İÇİNDEN KEDİ/LER GEÇEN FİLMLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İÇİNDEN KEDİ/LER GEÇEN FİLMLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2018 Salı

L'avenir

Mia Hansen-Løve'ın yazıp yönettiği 2016 yapımı L'avenir / Things to Come / Gelecek Günler filmi, sadece uzun zamandır keyif aldığım bir film olarak değil, tembelliğimden pek uğramadığım sevgili günceme de dönüş yapmamı sağladığı için ayrı bir yer ediniyor belleğimde.
Mia Hansen-Løve'ın annesinin hayatına dayanarak yazdığı senaryosunda, yönetmenin annesi sadece kedinin mahremiyetine olan saygısından dolayı kedinin adını değiştirtmiş. Filmde yer alan felsefe öğretmeni Nathalie Chazeaux'nun (ayrıksı rollerinden üzerinden başarıyla gelen Isabelle Huppert var bu rolde ve harikalar yaratıyor.) annesinin kedisinin adı orjinal senaryoda "Desdemona" imiş ama yönetmenin annesi kedinin adının filmde "Pandora" olmasını istemiş. Ki böylelikle sevgili(m) kocamın dediği gibi kedi taşıma kutusunda evden eve, Paris'ten dağlara taşınınca, Pandora'nın kendisi kutunun içine girivermiş olmuş!
L'avenir / Things to Come / Gelecek Günler filmi, hem içinden geçen Abbas Kiarostami'nın 2010 yapımı Copie Conforme / Certified Copy / Aslı Gibidir filmiyle "içinden filmler geçen filmler" kategorime hem de filmle yer alan pek çok felsefe kitabıyla "içinden kitap/lar geçen filmler" kategorime yerleşiyor.

Evli ve iki çocuk sahibi, Paris'te bir lisede felsefe öğretmeni olarak hayatını sürdüren Nathalie tüm zamanını ailesi, öğrencileri ve hastalık hastası, sürekli ilgi bekleyen annesinin arasında bölüştürürken, bir gün kocası başka bir kadın için onu terk edeceğini söyler. Nathalie'nin kocasına tepkisi salt şu cümle olur: “Beni sonsuza kadar seveceğini zannetmiştim.” Filmin bundan sonrasında kendisini arayıp bulmaya çalışan yeni bir Nathalie gözlemleriz. Annesinin ölümünden sonra eski öğrencisinin kaldığı çifliğe gitmek üzere arabada yolculuk ederken şöyle diyecektir Nathalie: “Çocuklarım kendi işlerinde güçlerinde. Kocam beni terk etti. Annem öldü. Özgürlüğümü buldum. Toplam özgürlük. Daha önce tatmadığım bir şey! Bu olağanüstü!”

Bazen hayat farklı sürprizlerle farklı yönlere gitmemize yol açar. Kendimizi bulup, keşfetmek elimizde elbette, sadece kararlı olmak gerekiyor!

24 Nisan 2013 Çarşamba

The Mask Of Dimitrios

Edebiyatta modern gerilim türünün mucitlerinden yazar Eric Ambler'in (1909-1998) 1939 tarihli yapıtından uyarlama, 1944 tarihli bir film The Mask Of Dimitrios. Yönetmen Jean Negulesco'nun 30 yıllık (1940-1970) film kariyerinden izleyebildiklerimin arasına giren bir numaralı "Film Noir", Türkiye'de zamanında gösterime girdiği adıyla "İzmirli Dimitriyos'un Maskesi".
Filmin aslı 1938'de geçse de, 1922-1938 arası başka tarihleri de görüyoruz geçmişe dönüşlerle. "Film Noir" izlemenin keyfine varılacak filmlerden birisi. Filmin biz Türkler için en büyük özelliği, Türkiye'de başlaması ve senaryo gereği sıklıkla Türkiye'ye ve bağlantılı öğelere atıfta bulunulması. Gerçi az arşiv görüntüsü, bolca stüdyo çekimleri ile kotarılmış fakat verilmek istenen atmosferi yakalamış.
Kadın oyuncular biraz geri planda kalmış öykünün gidişatı açısından.. Bu filme "çok yakışan", Peter Lorre ve Sydney Greenstreet döktürüyor. Elbette bir "Maltese Falcon" (Malta Şahini) ayarında değil ama türün gönülden meraklıları için eşsiz bir hazine sayılabilir. Serseri ruhlu maceraperest bir adam portresi çizen Dimitrios'un, entrika, gizem, casusluk dolu yaşamından ziyade, bizleri Dimitrios'un izini süren roller filme bağlıyor. Greenstreet ve Lorre harika performanslar sergileyerek kendilerini filme eklemliyorlar!
Negulesco, "flash-back" kullanmanın ölçüsünü kaçırmış gibi dursa da, filmin yapısı ve sinematografisi gereği buna mecburdu. Neticede, senaryo, bir romandan kotarılmıştı ve romanın özüne sadık kalması gerekiyordu. Olağanüstü bir film olmasa da, türünün en iyi örneklerinden, türüne özgü zengin klişe içerik örneklerini barındıran bir film "İzmirli Dimitriyos'un Maskesi"...
Film boyu, kozmopolit tiplerle şehirden şehire, ülkeden ülkeye dolaşıyor, casusluk entrikalarına şahit oluyoruz; hatta "flash-back" sekanslarıyla, zaman içinde de ileri-geri gidiyoruz. Kurt Katch (Colonel Haki = Albay Hakkı) de ayrı bir tat vermiş Türk bir Albay rolünü başarıyla canlandırmış... Albay Hakkı karakterine Eric Ambler'in başka bazı romanlarında da rastlamak mümkünmüş (Bu romanları okumadığım için bu bilgiyi maalesef teyid edemiyorum.)...
Fimin 1944'te henüz II.Dünya Savaşı sürerken çekilmesi, romanınsa 1938-1939'larda, savaşın hemen öncesinde yazılışı üzerinde önemle durulması gereken veriler. Çok daha sonraları çekilen kimi filmlerde bile, Türkiye sahnelerinde Osmanlı dönemi kılık-kıyafet, eski yazılar vb. görülürken, dönemin tarihsel gerçekliklerine, azıcık bozulmalarla da olsa, sadık kalınmış oluşu, takdire şayan.
"B sınıfı filmleri" ve "Film Noir" seven sinefillerin, hala izlemedilerse, bulup, edinip izlemelerinde yarar var. Türü sevmeyenler içinse, anlamsız ve zaman kaybı diye nitelendirilebilir. Sevmiyorsanız, uzak durun!
Film ve/veya romandan uyarlama senaryo, 1945'te Radyo Tiyatrosu olarak da dinleyicilerle buluşmuş...

Elbette filmin içinden geçen alttaki karede görebileceğiniz "Eloise" ve "Abelard" adındaki iki muhteşem Siyam kedisine değinmeden de duramayacağım. Kediler gerçekten muhteşemdiler !

"Adolph Deutsch" adı, 1941 yapımı Malta Şahini gibi İzmirli Dimitriyos'un Maskesi'nin de müziklerinde var.
İzmirli Dimitriyos'un Maskesi'ni izlemeyi bitirdikten sonra aklıma bir şarkı geldi: Hollandalı gizemli yazar Cornelius Leyden rolündeki Peter Lorre, burnu tıkalı gibi olan, genizden gelen sesiyle, "The Friends Of Mr. Cairo" adlı 1981 yapımı "Jon & Vangelis" albümündeki, albümle aynı adı taşıyan şarkıyı anımsattı. Zaten şarkının kimi yerlerinde de Peter Lorre'un, başka bazı aktörlerin seslerinin de bu şarkıda kullanıldığı gibi, kendi sesi kullanılmıştır.
Girdimi, içinden İstanbul'un da geçtiği, sessiz filmlere, Film Noir filmlere, eski moda siyah-beyaz filmlerin büyülü dünyasına, onların bu unutulmuş eski kurgu-evrenlerine, fantastik kült yapım ve oyunculara "inceden inceye bir selam" ve "güzelleme" içererek yad eden bu şarkının sözleri ile ki, bitişinde film makarası da biter-kopar, ses boğulur, nihayetlendiriyorum; şarkıyı bulup dinlemeniz önerilir ki, 12 küsür dakika sürmektedir:
THE FRIENDS OF MR. CAIRO
[shooting]
[movie like speech:]*

Frankie: Okay, this is the picture. 
Johnny's been hurt. He's been hurt bad.
Woman: Look, we can't leave him here, we can't. 
Look, he's in a pool of blood. He's gonna die, I know it.
Frankie: We've gotta leave him here, honey. We gotta. 
He won't talk, I promise you that! Will you Johnny?
Woman: Frankie, I don't care whether he talks or not, 
I just can't leave him like this.
Johnny Listen. Leave me here I... I... I can ... 
I can ... handle it.
Woman: Oh, no, Johnny, no...

[interlude]

Frankie: 
The cops are outside. Luke's in the car. 
Come on, let's get the hell outta this joint.
Woman: 
Frankie, when they get here wer're gonna be dead, 
I know we are! We don't have a gun!
Frankie: 
Listen. We got three million... Listen, 
[spud]. We got three million in the can, here. 
We can't look after him, 
I'll send the bird to his mother. 
Come on, let's just get out of this place, 
we can do it!
Woman: 
Oh, no, Johnny, no...
[interlude] Frankie: Okay now, just lean up against that door. When I give the word "Go" we just..., we just go through it and blast at the same time. She came, as in the book, Mickey Spillane That Saturday night dark masquerade Had filled his friend with lead, the same, sweetheart But then, as nothing happens quite the same Investigation is the game He had to check her story right away-he dead Sam Spade his buddy Archer first to go he got it-he dead She spelt it out, how could they know the 'Fatman' got it -he dead Her sister didn't really live at all-confusion-he dead His chase led to the Fatman, to face the friends of Mr. Cairo [movie like speech:] Woman: Hey, there's a really terrific dress shop. Can we stop this raid while I buy a new gown? Frankie: I'll buy you the whole factory, sweetheart. Don't worry. That night, the double crosser got it right Pretending he was really dim He slipped to Sam a double gin (Mickey Finn) He woke, the boys had gone, but not his gun They'd left a note to lead him on The chase to find the Maltese Falcon-you bet- Early thirties gangster movies Set to spellbind population From Chicago to Hong Kong Via Istanbul the Talking Tong Dirty rats thru' prohibition Money flowed thru gangsterism Acting out this fantasy In Hollywoods vicinity The best part for the best rendition Al Capone he sent to prison Citizen Kane came fast and quickly Conquerin ol' New York City Poking fun at superstition Media became television Give me Cagney anyday Or Jimmy Stewart for President Or Edward 'G' and all those guys Who always shoot between the eyes Between the eyes Between the eyes...
[movie like speech:] Kasper: ha, ha, well done Mr. Cairo, and what do you have to say about that, my friend? Spade: Allright. So you've got me in it. What about her? Brigid: Don't worry about me, I'm okay Kasper: Very magnanimous, sir, very magnanimous indeed, ha, ha, ha Mr. Cairo: You mean..., you won't make us an offer we... we can't refuse... Father love do you work, do you work for Mother Chances could call, and accept that, be no other Science as it might, disappear correspond with colour Chance is the fruit, will outlive, what is now the brother Call for total wealth to distribute like a picture In black and white, give it joy, give it, let it hit you Spoil our existence by extreme gift to population Father love do you work, do you work for Mother Tell me straight be the Godfather be no other Media Kings give us now give us total movie Straight right now, give it clear, give us total movie Now being here, being now, being here believing [movie like speeches:] Man: I don't know which words to put in there sweetheart, you know, I can't do it. Pretty kind of useless, though, don't you think so Mary? Man: Come with me to the far lands of Baghdad. Woman: Oh, if only I could. That's what I want more than anything in the world, but it could never be... Man: Of course it can... Woman: But my father would find us wherever we went. Yes, he has forbidden me to... to even speak to you, if he finds me now. I don't know what he'd do... Man: But he doesn't know that I'm... I'm a prince. Before, I was the thief of Baghdad now... Woman: It doesn't matter... Man: Then follow me, darling, follow me now to the ends of the Earth One on one to talk to you Like film stars they get close to you You've mirrored his appeal He wants you so, he wants to be beside you Then you pass by giving him the other side of you Like the mystics do So that every time he moves, he moves for you Soul and light can always see The meeting of true love and she This silent night and I, I guess a lonely mind might see I've seen love on the screen I've seen a screen goddesss and me-oh How often this, how often, this the power of you And so, I must confess Whatever I see I'm meant to be there with you With you, with you...
Silent golden movies, talkies, technicolour, long ago My younger ways stand clearer, clearer than my footprints Stardom greats I've followed closely Closer than the nearest heartbeat Longer that expected-ther were great- Oh love, oh love just to see them Acting on the silver screen, oh my Clark Gable, Fairbanks, Maureen O'Sullivan Fantasy would fill my life and I Love fantasy so much Did you see in the morning light I really talked, yes I did, to Gods early dawning light And I was privileged to be as I am to this day To be with you... To be with you... [movie actor like speech:] Mr. Cairo: Listen. I have arranged this display for... For all of you people to... To come here this evening and I... I know you have been searched, but, what you... You don't realize is, is that in the back of the Maltese Falcon, I have it...

*Based / inspired on the three movies: "The Maltese Falcon" (1941). Directed by John Huston. Cast: Humphrey Bogart, Mary Astor, Peter Lorre, Sydney Greenstreet, Ward Bond, Barton MacLane, Gladys George, Lee Patrick, Elisha Cook Jr., Jerome Cowan and Walter Huston. "It's a wonderful life" (1946). Directed by Frank Capra. The speaker is imitating Jimmy Stuart in the section: "I don't know which words to put in there sweetheart.."). "The thief of Bagdad" (1924). Directed by Raoul Walsh. Cast: Douglas Fairbanks. [The section starting with: "Come with me to the far lands of Baghdad"].

10 Ocak 2013 Perşembe

Rentaneko

Göze, kalbe ve ruha dokunan sinemasını sevdiğim Japon kadın yönetmen Naoko Ogigami, yazıp yönettiği, 2012 yapımı Rentaneko / Rent a Cat / Kiralık Kedi filminde, kalbindeki boşluğu doldurmak isteyenlere kedi kiralayan Sayoko ile tanıştırıyor izleyicileri…
Nehir kıyısı boyunca “rent-aaaaaaaaaa-neko, neko ..neko…/ kedi kiralıyorummmmm, kiralık kedi” diye dolaşan Sayoko, yalnız insanları kalplerini ısıtacak kedileriyle bir araya getiriyor…
Dünyanın bütün kediseverleri bu filmi mutlaka izlemeli !
Diğer Naoko Ogigami filmleri için lütfen tıklayın:
Kamome shokudô / Kamome Diner / Kamome Lokantası
Megane / Glasses / Gözlük
Toiretto / Toilet / Tuvalet

9 Ocak 2013 Çarşamba

Toiretto

Geç tanıştığım ama Kamome shokudô / Kamome Diner / Ruokala Lokki / Kamome Lokantası ve Megane / Glasses / Gözlük filmlerini peşpeşe izleyip, sevdiğim yönetmenler arasına usulca yerleştirdiğim Japon kadın yönetmen Naoko Ogigami, şuradan öğrendiğime göre, yazıp yönettiği, 2010 yapımı, Toiretto / Toilet / Tuvalet filmini iki sebep üzerinden gerçekleştirmeye karar vermiş. İlk sebep, Kamome shokudô filminin ekibinde yer alan Fin çalışma arkadaşının Japonya’ya kendisini ziyarete geldiğinde Japon usülü otomatik yıkayan ve kurutan tuvaletleri inanılmaz ilginç bularak etkilenmesi, ikinci sebep ise, California’da yaşayıp sinema eğitimi aldığı yıllarda, Japon-Amerikan melezi bir arkadaşının hakikaten hiç İngilizce bilmeyen büyükannesi ile konuşmadan çok yakın bir ilişkiye sahip olmasıymış.
Toiretto / Toilet / Tuvalet filminin her ne kadar adı itici geliyorsa da, filmi izlemeye başlayınca, anneleri öldükten sonra, Japon “baa-chan”’ları yani büyükanneleri ile yaşamak zorunda kalan, "baa-chan"'ları ile kültürel farklılıkları had safhadaki Torontolu her biri pek ayrı birey olan 3 kardeşin keyifli öykülerine dahil oluyorsunuz çabucak. Tek kelime İngilizce bilmeyen, dolayısıyla torunlarıyla hiç konuşmayan baa-chan ile ne birbirleriyle ne de başkalarıyla iletişim kurmayı başarabilen 3 kardeşin bir şekilde anlaşabiliyor olması, ilişkileri, tavırları sizi etkiliyor. Ortanca kardeşin, "Baa-chan"'nın tuvaletten her çıkışta derin iç çekmesinin nedenini sorgulaması filmi çok hoş noktalara taşıyor. Elbette şu ana dek izlediğim tüm Ogigami filmlerinde olduğu gibi yemek pişirmek ve yemek ayrı bir keyif. Bir de filmin içinden muhteşem kedi “Sensei” geçiyor.
Naoko Ogigami ‘nin göze, kalbe ve ruha dokunan, izleyeni rahatlatan sinemasını çok seviyorum.

2 Şubat 2012 Perşembe

Heidegger Okuyan Kedi !

Açıkçası en başta adı nedeniyle seçtiğim bir film oldu, yazar – yönetmen Onur Ünlü’nün 2010 yapımı Beş Şehir / Five Cities filmi. Usta yazarımız Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'u anlatan “Beş Şehir” kitabının adını filmine vermiş Onur Ünlü, şu söyleşide okumuş olduğum üzere severmiş “Beş Şehir” derken oluşan tonlamayı. Kitabı da sevmiştir, sevmektedir diye düşünüyorum.Kedi
Yönetmenin dördüncü filmi olan bu film, benim ilk izlediğim filmi oldu. Onur Ünlü’nün ilk filmi olan 2007 yapımı Polis / Police filmini izlemedim ama yönetmenin Beş Şehir filminin içinde, bu filmi ile dalga geçmesini oldukça samimi buldum. Evet sanırım ilk kez bir filmini izlediğim (şu sıralar çok konuşulan dizisini de izlemedim hiç) Onur Ünlü için ilk söyleyebileceğim sıfat bu olacak; samimi olması. Üstelik bir de görsel olarak pek sevemesem de konuşan, tartışan bir kedi geçiyor Beş Şehir filminin içinden, ayrıca Heidegger okuyor bu kedi ! İyi ki Onur Ünlü karakterlerden birinin kedi olmasına karar vermiş.
İçinden trenler geçen bir film olduğu için bir başka noktadan daha yakalıyor beni film. İstanbul, Eskişehir ve Afyon şehirlerinde geçen filmde şehir olarak "beş şehir" yok ama beş ayrı insanın öyküsü var… Beş insan ya da beş şehir… Aydın, Osman, Şevket ve Tevfik Öğretmen ile Dilek... "Kedi" ise altıncı bir karakter olarak gerçeküstücü bir konumda filme yerleştirilmiş. Bir şekilde birilerinin ölümüne neden olan ve hayatları kesişen insanlarla, ölümün soğuk gerçekliği üzerine, vurucu diyaloglara dayalı ayrıksı bir film yapmış Onur Ünlü. Filmin tek sevmediğim ve katlanamadığım yönü müzikleri oldu diyebilirim.Kedi ve Şevket
Kedi ve Şevket'in "çay" - "kahve" muhabbeti

"
Şevket: Hiç ilgilenmedi benimle (diğer "Beş Şehir" karakterlerinden biri olan Dilek'i kastediyor)… Çay içmeye davet ettim, oraya da gelmedi.

Kedi: Eee, çaydan.

Şevket: Ne çayı, ne ilgisi var?

Kedi: Çaydan, çaydan... Bu durumlarda kahve her zaman daha çok işe yarar. Bak, çayda kadınları rahatsız eden bir şey, böyle yerel bir tını var.

Şevket: Yerel mi? Ne alâkası var. Çay yerel, kahve değil mi?

Kedi: Bak, “Benimle kahve içer misin sorusu, bütün kadınlarda, hepsinde aynı rahatlatıcı çağrışımı yapar; beyaz fincan, porselen, şık, mayhoş aroma kokusu, hele Latin ezgileri heheeeyy neler neler..Ama çay, çay böyle “başarısız erkek” gibi bişiy demek çay.

Şevket: Bence artık Heidegger okuma; kafan iyice Naziler gibi çalışmaya başladı.
"

24 Ağustos 2010 Salı

Le Hérisson

Mona Achache’ın Muriel Barbery ‘in “L'elégance du Hérisson" isimli romanından uyarladığı 2009 yapımı Le Hérisson / The Hedgehog / Kirpi “içinden filmler geçen filmler” listeme eklenerek Ay’dan İzlenimler’e konuk oluyor. Bu filmin içinden geçen filmin karelerinde iyice meraklanıyorum doğrusu çünkü bu film henüz izlemediğim ve arşivimizde de bulunmayan bir Yasujirô Ozu filmi; 1950 yapımı Munekata kyoudai / The Munekata Sisters . Edinmek üzere usuma yerleşiyor bu film.

Le Hérisson / The Hedgehog / Kirpi filminin içinden sadece başka bir film geçmiyor, kediler ve kitaplar da geçiyor. Lev Nikolayeviç Tolstoy’un Anna Karenina romanında yer alan cümleler filmin ana karakterlerinden kapıcı Renée Michel ile görmüş geçirmiş, varlıklı, bilgili Japon kiracı Kakuro Ozu arasında ilk karşılaşmalarında adeta dönüm noktası oluyor. Kapıcı Renée’nin apartmanda oturan diğer sakinleri kasteden ve gayriihtiyari Anna Karenina romanından alıntıladığı "Bütün mutlu aileler birbirinin aynısı.” cümlesi bilge Ozu’nun dikkatinden kaçmıyor ve "Ama her mutsuz aile birbirinden farklı." cümlesiyle yanıtlıyor Renée’yi… Asık suratlı, işini aksatmadan yapan, kurallara harfi harfine uyan Renée gerçek bir kitapkurdu ve küçük dairesinde kitaplardan bir dünya kurmuş kendisine. Statü olarak birbirinden çok farklı olan bu iki kişi Tolstoy’un kitabından yola çıkarak hoş bir dostluk geliştiriyorlar. Bir de elindeki kamerayla sürekli çekim yapan ve 12. Yaşgününde intihar etmeye karar vermiş olan Paloma karakteri var filmde. Zenginlerin yaşadığı apartmanda, zengin bir aileye mensup Paloma uzun zamandır içinde olduğu hayatın bir akvaryum olduğunun farkında. Çıkmak istese çıkamıyor, sürekli cama çarpıp geri dönüyor. İşte bu yüzden 12. Yaşgününe 165 gün kala yaşadıklarını ve çevresini filme almayı kararlaştırarak, hergün duvarına o günle ilgili bir resim çizerek adım adım intihar edeceği güne hazırlanıyor. Zeki ve her şeyi sorgulayan bu küçük kızı büyümüş de küçülmüş tavırlarıyla biraz rahatsız edici bulduğumu söylemeliyim. Burjuva hayatını didikleyen tavrını da çok inandırıcı bulamadım zaman zaman. Paloma’nın Ozu’ya Renée hakkında konuşurken sarfettiği sözler sadece filmin adının neden “Kirpi” olduğunu göstermiyor filmin ana karakterinin gerçek kişiliğini de gözler önüne seriyor: “Bayan Michel'i bir kirpiye benzetiyorum. Dıştan bakınca, dikenli, bir kale gibi korunaklı... Ama bana öyle geliyor ki, içini görebilsek, aslında hiç de uyuşuk olmayan, nev'i şahsına münhasır, sadece göze batmaktan sakınan, son derece zarif o yaratıklar gibi sanki. “ diyor Paloma. Hayatını sonlandırmak üzere kararını vermiş olan Paloma gerçeğe dönmesi için gereken şeyin hemen yanıbaşında olduğunu fark ediyor elbette ama bunun için de kurban olarak Renée’nin seçilmesini oldukça adaletsiz bulduğumu belirtmeden duramayacağım !Paloma, Renée ve LeoRenée  ve OzuFilmle ilgili daha fazla ayrıntıya girmeden filmin kedilerine değinmek istiyorum. Kitapkurdu Renée’nin kedisinin adı Leo ve elbette Tolstoy’un adından kaynaklanıyor bu ada sahip olması. Ozu’nun güzeller güzeli iki zarif kedisinin adları Kitty ve Levin. Yani sahipleri Kakuro Ozu iki zarif kedisine adlarını Anna Karenina romanındaki karakterlerden seçmiş. Paloma’nın kedilerinin adı ise Anayasa ve Meclis ! Demokrasinin olmazsa olmazları !

Ozu adını duyar duymaz aklınıza elbette yönetmen Yasujirô Ozu geliyor ancak Kakuro Ozu’nun yönetmen Ozu’yla bir yakınlığı yok salt soyadı benzerliği. Ama Renée'nin bir yakınlığı olup olmadığını Kakuro'ya sorması ve Ozu'nun evinde gördüğü tablodaki Kyoto Dağları'nın Adzuki Fasulyesi'nin mor rengi Yasujirô Ozu'nun 1950 yapımı Munekata kyoudai / The Munekata Sisters filmiyle de tanışmamızı sağlıyor.

2 Ekim 2009 Cuma

Şarap Kokulu Kasabanın Sakin Sahil Kedisi

Sakin sahil kedisiÇektiğim kedi fotoğraflarını tararken "sakin sahil kedisi" diye adlandırdığım kedi bana Akif Pirinçci'nin yazdığı Felidae seri kitaplarını (Felidae / Francis / Cave Canem / Düello / Salve Roma!) anımsattı. Felidae serisinde ana karakter Francis isimli pek sevimli bir dedektif kedidir ! Bundan dört-beş yıl evvel Alman arkadaşım bize ilk kitabın DVD'sini de getirmişti. Akif Pirinçci'nin romanından yine kendisi ve Martin Kluger'in senaryosunu yazdığı animasyon filmi Felidae Michael Schaack tarafından 1994 yılında filme çekilmiş.FelidaeDört ayaklı usta dedektif Francis'in gözünden yaşadığımız dünyayı okumak ve izlemek oldukça keyifli idi !