TERS KÖŞEYE DÜŞÜREN FİLMLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TERS KÖŞEYE DÜŞÜREN FİLMLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2018 Cuma

El extraño viaje

İspanyol yönetmen Fernando Fernán Gómez'in 1964 yapımı siyah-beyaz El extraño viaje / Strange Voyage / Tuhaf Yolculuk filmi izleyicisini ters köşeye düşüren, İspanyol sinemasının kayda değer örneklerinden, arşivlik bir film. Franco döneminde yasaklanmış olan El extraño viaje / Strange Voyage / Tuhaf Yolculuk filminde Madrid yakınlarındaki bir köye gidiyor ve iki kız (Ignacia ve Paquita) ile bir erkek kardeşten (Venancio) oluşan Vidal kardeşlerle tanışıyoruz. Abla Ignacia Vidal, çocuksu zihniyete sahip kız ve erkek kardeşi üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmuş, kardeşlerini ezip korkutarak kendisi olmadan hiç bir şey yapamayacaklarına kanaat getirtmiş.
Köylülerin monoton yaşantısını canlandıran tek etkinlik her Cumartesi gecesi köye Madrid'ten gelen bir müzik grubunun çaldığı müzikler ve bu müziklerle köylülerin yaptığı danslar.
Elbette bu köy özelinde kırsal İspanya'nın gündelik yaşantısını gözler önüne seren yönetmen Fernando Fernán Gómez, köyden kente kaçış hayalleriyle dolu köy gençlerine de değinmeden duramamış. Köydeki tuhafiye mağazasındaki kentli giysilere duyulan özlem, sürekli bir köyden kaçıp kurtulma isteği fazlasıyla hissettiriyor kendini.
Filme dönersek köyün tuhaf kardeşleri Vidaller köy meydanında yer alan dans gösterilerine sadece köy meydanına bakan balkonlarından oturup izleyerek katılıyorlar. Yine bir Cumartesi gecesi tüm köy neşeyle müzik dinleyip dans ederken Vidal kardeşlerin evinde, Paquita'nın ablası Ignacia'nın odasından duyduğu seslerle filmin akışı bir anda değişiyor ve izleyiciyi bir kasıt olmaksızın oluşan üç cinayetle karşı karşıya getirtip, sürpriz sonuyla ters köşede bırakıyor.

22 Ağustos 2017 Salı

Still Life

Uberto Pasolini'nin yazıp yönettiği, 2013 yapımı Still Life / Durgun Hayat filmi, kimsesiz olarak bu dünyadan göç edip gidenlerin renksiz hayatlarında bir parçacık olsun renk arayan John May adında bir sosyal hizmetlinin öyküsü.
John May, durağan hayatında, her gün aynı yoldan işine gidip gelen, öğlenleri ve akşamları aynı yemeği yiyen, monoton hayatında hiç bir sıradışılığa yer olmayan "renksiz" bir insan. Ancak bu renksiz, yalnız John May, bir başlarına evlerinde ölen ve kimse tarafından aranmayanların önce akrabaları olup olmadığını büyük bir titizlikle araştırıyor, sonra da tek katılan kendisi de olsa, bu insanlara dokunaklı konuşmalar yazıp, cenaze törenleri düzenlettiriyor. Güzel güzel hizmetine devam ederken, günün birinde bütçe yoksunluğu sebebiyle işine son verilince bu titiz bürokratın, elbette sudan çıkmış balığa dönüyor! Müdüründen üzerinde çalıştığı son kişi ile biraz süre isteyip, sanki hiç işine son verilmemiş gibi, aynı ciddiyetiyle ve titizliğiyle bu kişi ile ilgili akraba araştırmalarına devam ederken, biraz klişe olacak ama kader de boş durmuyor ve sürprizleriyle Still Life / Durgun Hayat filmini "Ters Köşeye Düşüren Filmler" kategorime usulca yerleştiyor.
Filmle ilgili daha fazla ipucu vermek istemiyorum ama sonunun çok hüzünlü olduğunu söylemeden noktalamayacağım bu izdüşümünü!
Son bir not yönetmen Uberto Pasolini ile ilgili. Sevdiğim İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini ile sadece soyadı benzerliği var Uberto Pasolini'nin ama kendisi aynı zamanda sevdiğim başka bir İtalyan yönetmenin, Luchino Visconti'nin yeğeniymiş.

7 Ocak 2016 Perşembe

Metro Manila

Sean Ellis'in 2013 yapımı Metro Manila / Metropol Manila filmi, daha iyi bir gelecek için köylerinden büyük şehre göç eden Ramirez ailesine odaklanarak, yoksulluk, yoksunluk, yolsuzlukla dolu adaletsiz bir Manila portresi çiziyor... Hayli dokunaklı, sinir bozucu, üzücü ama sonuyla izleyicisini ters köşeye düşüren bir film Metro Manila / Metropol Manila!

12 Temmuz 2015 Pazar

Ana y los lobos

Carlos Saura'nın 1973 yapımı Ana y los lobos / Anna and the Wolves / Ana ve Kurtlar filmi, Michael Haneke'nin Das Weisse Band - Eine Deutsche Kindergeschichte / The White Ribbon / Beyaz Bant ve Yorgos (Giorgos) Lanthimos'un Kynodontas (Κυνόδοντας)/ Dogtooth / Köpek Dişi filmlerinde olduğu üzere "faşizm aile içinde başlar" gerçekliğini izleyicisine kanıtlayan ve beklenmedik sonuyla izleyicisini ters köşeye düşüren bir film olarak belleğime yerleşiyor. Aşağıdaki siyah-beyaz toplu fotoğrafta yer alan filmin tüm karakterlerinin oyunculuğu ayrı ayrı çok başarılı.

11 Haziran 2015 Perşembe

Who Am I - Kein System ist sicher

Baran bo Odar'ın senaryosuna da katkıda bulunduğu 2014 yapımı Who am I – Kein System ist sicher / Who am I – No System is Safe / Ben Kimim - Hiçbir Sistem Güvenli Değil filmi beklenmedik sonuyla "Ters Köşeye Düşüren Filmler" kategorime yerleşiyor hemen. Ne kadar sanalsınız, sanal dünyalarla haşır neşir misiniz bilemem ama Who am I – Kein System ist sicher / Who am I – No System is Safe / Ben Kimim - Hiçbir Sistem Güvenli Değil filmi hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını bir kez daha yüzümüze çarpıyor!

13 Ocak 2015 Salı

Les amants

1951 yılından beri yayımlanmakta olan aylık Fransız sinema dergisi Cahiers du cinéma ( Sinema Defterleri), "Nouvelle Vague / Yeni Dalga" sinema akımını başlatacak olan yönetmenlerin bu derginin yazarları arasından çıkmış olması nedeniyle sinema tarihi açısından dönüm noktası sayılan bir dergi. Fransız yönetmen Louis Malle, Cahiers du cinéma grubuyla çok az ilişkisi olmasına rağmen, muhtemelen ilk filmi Ascenseur pour l'échafaud / Elevator to the Gallows / İdam Sehpası'nın ilk "Yeni Dalga" filmlerinin arasında olması sebebiyle, kariyerinin kalanında da "Yeni Dalga" ile bütünleştirilmiş bir yönetmen olmuştur. 1958'de sinema kariyerine, Jeanne Moreau'nun kariyerini de başlatan film olarak kabul edilen Ascenseur pour l'échafaud / Elevator to the Gallows / İdam Sehpası ile başlayan Louis Malle, aynı yıl çektiği ikinci filmi Les amants / The Lovers / Aşıklar filminde de başrolü Jeanne Moreau'ya vermiştir. Genç bir annenin sadakatsizliğini anlatan Les amants / The Lovers / Aşıklar filmi, geçtiği dönemdeki cesur cinsel söylemiyle hem skandala neden olan hem de sonlarına doğru tamamen farklı gidişatıyla izleyiciyi ters köşeye yatıran bir film olmuş. Ancak daha yolun başında gencecik bir yönetmenin tartışma yaratan, yenilikçi filmi gişede de başarılı olunca elbette kendisinden sonra gelen "Yeni Dalga" filmlerinin de işi kolaylaşmış olmuş.
“Aşk, en ufak bir bakışta dahi doğabilir” mottosunu kalbinize işleyen bir film Les amants / The Lovers / Aşıklar. Ayrıca, tema müziği olan Brahms'ın Yaylı Çalgılar Altılısı No.1, Si bemol majör, filmin duru görüntüleriyle birleşince izleyicisini adeta büyülüyor.

1 Ekim 2014 Çarşamba

Tabor ukhodit v nebo

Bir zamanlar Romanya sınırlarında yer alan ama artık Moldova’nın başkenti olan Kişinev doğumlu Emil Loteanu sinema kariyerine Moldova Film Stüdyosu’nda başlar. 1975 yılında Mos Film’e geçtikten sonra yönettiği filmlerle uluslarası olarak tanınmaya başlar. Mosfilm’de yönettiği ilk film olan 1976 yapımı Tabor ukhodit v nebo / Gypsy Camp Vanishes Into the Blue / Çingeneler – Ateşli Kan filmini Maxim Gorki’nin öykülerinden senaryolaştırmıştır. 1900’lerin başındaki Macaristan’da geçen Tabor ukhodit v nebo, iki farklı çingene obasına ait özgürlüğüne düşkün güzeller güzeli çingene kızı Radda ile gözüpek at hırsızı delikanlı Zobar arasındaki ölümcül aşkı anlatıyor. Müzikleri hoş, görüntüleri güzel, çingenelerin renkli hayatlarını anlatan şiirsel bir film. Elbette çingeneleri filmleriyle ölümsüzleştiren bir Tony Gatlif klasiği gibi değil ama ters köşeye düşüren sonuyla ve zaman zaman masalsı görüntüleriyle farklılığını ortaya koyuyor.
Filmin başlarında Zobar ve arkadaşları tarafından az sonra atları çalınacak olan askerlerin sahnesinde iki askerin arasında geçen şu diyalog hayli manidar ! ”Yirminci yüzyıl nasıl olacak?” diye soruyor bir asker diğerine. Cevap şöyle geliyor diğer askerden : “Herşey karmaşık görünüyor. Yıldızlar birbiriyle tutarsız. Dünyanın sonu 16 yıl içinde gelecek.” 1917 devrimini öngören bu diyalog Maxim Gorki’den mi yoksa yönetmen Emil Loteanu’nun kendisinden mi kaynaklandı bilemiyorum ama güzel bir ayrıntı olarak belleğime yerleştirdiğini belirtmek istiyorum Tabor ukhodit v nebo filmini.
Filmin müzikleri ayrı güzel. Rada’nın söylediği Loly Phabay / Red Apple / Kırmızı Elma şarkısıyla noktalıyorum günce notlarımı. (Mosfilm, tıkladığınızda çıkan uyarı yazısında da göreceğiniz üzere uyguladığı kısmi engellemeyle, bu şarkının doğrudan blog üzerinde görüntülenmesini engelliyor. Uyarının son cümlesinde yer alan "YouTube'da İzleyin"'e tıklayarak YouTube'da izleyebilirsiniz!) Şöyle diyor Radda; "Karavanda zemin yok / (Merak etme) tatlı bir sevgilim de yok / Bu kırmızı elmayı ikiye böleceğim / Yarısı senin için, yarısı benim için!" Döngü...


Endülüs kökenli Çingene yönetmen Tony Gatlif’in filmleriyle ilgili izlenimlerime başlıklara tıklayarak ulaşabilirsiniz:
Korkoro / Liberté / Freedom / Özgürlük
Transylvania
Stéphane'ın Yolculuğu
Zano'nun Yolculuğu
Caco'nun Yolculuğu
Sokaklar Özgürdür !
Swing
Je suis né d'une cigogne

20 Şubat 2014 Perşembe

Polisse

Fransız oyuncu, senarist ve yönetmen Maïwenn’in yazıp yönettiği ve fotoğrafçı olarak rol de aldığı, 2011 yapımı son filmi Polisse / Poliss / Polis, izlemesi ve hazmetmesi hiç kolay bir film değil. Maïwenn bir röportajında kendi rolünün tamamen kurgu olduğunu belirterek filmindeki asıl amacının polislerin üzerinde çalıştığı, peşine düştüğü olayları, suçları izlemek değil bu olaylara polislerin nasıl tepki verdiğini aktarmak olduğunu belirtmiş. İzlediği bir belgeselin ardından Paris Polis Merkezi’ndeki Çocuk Koruma Birimi’nde çalışan polislerle biraraya gelen ve bir süre onların yaşadıklarını gözlemleyen Maïwenn daha sonra filminin senaryosunu oluşturmaya başlamış.
Filminde bir proje için bir süreliğine Çocuk Koruma Birimi’ne gelen Melissa karakterini oynuyor Maïwenn. Elinde fotoğraf makinasıyla polisleri fotoğraflarken tüm olayları Maïwenn’in gözünden izliyoruz ve belgesel tadındaki bu filmde iki saatin nasıl çabucak geçtiğinin farkında bile olamıyoruz. Film küçük bir kız çocuğunun babasının cinsel tacizini polislere anlattığı vurucu sahneyle başlıyor. Polis işin aslını öğrenebilmek için kontrollü bir biçimde detaylı sorular soruyor çocuğu korkutmadan, mümkün olduğunca incitmeden. Bu noktadan sonra filmde nelerle karşılaşacağımızı az çok tahmin ederken, bir yandan da birimdeki polislerin psikolojileri, özel hayatlarındaki iniş çıkışları, birbirleriyle olan ilişkilerini, birebir çözmeye çalıştıkları olayların yaşattığı travmaları izliyoruz. Çocukların/gençlerin karşı karşıya kaldığı cinsel sömürü, şiddet, pedofili olayları, göçmen çocukların sorunları, fuhuşa zorlama, çocuk anneler, tecavüz olayları film boyunca akıp giderken, her biri rolünü çok iyi oynayan oyuncuların (Fransız rap yıldızı Joey Starr da var filmde) canlandırdığı polislerin bu olaylara yaklaşımları, duygusal tepkileri ve çözmeye çalıştıkları olayların kendilerinde bıraktığı izlerle özel hayatlarında baş etmeleri çok etkili bir biçimde yansıtılmış.
Polisse / Poliss / Polis filmini, doğal akışında devam edip biterken, son karelerindeki sürpriz bir gelişmeyle “Ters Köşeye Düşüren Filmler” kategorime ve de hem bir sorgulamada geçen “Trendeki Yabancı” film adıyla hem de polislerin aralarında oynadıkları sessiz sinema oyununda geçen filmler nedeniyle “İçinden Filmler Geçen Filmler” kategorime yerleştirdiğimi belirterek sonlandırıyorum bugünkü günce notumu. Dün gece geç saatlerde filmi izleyip, üstüne kendi ülkemizde karşılaşılan çocuk istismarı olaylarını düşününce giderek kalbimin sıkıştığını hissederek rahatsız bir şekilde uykuya bırakmaya çalıştım kendimi. Kötü bir Dünya'da yaşıyoruz ve giderek daha da karanlığa doğru yol alıyoruz, en çok korumamız gereken çocuklarımız ve onlar sahip olduğumuz tek geleceğimiz. Aklımızdan hiç çıkarmamamız gereken tek gerçek bu!

25 Aralık 2013 Çarşamba

Smukke mennesker

Danimarkalı yönetmen Mikkel Munch-Fals’un yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı çalışması olan 2010 yapımı Smukke mennesker / Nothing’s All Bad / Hiçbir Şey Tam Olarak Kötü Değildir filmini çok fazla beklentim olmadan izlemeye başlayıp, ters köşeye düşünce gülümsemeden duramadım ve son iki haftadır birbiri ardına ters köşeye düşüren filmler izleyip durduğumdan hemen “Ters Köşeye Düşüren Filmler” kategorisi oluşturdum. “Smukke mennesker” sözcüğünün Türkçe’deki tam karşılığı “Güzel İnsanlar”. Film uluslararası olarak “Nothing’s All Bad” adıyla tanındığından Türkçemize de bunun üzerinden çevrilmiş. Bir anne - kız ile bir baba - oğulun birbirleriyle keşisen hayatlarını anlatıyor Munch-Fals. Eşi öldükten sonra yalnız kalan yaşlı kadın, o kadının tek göğsü alındığından kimsenin kendisiyle birlikte olacağını düşünmeyen ve bu yüzden bunalıma giren kızı, cinsel güdülerinin sapıklığa varan boyutlara erişmesiyle psikolojik tedavi gören bir adam ve o adamın kadın-erken-genç-yaşlı ayırt etmeksizin para karşılığı insanlarla seks için birlikte olan oğlu önce ayrı ayrı birbirleriyle kesişiyorlar ve bir Noel akşamı yemeğinde de kaderin garip bir oyunuyla bir araya geliveriyorlar.

Kendimi zorlayarak daha fazla filmin içeriğinden bahsetmeyeceğim. Her zaman Dünya’nın iki eksen üzerinde döndüğüne inanmışımdır. Bu eksenlerden birisi din, diğeriyse seks. Smukke mennesker / Nothing’s All Bad / Hiçbir Şey Tam Olarak Kötü Değildir filminin, seks üzerinden tüm derdini çok yalın bir dille anlattığını söyleyebilirim. İnsanların giderek yalnızlaştığı bir ortamda, işin içine cinsel dürtüler girince maskelerin daha bir kolaylıkla takıldığını ve hesaplaşma gereken durumlarda dahi herkesin en kolayını seçerek kaçtığını, maalesef yozlaşmanın her bir tarafı sardığını çok güzel doğrulayan bir film olmuş Smukke mennesker / Nothing’s All Bad / Hiçbir Şey Tam Olarak Kötü Değildir.

18 Aralık 2013 Çarşamba

Un borghese piccolo piccolo

Un borghese piccolo piccolo / An Average Little Man / Küçük Burjuva Bir Adam filmi, yönetmen Mario Monicelli ile ilk tanışmam. 1977 yapımı film, geçtiğimiz hafta izlediğim La migliore offerta ve Kuma filminden sonra beni şaşırtan üçüncü film oluyor. Başlangıçta komediymiş gibi başlayıp, dönüm noktası olan beklenmedik andan itibaren tamamen farklı bir noktaya giden, trajediye dönüşen hüzünlü bir film Un borghese piccolo piccolo.
İzlerken filmdeki İtalyan ailenin ne kadar da Türk ailelerine benzediğini düşünüp durdum. Anne ve babanın, okulunu bitiren bir tanecik oğullarını memur olarak yerleştirebilmek için gösterdikleri çabayı, annenin oğluna öğütlerini, yedikleri ve giysileriyle tek tek ilgilenişini, babanın oğlunu bir yere yerleştirebilmek için mason çevrelerine katılışını, oğlunu memur alma sınavına bizzat götürüşünü izlerken hepsi için kalbim sıkışarak ayrı ayrı hüzünlendim. Korunaklı çocuklar yetiştirme konusunda İtalyanlar bizimle yarış ediyorlar diyebilirim.

Son sözüm yönetmen Mario Monicelli ile ilgili olacak. 95 yıllık hayatına 69 film sığdıran Monicelli kendisine kanser teşhisi konulduğunda hayatını kendi isteğiyle sonlandırmayı tercih etmiş. Sinema tarihine birbirinden ilginç filmler bırakan Monicelli'nin neredeyse son nefesine dek sinemadan kopamadığını son kısa filminin ölümünden 5 ay önce gösterime girmiş olmasından anlayabiliyoruz.

11 Aralık 2013 Çarşamba

Kuma

Umut Dağ’ın 2012 yapımı Kuma filmi bir düğün sahnesiyle açılıyor. Güzel genç bir gelin ve yakışıklı bir damat var ama kimse mutlu görünmüyor. Özellikle damadın kızkardeşleri çok ters davranıyorlar geline… Düğün bitiyor, gelin, damat ve damadın ailesi Viyana’ya dönüyorlar. Dönüşte anlaşılıyor ki köyden getirilen yeni gelin evin oğluyla salt memleketten Viyana’ya sorunsuz getirtilebilmesi için göstermelik evlendirilmiş. Aslında evin babası için bizzat kemoterapi gören kendi karısı tarafından ileride kocasına eş, geride kalan çocuklarına bakıcı olması için kuma olarak seçilmiş bir kurban.
Umut Dağ, Viyana’daki Film Akademisi’nde derslere devam ederken, yönetmenlik alanında eğitim veren Michael Haneke’nin de öğrencisi olmuş. Haneke’nin filmlerinin yapımcısı olan Wega Film, Kuma filminin de yapımcıları arasında yer almış. Film boyunca Haneke izleri hakikaten hissediliyor… Farklı bir kuma filmi Umut Dağ’ın filmi.. Bir kadının kendi elleriyle kocasına kuma sunması ise alabildiğine hüzünlü ve boğucu… Filmdeki sürprizlerden söz etmeyeceğim ama rahatlıkla söyleyebilirim ki, Giuseppe Tornatore’nin La migliore offerta / The Best Offer / En İyi Teklif filminin ardından başka bir ters köşeye düşüren film oldu Kuma filmi.

10 Aralık 2013 Salı

La migliore offerta

İtalyan yönetmen Giuseppe Tornatore’nin sadece adı İtalyanca olup, İngilizce çektiği ilk film olarak sinema tarihinde haklı yerini almış olan 2013 yapımı La migliore offerta / The Best Offer / En İyi Teklif filmi herşeyden önce izleyiciyi ters köşeye düşüren bir film olarak belleklere kazınıyor.
Haftasonunda izlediğimiz filmin sonundan hiç ama hiç hoşnut olmadı kızım ve Geoffrey Rush’ın canlandırdığı Virgil Oldman karakteri için hayli üzüldü diyerek fazla “spoiler” vermemek için filmden çok filmin öyküsünden, filmin içeriğinde yer alan mekanlardan, müziklerinden bahsetmek istiyorum `”Aydan İzlenimler”´in takipçilerine.
Giuseppe Tornatore denilince elbette ilk akla gelen Nuovo Cinema Paradiso / Cinema Paradiso / Cennet Sineması filmidir ama şimdi La migliore offerta / The Best Offer / En İyi Teklif filmini izleyince rahatlıkla Tornatore’nin bu filmiyle de özdeşleştiğini söyleyebilirim.
Temmuz 2013’te Avustralya’nın Radyo/TV kanalı SBS’de yapılan röportajda Giuseppe Tornatore, Virgil Oldman rolünü Geoffrey Rush’ı düşünerek yazdığını belirtmiş. Senaryoyu bitirip Geoffrey Rush’ın ajansına gönderdiğinde 5 gün sonra Rush’tan “senaryoyu okudum, filmi yapmak istiyorum” sözünü duymak sanırım Tornatore için ilk keyif verici başarı olmalı. Geoffrey Rush için Marlon Brando ve Marcello Mastroianni’nin bir sentezi tanımlamasını kullanmış Tornatore ve Geoffrey Rush’ın senaryo üzerinde tek tek soru sorarak günler boyunca çalıştığını belirtmiş. Yani, filmde canlandırdığı tuhaf, obsesif müzayedeci (açık artırmacı / mezatçı) Virgil Oldman karakteri gibi Geoffrey Rush da rolünü oluştururken hayli obsesifmiş. Belki de bu obsesif tutum sinema tarihinin en ilginç karakterlerinden birini oluşturmasını sağlamış Geoffrey Rush’a… Filmin çekimleri Viyana, Roma, Parma, Trieste, Milano ve Prag gibi Avrupa'nın bir çok kentinde tamamlanmış. Öyle hoş çekimler yapılmış ki çoğu zaman ilgili şehrin o şehir olduğunu uzun bir süre algılayamıyorsunuz.
Giuseppe Tornatore’nin 20 yıl önce yazmış olduğu agorafobi üzerine küçük bir öyküsü varmış. Daha sonra bir müzayedeci üzerine bir öykü oluşturmuş. Nesnelere değer biçen ancak onlara eldivensiz dokunamayan, orjinal ile sahteyi bir bakışta anlayabilen ama kadınlara sadece tablodayken bakabilen ve tüm hayatını orjinal kadın portreleri biriktirerek bunları yüksek tavanlı gizli odasında seyreden tuhaf müzayedeci ile agorafobi öyküsündeki yıllardan beri insan içine çıkamayan genç güzel kadını bir araya getirip La migliore offerta filminin senaryosunu kotarmış.

Virgil Oldman’ın gözlerini kör eden aşk için müzayedelerde ortak çalıştığı, kendisi için en iyi teklifi tam zamanında yapıp değeri çok yüksek kadın portlerini yok pahasına ele geçirmesini sağlayan kadim dostunun şu sözlerinde aslında hayatın tüm özeti veriliyor diyebilirim: “Herşey taklit edilebilir / herşeyin sahtesi yapılabilinir, eğlence, acı, nefret, hastalık, iyileşme ve hatta aşk bile!”
Filmin uluslararası mekanları birbirinden güzel. Agorafobik güzeller güzeli Claire’in (Silvia Hoeks) yaşadığı ve harika bir kurguyla şehrin merkezindeymiş gibi görünen muhteşem villa, Trieste yakınlarındaki Gorizzo kasabasında yer alan Villa Maniardis imiş.
Virgil Oldman’ın tüm hayatını adadığı tablolar ile ilgili detaylara IMDb’den ulaşabilirsiniz.

Son notum filmin muhteşem müzikleriyle ilgili. Giuseppe Tornatore, bu filmde de senelerdir işbirlikteliği yaptığı ve şu sıralarda da hayatını-çalışmalarını Lo sguardo della musica adlı bir belgesele dönüştürerek ölümsüzleştireceği Ennio Morricone ile beraber çalışmış.

22 Kasım 2013 Cuma

Meryem

Yönetmen Atalay Taşdiken kendisinin tanıklık ettiği öyküleri sinema filmine dönüştürüyor, çok da iyi ediyor. Aslında fizik eğitimi alan ama tercihini sinemadan yana yapan, klasik Türk sineması’ndan beslendiğini dile getiren Atalay Taşdiken, yazıp, yönettiği ilk filmi, 2009 yapımı Mommo-Kız Kardeşim / The Bogeyman filminde memleketi Konya’daki Hüyük ilçesinden seslenmişti izleyicisine. Annesiz iki çocuğun, Ahmet ve Ayşe’nin hüzünlü öyküsüydü sunulan ve benim belleğime kazınan filmlerden biri olmuştu.
Atalay Taşdiken, 2013’te çektiği ikinci uzun metrajlı Meryem'in senaryosunu şurada okuduğum röportaja göre, filminin tamamını, kendi çocukluğunun da geçtiği Beyşehir’de çekeceğini planlayarak yazmış. Ancak, senaryosunu bitirip mekân bakmaya gittiğinde film çekimleri için Beyşehir’in tam olarak uygun olmadığını görmüş. Çünkü, hayal ettiği mahalleler, sokaklar ve evler yokmuş giderek kimliksizleşmiş Beyşehir’de. Çevrede araştırmalarını sürdüren yönetmen, Akşehir ilçesinde anıtlar kurulu tarafından koruma altına alınmış 3 mahalle ile karşılaşınca, filmini oraya taşımış ve sadece gölle ilgili bölümleri Beyşehir’de çekmiş. Akşehir’deki görüntüler, korunmuş sokaklar, mahalleler çok güzel ve filmin geneline hakim farklı farklı tonlardaki yeşil renginin etkileri çok dinlendirici. Merakla izliyorsunuz ve ana kahramanın yaptığı gibi beklemek ne demekmiş, nasıl zor bir işmiş bir güzel öğreniyorsunuz filmde.
“Ay’dan İzlenimler”’in takipçileri bilirler, beni şaşırtan filmlerden ayrı bir keyif alırım. Meryem filmi, beklemenin nasıl zor olduğunu tüm doğallıyla yansıtan ve cesur kararıyla da beni şaşırtan ana kahramanının tavrıyla belleğime ve yönetmen Atalay Taşdiken’in Metin Erksan’a saygı duruşu olarak nitelendirdiğim, güzelim Sevmek Zamanı sahneleriyle de “içinden filmler geçen filmler” kategorime yerleşiyor.