya da ses etmeyelim... Peki ya sadece en fazla 250 adet basılacağı ilan edilen YKr. (Yeni Kuruş) ve Kr. (Kuruş) altın tedavül setinin satışının 2. bir talimata kadar (sebep ne acaba?) durdurulmasına ne demeli? Yok, yok özür dilerim! "durdurulmuştur" ibaresi olacaktı... Hayır! Hayır, "durdurulmuştur"..! / "dudu"rulmuştur!!!2.Talimata kadar satışı durdurulan altın set AY´ın evinde..!Her neyse, "durdurulmuş veya durdurulmuş para setimizi, dudurulmadan (!) evvel tedarik edebildiğimiz için şanslıyız! Koleksiyoner olmak zor iş nitekim ("netekim" değil / haşa!)...
2.Talimata kadar..!Bu setin bir gümüşü, bir de altını var. Malum işleme maruz kalan sadece altın olanı. Sevgili(m) kocam, eskiden beri nümismatik ile ilgilenirmiş. Hatta çok küçük yaşlardan beri. Ancak hayat şartları ve yoğunluk, ihmalkar davranmasına yol açmış... Bir süredir yeniden bir dönüş yaptı nümismati alemine. Böylece hem koleksiyon zevkini tatmin edebiliyor, hem de "geleceği biriktirerek" bir kültür değeri koruyucusu oluyor. Yatırım için de ideal... Gittigidiyor nam-zat sitede bir 8 Gr.'lık Galata Kulesi hatıra para altını bir ay evvel 600 TL iken, 660'a, en son dün baktığımızdaysa 750 TL'ye dek çıkmıştı örneğin. Altın bu! Çıkar da, düşer de! Malum setse, 3000 TL'dan açılmış, 3350 hatta 3450 TL'yi görmüştü... Şimdi "2.Talimat" gelince bakalım ne olacak? 2.seti edinebilmek için, 2.talimatı bekliyoruz. Bekliyoruz... Bekliyor. Bekle! :-) Olası ilgilenenlere duyurulur: Değerli para setlerimizi banka kasamızda saklıyoruz, evimizde değil ! :-) :-) :-)
Not: Darphane herhalde bu girdimizi (entry) bekliyordu; yıllardır koleksiyonerlerin şikayet ettiği ilkel sitelerini nihayet düzenleyerek daha hoş bir siteye geçiş yapmışlar ! Darphane'ye ve tüm nümismati dünyasına hayırlara vesile olsun. İnce düşünülmüş bir yeni yıl hediyesi oldu koleksiyonerlere yeni yıl arifesinde... Benim bu yazımda kullandığım iki adet ekran görüntüsü eski siteden dün alınmıştır.
Bugün öğlene doğru tüm site, HTML'den PHP'ye terfi etmiş; tasarımı da nisbeten iyileşmiş.
(Yeni sitelerinde "2.talimata kadar" notu halen "dudurulmuş" olarak duruyor.)
DUDU-RULMAK?Sonradan eklenen ekran görüntüsü! - "Dudu"rulan, listenin en altında..!
Büyütmek için tıklayınız.

Vahşi Kapitalizmin Sancıları ya da Ziemia Obiecana

Bir Yahudi, bir Leh ve bir AlmanSevdiğim Leh yönetmenlerden Andrzej Wajda, AY'dan İzlenimler'e Kanal filmi ile konuk olmuştu. Kanal filmi ile ilgili notlarıma şöyle başlamışım; 20. yüzyıl Polonya halkı (Lehler) için çok büyük acılar ve yıkımlar getirmiş bir yüzyıl. Önce Naziler tarafından bütünüyle yokedilmeye mahkum edildiler. Ardından Sovyet işgalini yaşadılar ve daha sonra da totaliter bir yönetimin uzun yıllar sürecek baskısına karşı ayakta durmaya çalıştılar. Leh sineması tüm bu yıkımlara karşı Lehlerin sadece sığınaklarından biri olmamış aynı zamanda olanı biteni bize aktaran en büyük anlatıcı da olmuştur. Leh sinemasının ustalarından Andrzej Wajda da Polonya'da sinemasal mücadelenin en büyük ustalarından, yaratıcılarından biridir.
1965 yapımı Kanal / Canal / Kanal II. Dünya Savaşı sırasında Armia Krajowa / The Polish Underground Resistance Army / Polonya Direniş Ordusu'ndan 43 direnişçinin Varşova kanalizasyonlarındaki son saatlerini anlatmaktaydı. 1975 yapımı Ziemia Obiecana /The Promised Land / Vaatler Ülkesi filmi ise izleyiciyi Polonya tarihinde 19. yüzyıl sonlarına götürüyor.Vaatler Ülkesi
Andrzej Wajda, Vaatler Ülkesi'ni Wladyslaw Stanislaw Reymont'un 1898 tarihli aynı isimli romanından uyarlayarak senaryosunu yazmış ve yönetmiş. Wajda, filmin dilsel ve görsel zenginliğinin en büyük kaynağının Reymont'un romanının kendisi olduğunu belirterek üç ana karakterin etnik (Leh, Alman ve Yahudi) farklılıklarına rağmen biraraya gelerek iş kurmalarının ve "Lodzermensch" diye adlandırılan Lodzlu işadamlarının oluşturduğu gruba dahil olmalarının, üstelik de her bir karakterin kendi dillerinde konuşmalarının Leh literatüründe benzersiz olduğunu eklemiş. Sonuç olarak Wajda'nın sakin yer yer duru sinema anlatımıyla Reymont'un benzersiz romanından 19. yüzyıl sonları ile 20. yüzyıl başlarında Polonya'nın kapitalizme geçiş sürecinin anlatıldığı destansı bir film ortaya çıkmış. Ön planda Polonya'nın sanayi şehri Lodz'da bir Leh (ki aristokrattır da), bir Alman ve bir Yahudi üç genç arkadaşın bir araya gelerek ortak bir tekstil fabrikası kurma çabalarını izlerken, arka planda gördüklerimiz ise Polonya'nın kapitalizme geçiş sürecinde (filmin sonlarında gördüğümüz kızıl bayrağı da unutmadan sosyalizme geçiş sürecini de sıkıştırabiliriz burada) yaşadığı gelişmelerdir diyebiliriz, yoksa sancılar mı demek daha doğru olacak? Büyük balık küçük balığı yutar derler; Vaatler Ülkesi'nde de herkes gücünün yettiğini ezmektedir. Sonradan görme köylüler burjuvalaşırken (burjuva sınıfını oluştururken) aristokratları, büyük patronlar küçük patronları ama elbette küçük ya da büyük patronlar en alttaki köleleri yani işçileri ezmekte, yutmaktadır ! İş koşulları güvensizdir; kolu kopan işçi kolunun kopmasıyla kalmamıştır bir de kanıyla kumaşı heba ettiği (!) için suçlanmaktadır. Mülkiyet el değiştirirken para gören görgüsüz Alman köylüler burjuvalaşıp Leh aristokratların sadece mallarını ele geçirmekle kalmayacaklar, gözünü para hırsı bürümüş o sınıfa mensup bireylerini de kendilerine benzeteceklerdir. Paraya hükmeden sınıflar kendi aralarında birbirleriyle didişirken, ezilen işçilerde de yavaş yavaş bilinçlenmenin başladığını gözlemleriz filmde. Kapitalizm vahşi mi vahşi, acımasız mı acımasız ama yine de kamera ağır aksak direnişteki işçilerin üzerinde dolaşırken tüm olumsuzluklara rağmen kızıl bayrağın yükselişini görmek bir umut oluyor diye düşüncelerimin yönlendiğini görüyorum filmi izlerken, hüzünleniyorum.
Polonya'nın sanayi kenti Lodz için son bir notu da elbette neredeyse tüm ünlü Leh yönetmenlerin yetiştiği Lodz Film Okulu ile ilgili düşeyim. 1948 yılında kurulan salt Polonya'nın değil Avrupa sinemasının da yüzakı olan okul, Wajda'nın sözleriyle "sinema tutkusuyla bezeli inatçı insanların biraraya geldiği ve geleceği bir sığınak" olmaya devam edecek...

28 Aralık 2009 Pazartesi

Medea

Pasolini'nin Medea'sı
Medea, Antik Grek mitolojisinin en çarpıcı karakterlerinden biri. Dünya literatürlerine 'Medisin' (Medicine) sözcüğünü kazandıran, Kolkhis (Colchis Krallığı yani bugünkü Türkiye'mizin Doğu Karadeniz bölgesi ile Gürcistan toprakları) Kralı Ayet (Aites)’in kızı Medeia ya da Medea, en acımasız aşk öyküsünün kahramanı olarak bir çok tiyatro oyunu, şiir, resim ve sinema filmine esin kaynağı olmuş. Medea'nın Titan olduğu söylenmektedir yani başka dünyalardan geldiği söylenen insanüstü bir varlık. İskenderiye (Mısır), Grek ve Roma kaynaklarına göre, büyücü (majisyen) olarak tanımlanmıştır. Halası ve annesinden simyacılığı (al chimie / alşimi / el simya) öğrenmiştir. Kardeşinin başını kestirmiş, çocuklarını bıçaklamış, sevgilisinin karısını alevlerin içerisine göndermiştir ! Callas ve PasoliniEuripides’in yazdığı, aşkı uğruna kardeşini ve çocuklarını öldürebilecek gözü karalıktaki Medea miti, Pier Paolo Pasolini'nin yönetiminde, sinema tarihinin en iyi mitolojiden sinemaya uyarlamalarından biridir. Pier Paolo Pasolini 1969 yılında Euripides'in ünlü tragedyasından uyarladığı senaryo ile Medea filmini Kapadokya'da yani Güzel Atlar Ülkesi'nde çekmiştir. Medea filminde Medea rolünü ünlü opera sanatçısı, büyük diva Maria Callas üstlenmiştir. Hiç şarkı söylemediği bu filmde Medea ile özdeşleşmiş bir Maria Callas izleriz ve bence bu rolle Maria Callas beyazperdede de devleşmiştir.
Euripides'in tragedyasına dönersek Medea'nın öyküsü mitolojide Altın Post'un aranmasına dayanmaktadır. Altın Post'u bulmak için Kolkhis’e giden Argonotlar'ın (Argo / Argos gemisi mürettebatı) lideri İason (Yasin / Yason / Jason / ve Yunanca Ιάσων), burada Medea ile karşılaşır.
(Arşivimizde bulunan, kızımın pek sevdiği filmlerden biri olan, 1963 yapımı Jason and the Argonauts filminin notunu da hemen burada düşeyim. Ray Harryhausen'in özel efektlerinin her zamanki gibi muhteşem olduğu bu filmde, Altın Post'un izindeki İason'un Gürcistan topraklarından Medea ile kaçışına dek olan öyküyü izleriz. Özellikle İstanbul Boğazı'ndan geçiş sahnesindeki Neptün / Poseidon yardımı çok ilginçtir... Öykünün Grek topraklarındaki devamı da Medea filmi olacaktır.)
Doğaüstü güçlere sahip Kolkhis prensesi Medea, İason'a âşık olur. Bu aşkın etkisiyle Medea kendi ülkesine ihanet ederek, erkek kardeşini parçalayarak öldürür, İason’un Altın Post'u ele geçirmesine yardım eder ve onunla birlikte Yunanistan’a kaçar. İason ile Medea’nın iki oğulları olur. Ancak yıllar sonra İason (Ah bu erkekler !!! Hep aynı işe yaramazlıkta sorun kaynağı oluyorlar !!!), Korint Kralı Creon’un kızıyla evlenmek için Medea’yı terk eder. Medea, İason'a şöyle der: ‘Ben babama karşı geldim. Altın Post’u sana verdim. Seni ülkenin kralı yaptım. Sana iki oğlan çocuğu doğurdum. Sen nasıl beni bırakıp başkasıyla evlenirsin ?’... Bu ihanet karşısında duyduğu öfkeyle, eski kimliğine dönecek ve tanrılarına tekrar ibadet etmeye başlayacaktır. İntikamı ise oldukça planlı ve benzersiz olacaktır; ilk olarak geline gönderdiği büyülü bir elbiseyle, gelin ve Kral Creon’un yanarak ölmesini sağlayacak, akabinde, yaptığı bu eylem yüzünden oğullarının zarar göreceğini düşünerek, hem de İason'dan alınabilecek en iyi intikamın bu olacağına kanaat getirerek, iki oğlunu elleriyle öldürecektir. Medea'nın öyküsünün mitolojideki sonunda aslında Medea çocuklarını öldürmüyor, geride bırakarak kaçıyor; ancak Euripides özellikle Medea’nın barbarlığına (belki 'yırtıcılık' daha uygun olacak) vurgu yapmak için, öykünün sonunda bu tür bir değişikliği uygun görmüş. Pasolini de Euripides'in eserine sadık kalarak, hayli yırtıcı bir Medea yansıtmış beyazperdeye.
MedeaAkıllı, bilgili, simyayı bilen güzel prenses Medea kendisine ihanet eden İason yüzünden barbar bir katile dönüşür. Ne denir güzel Türkçemizde: "Yapana değil yaptırana bak !" Elbette barbarlığın hiç bir şekilde bahanesi olamaz ! Özellikle masum iki çocuğun annelerinin elleriyle öldürülmesini, hiç bir mantık kabul edemez diye düşünüyorum. Gerçi mantık, duyguların esiri de olamaz ama işte insan doğasının çelişkiye düştüğü noktalardan birisi de bu.... Medea'nın çocuklarını öldürdüğü sahnelerde kalbim buruluyor.
1969'da Kapadokya'da konuk ettiğimiz aykırı yönetmen Pier Paolo Pasolini ve muhteşem diva Maria Callas sinema tarihinin başyapıtlarından birinde Medea ile yeniden ölümsüzleşmişlerdir. Medea filmine ilişkin son bir not ünlü sinemacılarımızdan Muzaffer Hiçdurmaz ile ilgili. Callas Forever filmine ilişkin notlarımda Medea filminde sinemacılarımızdan Muzaffer Hiçdurmaz'ın cellat rolünde olduğunu belirtmiştim. Medea'nın setinde de çalışan Muzaffer Hiçdurmaz rolünün kendisine verilişini şöyle aktarıyor: "Pasolini ile 1969 yılında Göreme’de Medea'yı çekiyorduk. Önce mekanı görmeye gittik. Yolda bana 'Sana filmde önemli bir rol oynatacağım' dedi. Ben de ne olduğunu sordum. 'Cellatbaşı!' dedi."... Ayrıca hemen ekleyelim; filmde figüran olarak da pek çok Türk figuran ve yöre köylüleri yer almıştır.
Pier Paolo Pasolini Göreme'de
Fotoğraf "https://lucamaggio.wordpress.com/2010/06/14/pasolini-callas-e-medea/" linkinden alıntılanmıştır.

26 Aralık 2009 Cumartesi

Ne zaman doğacak sahiden bu güneş?

- G.N.D. / Film Afişi -1977-1978 yapımı bir Türk filmi bu kez AY'dan İzlenimler´in konuğu. "Güneş Ne Zaman Doğacak" filmin adı. Soru işareti yok. Öyle uygun görülmüş. Soyyetler'deki esaret altındaki Türkler üzerinden, Türkiye'nin o zamanki haline eleştirel bir bakış. Asimilasyon ve çeşitli kısıtlamalardan, işkencelerden, anavatan bellediği Türkiye'ye, atavatandan iltica eden bir Türk'ün, filmdeki rol adıyla Yavuz'un yani Cüneyt Arkın (Fahrettin Cüreklibatur)´ın öyküsüdür görünüşte anlatılan... Oysa perde arkasında, arka fonda antiemperyalist yaklaşımları, dönem şartları da gözönüne alındığında, oldukça gerçekçi bir şekilde görmek mümkün. Pay-i taht olarak gördükleri İstanbul'a gelen Yavuz ve kaçışına yardım eden ajan arkadaşı, bir süre sonra hayal kırıklığına uğrarlar. Ahlaki erozyon, seks filmleri, rüşvet, anarşi ve türlü toplumsal rezaletler almış başını gitmiştir.- G.N.D. / OYA AYDOĞAN - Yavuz, kaçarken bir askeri öldürdüğünden, ikili antlaşmalar gereği, geldiği ülkeye (filmde muhtemelen politik/diplomatik bir sorun çıkmaması için açıkça ülke adı verilmiyor - Yavuz'un geldiği yer ise Kırım-Kafkaslar veya Türkistan olabilir / bu da net değil) iade edilmesi gerekmekte olduğundan, arkadaşıyla beraber, istihbaratın gözetiminden kaçarak, İstanbul halkının arasına karışırlar... Bir nişan eğlentisinde, bir kasabın kızını canlandıran Oya Aydoğan ile tanışır Yavuz ve olaylar gelişir...
Cüneyt Arkın kendi klasik tarzını filme vermiş. Oya Aydoğan'ınsa en iyi performanslarından biri diyebiliriz. Bir yönüyle kült bir film. "Güzel Türkistan" , "Çırpınırdı Karadeniz" gibi politize edilmiş şarkıları da bulmak mümkün filmde. Film aleyhinde bugüne dek çok atılıp - tutuldu çeşitli ortamlarda; diyorum ki, bir de Yavuz'un yerine koysunlar kendilerini o atıp-tutanlar. Burada filmi övecek değilim. Objektif olmaya çalışıyorum. Velhasıl, Türk Sinema Tarihi'nde yeri olan bir yapıt "Güneş Ne Zaman Doğacak". Hüzünle karışık propagandalar, kitlelerin ayrıştığı ve birbirine yabancılaştırıldığı, ötekileştirildiği günlere bir kısacık bakış bu film. Günümüzü anlamak için, dünümüzü görmemizden başka bir çare yok.- G.N.D. / Film Karelerinden Örnekler -Film boyunca çarpıcı, bazen abartılı olabilecek toplumsal saptamaları görürüz. Misal, zengin bir ailenin çöpe attığı yemek artıklarına saldıran aç adam, Beyoğlu'nda sinema önündeki seks filmi çığırtkanı... Gazetelerdeki anarşik olaylar ve toplumsal yozlaşmaya (dejenerasyon) hatta orman yangınlarına ilişkin haberler...
Anti-Sovyet örgüsüyle, '70´lerin politize Türkiye'sine sağ cenahtan bir yapıt sunuldu. Filmin bugün anılmasının nedeniyse, maalesef filmin sanatından, oyuncuların oyunculuğundan veya yönetmenin dehasından ileri gelmiyor. Maraş Olayları (katliamı) olarak bilinen ve 19 - 26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş'ta cereyan etmiş hadiselerden dolayı film, gündemde kalmayı sürdürüyor.
Anımsayalım: 19 Aralık 1978'de Maraş Çiçek Sineması'nda "Güneş Ne Zaman Doğacak" filmi gösterilmektedir. Sinemayı sağ eğilimli ve ülkücü gençler doldurmuştur. Film oynarken bir süre sonra bir bomba patlar. Provokasyon / Kışkırtma amaçlı ve bugüne dek kimlerin koyduğu kesin olarak bilinemeyen bu bombanın patlamasıyla, kışkırtıcılar sol eğilimli ve Alevi kesimin üzerine atarlar olayı. Akabinde, şehirde müthiş bir kargaşa, talan, katliam havası oluşur. Bazı mahalleler savaş alanına döner. Olaylar 26 Aralık 1978'de Kahramanmaraş dahil toplam onüç ilde sıkıyönetim ilan edilmesiyle son bulur. Bu arada yüzonbir yurttaş ölür; binden çok yaralı vardır..! Ölen masum vatandaşlarımıza Tanrı'dan rahmet dilerim. Kışkırtıcılara, ülkemizi bir toplumsal laboratuvar gibi kullananlara da... Neyse..! Şimdiye dek tam olarak aydınlatılamamıştır bu olaylar; dolayısıyla, gerçek suçlular da cezalandırılamamışlardır... Kışkırtıcıların piyon oldukları neredeyse muhakkaktır. Filmin İstanbul'da Bahçelievler'deki bir gösteriminde de benzer bir kışkırtma girişiminin olduğu, Maraş'taysa gene '70´lerin ortalarında çeşitli filmler (Ör.: Yılmaz Güney / "Zavallılar") oynatılırken Atlas ve Ceyhan sinemalarında provokatif arbede çıkarıldığını da çeşitli kaynaklar veriyor; not düşelim.
- G.N.D. / İTHAF & SON -
Bizdeki kopyanın VHS'den VCD'ye, oradan da DVD'ye aktarıldığını, çok temiz olmasa da izlenebildiğini belirteyim. Sinema ve kültür tarihimiz açısından önem taşıyan çokça film, dijital olarak temizlenmeyi bekliyor tıpkı "Güneş Ne Zaman Doğacak" gibi. Son zamanlarda bazı eski filmler dijital olarak temizliği yapılmadan, olduğu gibi DVD'ye basılıyor. Hiç yoktan iyidir ama biraz özen gösterilse; filmkolikler, sinefiller için özel sürümler yapılsa... Keşke... Aklıma Amerika'da temizlenerek basılmış Tarkan / Viking Kanı (1971) geliyor. Tüm eski filmlerimizin darısı başına diyelim! Filmle ve çağrıştırdıklarıyla ilgili olarak, en son şunları yazalım bari :
Tarih, eğer ibret alınmazsa, tekerrürden ibarettir...
Eğer ibret alınmazsa...
İbret alınmazsa.
İbret...

Vikipedi / Kahramanmaraş Olayları
IMDB
SinemaTürk
Yönetmen Mehmet Kılıç'la Röportaj

Filmde sıkça geçen "Güzel Türkistan" adlı türkünün hem Türkiye Türkçesi, hem de Türkistan Türkçesi ile sözleri :

GÜZEL TÜRKİSTAN

Güzel Türkistan sana ne oldu?
Seher çağında güllerin soldu
Bağ bahçeden berbad, kuşlarda feryat
Hepisi bir mahzun...olmaz mı dilşad?
Bilmem niçin kuşlar uçmaz bahçelerde...?
Birliğimizin sarsılmaz dağı
Ümidimizin sönmez ışığı
Birleş ey halkım, gelmiştir çağı
Bezensin şimdi Türkistan bağı
Uyan halkım, bitsin artık bunca zulümler.

Bayrağını al, kalbin uyansın
Kulluk, esaretin herşeyi yansın
Kur yeni devlet düşmanlar ürksün
Yüce Türkistan göklere değsin
Yayıl, yeşer öz vatanın gül bağlarında.




GUZEL TURKISTAN

Guzel Turkistan, sanga nime boldi
Seher vahitsiz kullerning soldi
Qamanlar barbat, kuxlar hemmi paryat
Hemmisi mahzun, bolmaz mu dilxat
Bilmeymen nimixka kuxlar uqmaz bahqalarda?
Birligimizgin teprenmes tagi
Umudimizning sonmez qirakgi
Birlex ey halkim, kelkundur qagi
bezeysung hazir Turukistang bagi
Kozgal ey halkim Tugising hazir bu ixkenqeler

Bayraggini al, ureggin kozlansing
Kulluk, asaretging hemmisi od ketsin.
Kil yene dolet, duxmanlar korksung,
Yuce Turkestang, koklerge teksin
Yeygil, yexedu oz votening gul baglarida.




(- aşağıdaki versiyon/sürüm daha farklı bir yazım ile - )

GO'ZAL TURKISTON

Go'zal Turkiston, senga ne bo'ldi?
Sahar vaqtida gullaring so'ldi.
Chamanlar barbod, qushlar ham faryod,
Hammasi mahzun. Bo'lmasmi dil shod?
Bilmam ne uchun qushlar uchmas boqchalaringda?


Birligimizning tebranmas tog'i,
Umidimizning so'nmas chirog'i.
Birlash, ey xalqim, kelgandir chog'i,
Bezansin endi Turkiston bog'i.
Qo'zg'ol, xalqim, yetar shuncha jabru jafolar!


Ol bayrog'ingni, qalbing uyg'onsin,
Qullik, asorat - barchasi yonsin.
Qur yangi davlat, yovlar o'rtansin.
Yayra, yashna o'z Vataning gul bog'laringda!

Not : Bu türkünün bir çok farklı sürümü vardır. Bazı sürümlerinde bazı sözler değişik olmakla beraber, temelde aynı ezgi üzerine bina edilmiş aynı söylemle karşılaşırız... Bestecisi bilinmemekle birlikte, ulu şair Abdülhamit Süleyman Çolpan tarafından yazılmıştır bu muhteşem türküye temel olan şiir. "Fergana" sözcüğünün "Türkistan" olarak değiştirildiği ve bunun da meşhur Türkistan Lejyonları zamanında yapıldığı rivayet olunur..!

24 Aralık 2009 Perşembe

Şimdi reklamlar..!

Darphane...
Yeni bir "İzdüşüm" (kategori) daha açıyorum..!
Şimdi reklamlar :
http://www.darphane.gov.tr
http://www.mint.gov.tr
Osmanlı Paraları
Osmanlı Paraları forumu
Paranızın değeri..!
:-)

Nostalji

Ay TanrıçasıAyrı birey AY Hanım ile AY Tanrıçası kızı yağmurlu bir günde gazete bayilerinde Öküz dergisinin son sayısını arıyorlardı. Yıl 2001, aylardan Kasım'dı. Sordukları dört gazete bayisinde "kalmadı" yanıtını almışlardı. Tünel'de başladıkları yürüyüşlerinde, yavaş yavaş İstiklal Caddesi'nin Taksim tarafındaki girişine yaklaştıklarında, görür görmez başka bir gazete bayisini, telaşla annesinin elini çekiştirdi AY Tanrıçası ve uyardı naif bir biçimde; "Anne sor bakalım 'Kuzu' muydu neydi senin aradığın dergi; var mıdır burada ?"

22 Aralık 2009 Salı

Tanrı'ya takıntılı bir Tanrıtanımaz: Pier Paolo Pasolini

Başlığı sanırım bir sinema dergisinde okumuş olmalıyım, beynime kazınmış. Pier Paolo Pasolini'nin 1968 yapımı Teorema / Teorem filmini izlerken aklıma geliverdi dün gece.
Pasolini'nin aynı isimli romanından uyarlayarak senaryosunu da yazdığı ve yönettiği film; "Teorema'da salt 923 sözcük sarfediliyor ancak herşeyi söylüyor." sloganıyla tanıtılmış. Teorema'nın bugüne dek izlediğim en zor Pasolini filmi olduğunu düşünüyorum; elbette Salò o le 120 giornate di Sodoma / Salo ya da Sodom'un 120 Günü filminden sonra. Teorema ayrıca anlaşılması olanaksız bir Pasolini filmi olarak da usumun derinliklerine yerleşiyor.Terence Stamp Filmi hayli genelleyerek, adı belli olmayan fotoğraftaki ziyaretçinin (Terence Stamp bu rolü üstlenmiş) Milanolu bir burjuva ailesini ziyareti süresince aile bireylerine getirdikleri ve gittikten sonra götürdükleri diye özetleyebiliriz. Ziyaretçinin adı dışında neden burjuva aileyi ziyaret ettiği, ne maksatla orada olduğu ve daha sonra gittiğinde de neden gittiği belli değildir. Ziyaretçi, evin hizmetçisinden başlayarak, evin oğlunu, evin annesini, evin kızını ve son olarak da evin babasını etkisi altına alarak cömertçe vücudunu onlara sunar; her birini baştan çıkarır. Aniden gizemli gidişi, evdeki bireylerin radikal bir biçimde dönüşmelerine yol açacaktır. Kimdir arkasında düzelmeyecek derin izler bırakan bu yabancı ziyaretçi? Tanrı mı yoksa Şeytan mı? Yabancının gidişinin ardından, dinsel takıntıları olan evin hizmetçisi mucizeler gerçekleştiren bir ermişe, hassas oğulsa kaçık ve tuhaf bir ressama, baskı altında olduğu sezilen sakin sessiz anne seks düşkünü bir kadına, evin ürkek kızı katatonik bir hastaya, hükmeden ezici baba da çıplak bir seyyaha dönüşür ! Tüm bunları izler ama bir anlam veremeyiz ya da genelleme yapmamış olayım, ben anlamlandıramadım. Hayatlarımızdaki anlamlandıramadığımız noktaların Pasolini tarafından beyazperdeye aktarıldığını düşünüyorum. Pasolini'nin de belirttiği gibi "Teorema'yı anlamak çok önemli değil, ziyaretçinin Tanrı mı yoksa Şeytan mı olduğu yorumunu tamamen izleyiciye bırakıyorum. Gelenin Mesih olmadığı belli ama doğa üstü bir güç, kesinlikle kutsal bir varlık !" diye başlayan sözlerini "Ben Tanrı deyince Katolik bir Tanrı'yı kastetmiyorum." diye sürdürüyor Pasolini. "O herhangi başka bir dine ait olabilir. Bütün dinler cahiller (köylüler) içindir. Endüstri toplumuna geçerken yaşadığımız sıkıntı da budur, hayatı dinle çözemezsiniz ama cehalet ölmediği için içimize gömülü yaşamaya devam etmektedir, edecektir. Teorema'da da burjuva ailesinin içine gömüldüğü işte bu cehalettir!"-_TeoRem_-
Yazarken daha da karıştım, karmaşıklaştım. Sanırım önce kendi düşüncelerimde berraklaşmam gerek !

21 Aralık 2009 Pazartesi

Zeki Ökten geçti bu Dünya'dan.

Ruhuna El Fatiha..!
Türk sinemasına çok önemli katkıları olan Zeki Ökten'i 19 Aralık'ta kaybettik. Sürü / The Herd filmini izlememiş sinemasever kalmış mıdır acaba ? Kim anımsamaz Türk sinemasının artık klasikleşmiş Çöpçüler Kralı/ The King of the Street Cleaners ile Kapıcılar Kralı / The King of Doorkeepers'nı? Ya da köşe dönme furyası üzerine banker skandalları ile ilintili Faize Hücum / Rush on Interest ile işkence sorununun irdelendiği Ses / The Voice filmlerini ?

19 Aralık 2009 Cumartesi

Siesta

SiestaÜniversitedeyken izlemiştim Patrice Chaplin'in aynı isimli romanından uyarlanan, Mary Lambert'ın yönettiği, 1987 yapımı Siesta isimli kült filmi. Filmi sinemada izler izlemez hemen müzik kasedini almıştım. Müzikler Marcus Miller ve Miles Davis'e ait. Miles Davis'in soloları hakikaten cezbedici. Müziklerin (olmayacak zamanlarda anımsayacak kadar) pek çok tınısı kazınmıştır beynime. Uzun bir süredir filmin DVD'sini arıyordum. Buldum sonunda, edindim ve geçenlerde izledik.
Kışkırtıcı kırmızı elbisesiyle hareketsiz yatan bir kadın (Claire rolünde Ellen Barkin) görüntüsüyle başlar film. Hemen üzerinden geçen bir uçakla, havaalanının yakınında olduğunu anlarız. Geçen uçağın ardından uyanmaya başlar kadın, üstü başı kan içindedir. Niçin orada olduğunu bilmemektedir. Neden kanlar içindedir? Birisini mi öldürmüştür? Bir dolu belirsizlik içinde öykü geçmişe gidişlerle (flashback) ve bulunduğu anda ilerleyişlerle karmaşıklaşır. Anlaşılır ki bulunduğu yer İspanya'dır ve Claire aynı zamanda eski sevgilisi de olan Augustine (Gabriel Byrne) tarafından eğitilmiş bir trapez sanatçısıdır. Ancak yolları ayrılmış ve Claire başkasıyla evlenmiştir. Artık sadece tehlikeli akrobatik atlayışlar yaparak mesleğini sürdürmektedir. Öykü ilerledikçe, Augustine'in de evlenmiş olduğunu öğreniriz. Bazı ilgisiz karakterler (Bence Julian Sands, Jodie Foster ve Grace Jones bu karakterlerde oldukça başarılılar !) filme dahil olur. Claire'in gerçeği arayışında, bir geri bir ileri gidilerek sarpa sarılır !
Tuhaf bir kurgunun içine sürüklenirsiniz !
Bu kadar filmin öyküsüne değinmek yeterli... Çok boş bulunabilir veya saçma bir konu üzerinde öykü geliştirilmiş diye düşünülebilir; ancak Miles Davis'in müzikleriyle, 80'lerin kült filmi Siesta, benim için hep özel bir film olarak, arşivimizde bulunmakta bir süredir.

18 Aralık 2009 Cuma

Bremen Mızıkacıları

Bremen Mızıkacıları KartpostalıSevgili Alman arkadaşım, kendi elleriyle hazırladığı Bremen Mızıkacıları kartpostalı eşliğinde göndermiş yine kendi elleriyle yaptığı yeniyıl süslemeleri renklerindeki armağanlarımızı. Hava soğuk ve evde Noel hazırlıkları yapıyoruz diyor arkadaşım. Oralarda her şey ve her yer tamamen Noel modundadır şimdilerde... :-)
Duyar gibi oluyorum Patara'da doğan, Demre'de yaşayan Santa Claus ya da Noel Baba'nın sokaklarda çınlayan çan seslerini.Bremen'deki Bremen Mızıkacıları

Trenle geçip bir gece kaldığım küçük Alman kenti Bremen'de mızıkacıların heykelini gördüğümde yıl 1990 idi, aylardan da Mayıs.

Çok çabuk geçiyor hayat !

17 Aralık 2009 Perşembe

Patagonya'dan Kesişen Öyküler; Historias Mínimas

Historias Mínimas / Intimate Stories / Arjantin Hikayeleri tam anlamıyla abartısız bir film. Güney Patagonya'da yolları kesişen üç kahramanın öyküleri sizi sıcacık sarmalıyor.

Don Justo Benedictis80 yaşındaki Don Justo kayıp köpeğinin görüldüğü San Julian şehrine gitmek için oğlu ve geliniyle birlikte yaşadığı evden kaçar.
RobertoArabasıyla şehirden şehire dolaşan bir seyyar satıcı olan Roberto müşterisi olan ama farklı duygular beslediği dul bir kadının çocuğuna doğum günü hediyesi olarak ısmarladığı pastayla birlikte San Julian'a doğru gitmektedir.
María Flores
Yoksul kadın María Flores ise bebeğiyle birlikte televizyondaki bir yarışmaya katılmak üzere San Julian yollarındadır.


Farklı farklı beklentileri olan, bir ödülün, bir kadının ve bir köpeğin peşinde bu üç kişinin yolu Patagonya'nın ıssız duraklarında zaman zaman kesişir. Öykülerin içine yardımcı karakterler girer ve öyküler daha da zenginleşir. Maria Flores yarışmada ödül olarak bir mutfak robotu kazanır ancak elektriği yoktur evinde. Roberto aşık olduğu kadının çocuğunun cinsiyetini bilmemektedir ve yol boyunca uğradığı pastacıdan pastacıya pastanın şeklini değiştirir durur. Pasta son olarak kaplumbağa şekline bürünür. Maria Flores'in zaten kullanamayacağı mutfak robotu için bir diğer yarışmacı kendi kazandığı makyaj seti ile ayrıca üzerine para vermeyi önerir. Ödülleri değiştirirler. Sürpriz! Makyaj seti de kaplumbağa şeklindedir. Don Justo ise köpeğinin kaybolmadığına, kendisini terk ettiğine inanmaktadır.

Film güzel, filmin yönetmeni Carlos Sorin'in oğlu Nicolas Sorin tarafından yapılan müzikleri güzel !

A AY...

Aşağıda bahsi geçen film, sevgili(m) kocama göre, Türk filmleri içinde en güzelidir!

Reha Erdem´in "A AY" (1988) filminden bir replik:
- Yekta (Yeşim Tozan):
"Göstermek daha mı önemli? Her gördüğünü gösterebiliyor musun?
Söylesene, her gördüğünü gösterebiliyor musun? Rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun?
Işığın yetiyor mu? Netliğini ayarlayabiliyor musun? Görmeyi, sadece görmeyi biliyor musun?
Hem, ne göstereceksin? Haberleşmek için mi? Kimlerle? Kendinle habersiz kaldın mı hiç?
Gösterilemeyen şeyler görüyorum hep.
Gör! Sadece Gör!
Ne olursun, o fotoğraflara görmek için bak!
Görüyor musun? Görüyor musun Nuran..?
"
TEKRARDA, YARAR VARDIR.

http://www.atlantikfilm.com

16 Aralık 2009 Çarşamba

Bir denizatına ağıt :-(

 
><(((*>
><(((*>
><(((*>
><(((*>
><(((*>
><(((*>

Yavru Denizatları...Geçtiğimiz Pazar günü, ayıptır söylemesi, canımız hamsi çekti. Çoğu kez balık aldığımız güvenilir bir balıkçıdan, yeni tutulmuş hamsi aldık ve eve geldik. Akşam yemeği için hamsileri hazırlarken, hamsilerle beraber yengeç parçaları ve bir adet denizatı da çıktı balıkçının paketinden!
Dip taramayla, trol ağlarla avlanarak balık neslini kuruttular, kurutuyorlar. Bindikleri dalı kesiyor balıkçılar. Denetimsizlik ve para hırsının getirileri! Ya götürüleri?

Boğaz'ın hemen çıkışında, Karadeniz tarafında yakalandığını düşündüğümüz hamsiler arasında, pek küçücük yavruları da vardı... Asil Denizatı...
Denizatı bilhassa, hepimizin içini acıttı. Kızım "Yazık..." dedi. Sevgili(m) kocam da pek bir hüzünlendi ve çocukluğunda yüzdüğü sularda ( - denizatları, pek temiz suları sever -) gördüğü yunusları, denizatlarını anımsadı. Boğaz'dan, İstanbul'dan bahsediyorum! Uzak ve egzotik bir yerden değil.
Çevre kıyımı hepimizin sonunu getiriyor. Bir zamanlar Yeniköy'de...Bir zamanlar Boğaz sularındaki denizatları gibi olan İstanbul halkı, günümüzde, şu cenazesini kaldırdığımız zavallı denizatı gibi oldu sanki. Dünya, şehir, çevre ve deniz can çekişmekte! Gezegenimizin en sevimli deniz canlılarından olan bu muhteşem yaratıkları, kızımın çocukları, olası torunlarımız, belki de göremeyecek; ancak fotoğraflardan, videolardan tanıyacaklar.
Cenaze töreninden sonra, arka bahçedeki kedilere verdik; yediler denizatını; hamsi artıkları ve yengeç parçalarıyla beraber.
Doğadan gelen, doğaya gider!
Zavallı Denizatı...
Denizatlarının korunmasında bize düşen görevler :

  • Kurutulmuş denizatlarını satın almamak!

  • Denizatlarına akvaryum balığı muamelesi yapmamak!

  • Denizde gördüğümüz denizatlarını yaşadıkları ortamdan ayırmamak ve su yüzeyine çıkartmamak!

  • Denizatlarının yaşadıkları alanların bozulmasına izin vermemek!

Denizatı / Vikipedi

Ejder gezdiriyor evimizi iguanaya....

Ejderimiz ile iguanamız..!Bir önceki kayıtta bahsettiğim iguanama, uzaktan akrabası olan ejderimiz, evimizi tanıtmakta!

15 Aralık 2009 Salı

Barcelona'dan Kişisel Müzeme Gelen Gizemli İguana

Parc Guell'deki İguanaBarcelona'da yaşayan zengin Kont Eusebi Guell gücünü simgeleyecek bir “şehir parkı” tasarlaması için ünlü İspanyol mimar Antoni Gaudi'ye başvurduğunda yıl 1900 imiş. Parc Guell'in inşası tamamlandığında Gaudi ve işvereni Eusebi Guell parkta dolaşırken Gaudi'nin Guell'e; “Kimi zaman, sadece ikimizin, bu mimariden hoşlanan insanlar olduğumuzu düşünüyorum”... dediğini ve Guell'in de hemen şöyle yanıtladığı söylene gelmiştir; “Ben senin mimarlığını sevmiyorum, sadece saygı duyuyorum!”

Öyle ya da böyle Antoni Gaudi'nin Barcelona'ya katkıları yadsınamaz. Hatta Barcelona'nın bu kadar sihirli bir şehir olmasında en önemli unsurlardan biri O'nun yarattığı eserler.
Sevgili arkadaşlarım, sihirli şehir Barcelona'dan bana Antoni Gaudi'nin tasarladığı Parc Guell'de yer alan ve artık Barcelona'nın simgelerinden biri olan iguananın seramik heykelini getirmişler, ne iyi etmişler. Kişisel müzeme yerleştirdiğim iguananın elbette ilk anımsattığı Barcelona sonra da John Huston'un 1964 yapımı The Night of the Iguana / İguana Geceleri isimli dramatik filmi.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Nevzat Akay'ın nihavend bestesi çalar: "Geç buldum çabuk kaybettim."

Bir Sofia Coppola filmi: Lost in TranslationSofia Coppola'nın yazıp yönettiği, 2003 yapımı "Lost in Translation" / "Bir Konuşabilse..." filmi, ilk izleyişin üzerinden biraz zaman geçirmek kaydıyla, tekrar tekrar izlenilebilecek filmler arasındadır bana göre...
Uluslararası şöhrete sahip, ancak bir süredir popülaritesi düşüşe geçmiş, yirmibeş yıllık evli ve çocuklu, ellili yaşlarında bir film yıldızı olan Bob (Bill Murray) Tokyo'da bir viski reklamında oynamak üzere bulunmaktadır. Felsefe mezunu, işsiz, henüz yirmilerinin çok başında olan, iki yıllık evli, genç Charlotte (Scarlett Johansson) ise, fotoğrafçı kocasının Japonya'da gerçekleştireceği çekimler sebebiyle Tokyo'dadır. Bob ve Charlotte Tokyo'da aynı otelde kalmaktadır; elbette filmde yolları kesişecektir.
Kültür, alışkanlıklar, gelenekler, yaşayış tarzı, arkadaşlıklar açısından, kısaca her bakımdan farklı bir yerdir Japonya. Böylesine yabancı bir ortamda iki kahramanımız yani Bob ve Charlotte'un dışarıdan pek belli değilmiş gibi duran ama kendilerinin sonuna kadar hissettikleri, birlikte oldukları insanlarla iletişim sorunları, hayatta ne yapıyor olduklarının yanıtının anlamsız oluşu, yabancılaşmaları, izleyiciyi de biraz özeleştiriye yönlendiriyor. Pencereye tünemiş Charlotte.Bob, reklam çekimleri dışında, ne yapacağını bilemez halde odasında oturup ya da otelin barında dolanırken, Charlotte ise, otel odasının penceresine tüneyerek uzaklara dalıp gitmeyi tercih ediyor. Birbirinden tamamen farklı bu iki yalnız insan tanışırlar ve salt bulundukları yabancı kenti değil birbirlerini ama en çok kendilerini keşfetmeye başlarlar. Hızını alamayan Charlotte, Kyoto'ya, eski tapınaklara dek yalnız başına uzanırken, Bob'u Tokyo gece hayatının içine de sürükler sonraları! Önceleri otelin barında zaman geçirmek için sınırlı sohbetler olarak başlayan iletişimleri, giderek zaman zaman hiç konuşmasalar bile, aslında çok şeyi paylaştıkları duygusunu yansıtıyor izleyiciye. Hem kendi içlerinde bulundukları anlamsızlık gideriliyormuş gibi hissediyoruz, hem de daha fazla sorgulamaya başladıklarını gözlemliyoruz hayatlarını. Tuhaf, adlandıramadığımız veya en azından benim adlandıramadığım bir yakınlaşma oluyor aralarında.Bob Charlotte'un kulağına fılıdarken...Filmin sonlarında, Bob’un, Charlotte’un kulağına fısıldadığı son sözcükleri duymuyoruz. Son sözcüklerin içeriğinin yorumlanmasının, bütünüyle izleyiciye bırakılmış olması, sanırım filmde en sevdiğim noktalardan biri (Hemen pek klişe sözlerimi buraya ekleyeyim: Hayat hayalleriniz kadardır ! Bu sebeple o sözcükleri de hayal ediniz !!!) ...
Sofia Coppola film için yapılan tüm söyleşilerde, bu son sözcükler ile ilgili olarak, senaryoda bu bölümün yazılı olmadığını ve gerçekte Bill Murray (Bob)'in Scarlett Johansson (Charlotte)'ın kulağına ne söylemiş olduğunu yalnızca onların bildiğini belirtmiş.
Film hakkında bir başka yorum da şu şekilde yapılabilir Freud´u da işin içine katarsak: Geç baba olmuş Bob, kendi yaşıtlarının sahip olması gereken yaştaki bir çocuk olarak görür Charlotte'u... Keza Charlotte da, babası olarak görmektedir Bob'u..! Bu meyanda, Sofia, baba Coppola ile olası Electravari iletişiminin izdüşümlerini, bilinçaltından beyazperdeye şifreli bir biçimde aktarmış olabilir. Bardaki şarkıcıyla birlikte olan Bob, adeta babasının sevgilisini kıskanan bir kız çocuğu gibi Charlotte tarafından kıskanılır... Ek olarak, Bill Murray'in boşluk ve bıkkınlık içindeki oturuşları, Broken Flowers filminde yansıttığı halet-i ruhiyeyle örtüşmekte.

11 Aralık 2009 Cuma

Jeff Buckley'den dinliyoruz: "Grace"

Jeff Buckley
Jeff Buckley, Grace şarkısına "There's the moon asking to stay..." diye başlar; "İşte Ay, kalmamı isteyen..."

1994'te, yani tam 15 yıl önce, genç şarkıcı Jeff Buckley ilk albümü olan 'Grace' ile oldukça ses getirir ve dünyanın farklı yerlerini albümle aynı isimdeki bir turne ile dolaşarak şarkılarını paylaşır. 1997'de çok genç yaşta ölen Jeff Buckley’nin turne performansları 15. yıl şerefine özel bir DVD (Grace Around the World) halinde hazırlandı.

"Grace" albümünde yer alan sözleri James Shelton'a ait "Lilac Wine" şarkısının Jeff Buckley tarafından yapılmış yorumunun bugüne dek bu şarkı için yapılan tüm yorumların en iyisi olduğunu düşünüyorum. Aslında bir Nina Simone şarkısıdır!
Lilac Wine

I lost myself on a cool damp night
I gave myself in that misty light
was hypnotized by a strange delight
under a lilac tree
I made wine from the lilac tree
put my heart in its recipe
It makes me see what I want to see
and be what I want to be
When I think more than I want to think
I do things I never should do
I drink much more than I ought to drink
Because it brings me back you...

Lilac wine is sweet and heady, like my love
Lilac wine, I feel unsteady, like my love
Listen to me... I cannot see clearly
Isn't that she coming to me nearly here?
Lilac wine is sweet and heady, where's my love?
Lilac wine, I feel unsteady, where's my love?
Listen to me, why is everything so hazy?
Isn't that she, or am I just going crazy, dear?
Lilac Wine, I feel unready for my love,
feel unready for my love.

~ ~ ~

Leylâk Şarabı

Serin, nemli bir gecede kaybettim kendimi
Bıraktım o sisli puslu ışığa
Bir leylâk ağacının altında
Tuhaf bir zevkle uyuştum
O leylâk ağacından şarap yaptım
Tarifine kalbimi kattım
Çünkü görmek istediklerimi gösteriyor bana
ve götürüyor olmak istediğim yere
Düşünmek istediğimden fazla düşündüğümde
hiç yapmamam gereken şeyler yapıyorum
Lüzumundan fazla içiyorum
çünkü geri getiriyor bana seni...

Leylâk şarabı tatlı ve inatçı, aşkım gibi
Aşkım gibi kararsız hissediyorum leylâk şarabı
Beni dinle ... Açıkça göremiyorum
Beni görmeye gelen O değil mi??
Leylâk şarabı tatlı ve inatçı, aşkım nerede?
Aşkım gibi kararsız hissediyorum leylâk şarabı
Dinle beni, neden her şey bu kadar bulanık?
Gelen O değil mi yoksa ben mi deliriyorum?
Leylâk şarabı, aşkım için hazır değilim
hazırlıksız hissediyorum kendimi...


Yağmur var dışarıda... Derinden gelen şarkılar güzel... Uzaklara alıp götürüyorlar... Dinliyorum ve 90'lı yıllarımı anımsıyorum yeniden.
Leylâk...