FRANSIZ YENİ DALGA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FRANSIZ YENİ DALGA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2022 Salı

Bu dünyadan Jean-Luc Godard geçti...


“Fikirler bizi ayırır, hayaller birleştirir!”
Tüm filmlerin için teşekkürler Jean-Luc Godard...

27 Ekim 2015 Salı

Antoine Doinel

François Truffaut'nın 1959 yapımı Les Quatre Cent Coups / The 400 Blows / 400 Darbe, "Yeni Dalga" akımının manifestosudur. Truffaut, Les Quatre Cent Coups / The 400 Blows / 400 Darbe'nin ardından Antoine Doinel'in maceralarını 20 yıllık bir yayılma ile izletmeye devam ettirir; 1959 yapımı 400 Darbe'nin ardından Antoine et Colette (1962), Baisers volés (1968), Domicile conjugal (1970) ve L’Amour en fuite (1979) gelir. Antoine Doinel'in maceralarından 1959 yapımı Les Quatre Cent Coups / The 400 Blows / 400 Darbe dışında, 1968 yapımı Baisers volés / Stolen Kisses / Çalınan Buseler ile 1970 yapımı Domicile conjugal / Bed & Board / Tam Pansiyon filmlerini izledim, diğer iki filmin de peşindeyim. Ancak bugün günceme Antoine'nın maceralarını değil de bu filmlerde Antoine Doinel'in okuduğu kitapları konuk etmek istiyorum.
Les Quatre Cent Coups
Antoine Balsac okuyor...

Baisers volés
Antoine Balsac'tan "Vadideki Zambak"'ı okuyor...

Baisers volés
Antoine kitap okumaya devam ediyor...

Domicile conjugal
Antoine ve Christine kitap okumaya devam ediyor...
Christine'in okuduğu kitap Nureyev, Antoine'nın okuduğu kitap ise Japon Kadınlar üzerine...

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Céline et Julie vont en bateau:
Phantom Ladies Over Paris

Parisli 2 genç kadının gerçeküstü maceları:
Céline et Julie vont en bateau: Phantom Ladies Over Paris /
Celine and Julie Go Boating /
Celine Ve Julie'nin Sandal Sefası

Jacques Rivette / 1974

14 Ağustos 2015 Cuma

Cléo de 5 à 7


Cléo de 5 à 7/ Cleo from 5 to 7 /Beşten Yediye Cleo
Agnès Varda / 1962
En uzun gün olan 21 Haziran'da saat beşten yediye bir kadının hayatından iki saate odaklanırken...




Zazie dans le métro


Zazie dans le métro / Zazie in the Underground /Zazie Metroda
Louis Malle / 1960

31 Temmuz 2015 Cuma

La peau douce

Fransız Yeni Dalga yönetmenlerinden François Truffaut'nun 1964 yapımı, siyah-beyaz La peau douce / The Soft Skin / Yumuşak Ten filmi, evli, bir kız çocuğu babası Pierre Lachenay (Jean Desailly bu rolde) adlı orta yaşlı ünlü bir yayımcının bir konferansa yetişmek üzere telaşlı bir şekilde yetiştiği uçakta görüp, sonrasında kaldığı otelde tanıştığı bir hostesle (güzeller güzeli Françoise Dorléac canlandırıyor hostesi) yaşadığı, tek gecelik ilişki gibi dururken bir tutkuya dönüşen aşkı anlatıyor. Karısından (Nelly Benedetti oynuyor bu rolü) gizli kapaklı ilişkisini sürdürmeye çalışan Pierre'in yapacağı seçim, karakterleri hayli trajik bir sona sürüklüyor. Unutmayın, sadakatsizliktir insanı yıldıran ve çileden çıkartan!

Françoise Dorléac'ın dans sahnesi dikkat çekici!

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Les noces rouges

Claude Chabrol'un 1995 yapımı La cérémonie / Seremoni filmindeki karakterler, Claude Chabrol'un 1973 yapımı Les noces rouges / Wedding in Blood / Kanlı Aşıklar filmini TV'de izliyorlardı. O zamanlar belleğime not ettiğim Les noces rouges / Wedding in Blood / Kanlı Aşıklar filmini nihayet gecikmeli olarak izleyebildim. Küçük bir Fransız kasabasının Belediye Başkanı yardımcısı Pierre (Michel Piccoli) ile Belediye Başkanı'nın karısı Lucienne(Stéphane Audran)'nin yasak aşklarını konu alan film giderek gerilim filmine dönüşerek beklenmedik bir şekilde sonuçlanıyor.

29 Haziran 2015 Pazartesi

Jowita

Janusz Morgenstern'nin 1967 yapımı Jowita filmi, gözlerinize ve ruhunuza dokunan, Fransız Yeni Dalga filmleri tadında, görüntüleri, müziği, şiirsel anlatımıyla başından sonuna sizi büyüleyen bir film....



2 Nisan 2015 Perşembe

Vivre Sa Vie

Jean-Luc Godard'ın 1962 yapımı Vivre sa vie: Film en douze tableaux / Hayatını Yaşamak filmi uzun zamandır izlenmeyi bekliyordu arşivimizde. Artist olma umuduyla eşini ve küçük oğlunu terk eden, henüz yirmili yaşlarının başındaki Parisli çekici güzel Nana'nın (Anna Karina çok güzel bu rolde) öyküsü anlatılıyor oniki bölümlük filmde. Anna Karina'nın en çok konuşulan ve belleklere yerleşen iki sahnesini günceme konuk ediyorum bugün.



13 Ocak 2015 Salı

Les amants

1951 yılından beri yayımlanmakta olan aylık Fransız sinema dergisi Cahiers du cinéma ( Sinema Defterleri), "Nouvelle Vague / Yeni Dalga" sinema akımını başlatacak olan yönetmenlerin bu derginin yazarları arasından çıkmış olması nedeniyle sinema tarihi açısından dönüm noktası sayılan bir dergi. Fransız yönetmen Louis Malle, Cahiers du cinéma grubuyla çok az ilişkisi olmasına rağmen, muhtemelen ilk filmi Ascenseur pour l'échafaud / Elevator to the Gallows / İdam Sehpası'nın ilk "Yeni Dalga" filmlerinin arasında olması sebebiyle, kariyerinin kalanında da "Yeni Dalga" ile bütünleştirilmiş bir yönetmen olmuştur. 1958'de sinema kariyerine, Jeanne Moreau'nun kariyerini de başlatan film olarak kabul edilen Ascenseur pour l'échafaud / Elevator to the Gallows / İdam Sehpası ile başlayan Louis Malle, aynı yıl çektiği ikinci filmi Les amants / The Lovers / Aşıklar filminde de başrolü Jeanne Moreau'ya vermiştir. Genç bir annenin sadakatsizliğini anlatan Les amants / The Lovers / Aşıklar filmi, geçtiği dönemdeki cesur cinsel söylemiyle hem skandala neden olan hem de sonlarına doğru tamamen farklı gidişatıyla izleyiciyi ters köşeye yatıran bir film olmuş. Ancak daha yolun başında gencecik bir yönetmenin tartışma yaratan, yenilikçi filmi gişede de başarılı olunca elbette kendisinden sonra gelen "Yeni Dalga" filmlerinin de işi kolaylaşmış olmuş.
“Aşk, en ufak bir bakışta dahi doğabilir” mottosunu kalbinize işleyen bir film Les amants / The Lovers / Aşıklar. Ayrıca, tema müziği olan Brahms'ın Yaylı Çalgılar Altılısı No.1, Si bemol majör, filmin duru görüntüleriyle birleşince izleyicisini adeta büyülüyor.

27 Ekim 2014 Pazartesi

Anne Wiazemsky

Bazen takıntılarımızın peşinden koşmak gerekir. Bütün sabahtır, durup dururken Anne Wiazemsky'nin nerede aklıma düştüğünü kurcalamakla meşgul zihnim.
Sinema kariyerine, Robert Bresson’un yazıp yönettiği 1966 yapımı Au Hasard Balthazar / Rasgele Balthazar filmiyle başlamak Anne Wiazemsky’i peşinden gidilmesi gereken oyunculardan biri olarak belleğime yerleştirmişti seneler önce. Anne Wiazemsky, bu filmin çekimlerinde sevdiğim yönetmenlerden Jean-Luc Godard ile tanışır. Şu sıralar başucu kitaplarımdan bir olan Colin MacCabe’nin "Godard: Sanatçının yetmiş yaşında bir portresi" kitabında okuduğuma göre; Au Hasard Balthazar / Rasgele Balthazar filminin çekimlerini tamamladıktan sonra henüz Godard’ın hiç bir filmini izlememiş olan Wiazemsky, Pierrot le fou / The Madman / Çılgın Pierrot ve Masculin Féminin / Erkek Dişi filmlerini izleyip, Godard’a “bu filmleri çok sevdiğini ve bu filmleri yapan adama aşık olduğunu” anlatan bir mektup yazar. Godard’ın adresini bilmediği için mektubu Cahiers du cinéma’ya gönderir. Şimdi, çok klişe olacak ama kader ağlarını örmeye başlamıştır. Godard, nadiren Cahiers du cinéma’ya adına gelen mektupları alır fakat çoğu kez bu mektupları açmazmış. Ancak kaderinden kaçamazsın sözü doğrulanacak, Godard'ın sekreteri Cahiers du cinéma'dan gelen postaları bu kez açacak, Anne Wiazemsky’den gelmiş olan mektup Godard'a ulaşacak ve Godard ile Wiazemsky bir araya gelecektir. Sonra, 1967'de Godard’ın muhteşem iki politik filmi, La Chinoise / Çinli Kız ile Week End / Haftasonu’nda oynar Anne Wiazemsky. İki filmin çekimlerinin arasında da aynı yıl Godard’la evlenirler. Wiazemsky’nin Godard’la evli kaldıkları süre boyunca yer alacağı bir diğer Godard filmi 1972 yılındaki Tout Va Bien / Everything is Fine/ Her şey Yolunda filmdir. 1979’da Godard ve Wiazemsky ayrılırlar. Anne Wiazemsky’nin sinema kariyeri 1988’e dek devam edecek, bir yandan da pek çok kitaba imza atacaktır. Anne Wiazemsky’nin yer aldığı Godard filmleriyle ilgili izlenimlerim için aşağıdaki başlıklara ve La Chinoise / Çinli Kız ’ın tanıtımı için de ekrana tıklayabilirsiniz.
* Şu küçük kırmızı kitap var ya...
* Kare Kare Aklımda
* Week End / Haftasonu
* Tout Va Bien / Everything is Fine/ Her şey Yolunda



Bu arada, Anne Wiazemsky'nin "Hymnes à l'amour / Aşka İlahiler" otobiyografik romanını sipariş verdim NadirKitap'tan, sabırsızlıkla bekliyorum gelmesini.
Bir başka mektupla ilan-ı aşk için tütfen başlığı tıklayın:
Viaggio in Italia

31 Ağustos 2014 Pazar

Mon oncle d'Amérique

Hiroşima'ya atom bombası atılmasından tam 14 yıl sonra 1959'da çektiği Hiroshima, Mon Amour / Hiroshima, My Love / Hiroşima, Sevgilim filmiyle kalbimde taht kuran Alain Resnais, Fransız Yeni Dalga akımının anlaşılması en zor yönetmenlerinin başında geliyor. Sinema tarihinin en verimli yönetmenlerinden biri olan Resnais son zamanlarında hasta yatağından dahi direktif vermiş, ölümünden hemen önce Berlin Film Festivali'nde gösterilen son filmi Aimer, boire et chanter / Life of Riley / Sevmek, İçmek ve Şarkı Söylemek, festivalde Alfred Bauer Özel Ödülü'nü almıştı. Berlin Film Festivali'nden kısa bir süre sonra, 1 Mart 2014 tarihinde 91 yaşında aramızdan ayrılan Alain Resnais ardında sinema tarihinin en ilginç, en anlaşılmaz filmlerini bıraktı dersem oldukça doğru bir tespit olacak. (Bu arada hemen belirteyim: Alain Resnais'nin tüm filmleri arasında anlaşılmazlık hususundaki birinciliği tartışmasız olarak 1961 yapımı L'année dernière à Marienbad / Last Year at Marienbad / Geçen yıl Marienbad filmine veriyorum.)
Son günlerde film izlemek için arşivimize el attığımızda hep "Fransız Yeni Dalga" filmleri öne çıkıyor. Yeniden bu kadar çok haşır neşir olunca bu akıma, Chris Wiegand'ın "Fransız Yeni Dalga Sineması" kitabını da okumaya başladım. Jean-Luc Godard'ın 1962'de "Vivre sa Vie / My Life to Live / Hayatını Yaşa" filmindeki karakterine söylettiği "hikaye çok aptalca ama çok güzel yazılmış" cümlesi Fransız Yeni Dalga akımının da temel taşı gibi. Fransız Yeni Dalga akımındaki filmlerin hikayelerini Godard'ın dediği gibi aslında aptalca bulmuyorum. Bu filmler bana herşeyden önce karmaşık geliyor, belki bu karmaşıklık da çok güzel olmalarını sağlıyor.
Alain Resnais'nin 1980 yapımı Mon oncle d'Amérique / My American Uncle / Amerikalı Amcam filmi, Resnais'nin filmlerinde hep değindiği bellek sorunsalına uygun bir filmi olmuş. Filminde anlatmak istediklerinin bilimsel dayanaklarını, filminde yer alan üç ana karakterin öyküleri bireysel yürürken veya birbirleriyle kesişerek sürerken bir Davranışbilimi Profesörünün insan davranışları, insan beyni ve belleği üzerine sunduğu teorileriyle açıklamaya çalışıyor. Bir yanda bilimsel teoriler, bir yanda kurgusal hayatlar birbirine karışırken, Resnais yarattığı film karakterlerinin sevdiği sinema oyuncularının ( Jean Gabin, Danielle Darrieux ve Jean Marais) filmlerinden karelerle de filmindeki geçişleri süslüyor.
Filmin adını aldığı Amerikalı Amcaya gelince, her üç karakterin birer cümleyle değindiği ütopik amca elbette filmde hiç bir zaman ortaya çıkmıyor!

Kafanız karışacak, zaman zaman kaybolacaksınız ama yine de izlemekten keyif alacağınız güzel bir deneysel film Mon oncle d'Amérique / My American Uncle / Amerikalı Amcam. İyi ki Fransız Yeni Dalgacılar filmleri, kitapları çok sevmişler, üretmişler ve filmseverlere bir dolu eser bırakmışlar, bırakıyorlar ve bırakacaklar.

22 Ağustos 2014 Cuma

Le signe du lion

1959’da neredeyse 40 yaşında olan Éric Rohmer ilk uzun metrajlı filmini çeker. “Yeni Dalga”’nın ilk filmlerinden olan Le signe du lion / Sign of the Lion / Aslan Burcu filminin çekimleri sadece bir haftalık bir sürede tamamlanır. Ancak ticari başarısızlığa uğrayan film gösterime 1962 yılında girer ve Rohmer’in bundan sonra 8 sene boyunca film çekmemesine sebep olur. Claude Chabrol’un yapımcılığını üstlendiği, Jean-Luc Godard’ın hoş bir cameo ile yer aldığı Le signe du lion / Sign of the Lion / Aslan Burcu, “Yeni Dalga” üyelerinin ciddi destek verdiği bir film olarak Dünya’nın en güzel kentlerinden birinde oldukça sinir bozucu bir öyküyü anlatmakta.
22 Haziran’da başlayıp 22 Ağustos’ta sonlanan filmde, Paris’te yaşayan Amerikalı bohem Pierre Wesselrin’in hayatından belirli kesitleri izleriz. Siyah-beyaz gerçekçi bir Paris’in neredeyse tümünde dolaştırır Rohmer izleyicisini…
2 Ağustos 1959'da 40 yaşına girecek olan ve en asil burç olarak değerlendirdiği, kazananların burcu aslan burcu olduğu için gurur duyan Pierre, bir gün bir telgrafla zengin halasından kendisine ve kuzenine miras kaldığını öğrenir. Parisli arkadaşlarından borç alarak muhteşem bir parti düzenler, nasılsa halasından gelen paralarla hepsini ödeyecektir. Ancak işler umduğu gibi gitmez, mirasın tamamının diğer kuzenine bırakıldığını öğrenir Pierre ve 5 parasız, arkadaşsız Paris sokaklarında yapayalnız kalır, nehir kıyısında yatar kalkar, pazar artıklarından, yere atılmış döküntülerden yiyecek bulmaya çalışır.
Sokakların prensi bir evsizle yolu kesişir ve Saint Germain cafelerinde küçük oyunlarla üç beş kuruş kazanmaya çalışırlar. Yine böyle bir uğraşı içindelerken kendisini tanıyan bir arkadaşı Pierre’e noterden gelen bir mektubu uzatır ve mirasın bırakıldığı kuzeninin bir kazada vefat ettiğinden mirasın artık tek sahibinin kendisi olduğunu öğrenir Pierre. "Deus ex machina !" Bir mucize gerçekleşmiş ve kötü günler bitmiştir!
Éric Rohmer’in bir Éric Rohmer filmiymiş gibi durmayan Le signe du lion / Sign of the Lion / Aslan Burcu filminde Jean-Luc Godard şahane bir cameo’ya imza atar ve filmdeki partide her zamanki vurdumduymazlığıyla Bartok plağını dinler !


Éric Rohmer ile ilgili diğer izlenimler için lütfen tıklayınız:
Éric Rohmer’den Ahlak Üzerine Altı Hikaye
Contes des Quatre Saisons / Dört Mevsim Öyküleri
La boulangère de Monceau

20 Aralık 2013 Cuma

Week End \ Le weekend \ Week-End

Sinema tarihinin en özgün yönetmenlerinden biri olan Jean-Luc Godard (JLG)’un yazıp, yönettiği, 1967 yapımı “evrende başıboş dolanan” Week End / Weekend / Haftasonu filmi, aynı yıl çektiği La Chinoise / Çinli Kız filmiyle beraber politik filmlerinin ilklerindendir. Jean-Luc Godard’ın IMDb’deki film listesine göre, Week End / Weekend / Haftasonu filmi sıralamada La Chinoise / Çinli Kız filminden sonra görünüyor fakat gösterim tarihine göre Week End / Weekend / Haftasonu önceliği çekiyor.
Godard’ın Film socialisme / Sosyalizm filmiyle ilgili izlenimlerimde “Filmlerini izlemek zor Godard'ın lakin tarzını seviyorum. Sosyalizm filmini izledikten sonra iki kez vurgulayarak yineliyorum; filmlerini izlemek hakikaten zor Godard’ın lakin tarzını sevmekten hiç vazgeçmeyeceğim ! " diye söylemişim. Week End / Weekend / Haftasonu filmiyle de bu durumu üç kez vurgulayarak anladığımı söylemek istiyorum ! :)
Fransız burjuvasına doğrudan bir saldırı Week End / Weekend / Haftasonu, Godard’ın sivri diliyle bezeli müthiş bir yol filmi… İzleyince, 1967’den günümüze dek pek bir değişiklik olmadığını da gayet açık algılıyorsunuz. Bütün hafta muhtemelen sevmediğin, istemediğin işinde çalış, haftasonu gelince uzaklaşmak için yollara düş ve trafik teröründen nasibini al!
Akıllara zarar Week End / Weekend / Haftasonu filminde bazen salt adlarıyla da olsa pek çok filme gönderme yapmış jean-Luc Godard. Benim ayırt edebildiğim filmleri hemen sıralıyorum. Luis Buñuel’in gerçeküstücülüğün doruklarındaki El Ángel exterminador / Yokedici Melek , François Truffaut'un pek sevdiğim Jules et Jim / Jules ve Jim, Sergei M. Eisenstein’in başyapıtı Bronenosets Potemkin / Battleship Potemkin / Potemkin Zırhlısı ve Mauritz Stiller’in 1924 yapımı Gösta Berling saga / Gösta Berling Destanı filmleri.

18 Temmuz 2013 Perşembe

Dans Paris

Fransız Yeni Dalga akımının çağdaş temsilcisi kabul edilen Christophe Honoré’nin yazıp yönettiği, 2005 kışının Paris’inde toplam 31 günde çekimlerini tamamladığı ve Yeni Dalga’ya bir saygı duruşu olarak nitelendirilen "Dans Paris / Inside Paris / Paris’te" filmi, çok fazla beklentim olmaksızın izleyip DVD raflarımıza kaldıracağım bir filmken, öncelikle oyuncuları, sonrasında içinden geçirdiği Moskva slezam ne verit / Moscow Does Not Believe in Tears / Moskova Gözyaşlarına İnanmıyor repliği ve elbette farklı Paris görüntüleriyle kalbimin bir köşesine usulca yerleşiyor. Oyuncular demişken, Romain Duris’i ilk olarak “Ben yol filmleri yaparım çünkü yollar memleketimdir.” diyen Tony Gatlif’in Gadjo Dilo / Crazy Stranger / Çılgın Yabancı filminde izlediğimi, Louis Garrel’i ise Bernardo Bertolucci'nin sinema tarihinin pek çok klasikleşmiş yapıtına göndermelerle dolu olan Dreamers / Düşler-Tutkular-Suçlar filminde ilk kez gördüğümü ve bu filmlerden beri pek çok filmleriyle oyuncuları takip ettiğimi belirteyim.
İki erkek kardeşi oynayan Romain Duris (sevgilisinden ayrılarak baba evine dönen depresif ağabey Paul’ü canlandırıyor) ile Louis Garrel (asi tavırlı, umursamaz, kadınlar arasında uçuşan küçük kardeş rolünde)’in bir tam gün ve gecede geçen öykülerini bize adeta röntgenlendiren yönetmene, bir izleyici olarak keyifle yaptığımı söyleyebilirim bu işi. (Jonathan daha filmin en başından bizlere ‘sana söylüyorum ey sevgili izleyici!’ deyip, Christophe Honoré’nin filmine bir güzel davet ediyor !)

Dans Paris / Inside Paris / Paris’te filminin bir sahnesinde Louis Garrel’i birdenbire Gus Van Sant’in Last days / Son Günler film afişi ile David Cronenberg’in A History of Violonce / Şiddetin Traihçesi film afişi önünden geçerken görmek ayrıca keyif veriyor!

Son notum filmin soundtrack’iyle ilintili olacak noktalarken güncemi. Christophe Honoré’yle ilk olarak 2002 yılında 17 fois Cécile Cassard / Seventeen Times Cecile Cassard / 17 Kez Cécile Cassard filminde birlikte çalışmaya başlayan ve Dans Paris / Inside Paris / Paris’te filminden sonra da pek çok filminin müziklerini yapan Alex Beaupain’in “Avanat la haine / Nefretten Önce” şarkısı gerçekten pek anlamlı ve Romain Duris ile filmde sevgilisini oynayan Joana Preiss pek de güzel yorumlamışlar şarkıyı. Bu arada, Romain Duris’in Kim Wilde’ın “Cambodia” şarkısı çalarken mırıltılarıyla eşlik ettiği sahnenin filmin en hoş sahnelerinden biri olduğunu da ekleyeyim girdimin sonuna...

14 Mart 2013 Perşembe

La cérémonie

Fransız “Yeni Dalga”’sının kimselere benzemeyen ayrıksı yönetmeni Claude Chabrol’ın birbirinden ilginç filmlerindeki vazgeçilmez oyuncularından biri de sevdiğim ayrıksı oyuncu Isabelle Huppert’tir.
Belleğim beni yanıltmıyorsa birlikte çalıştıkları flmler sırasıyla Violette Nozière (1978), Une affaire de femmes (1988), Madame Bovary (1991), La cérémonie (1995), Rien ne va plus (1997), Merci pour le chocolat (2000) ve L'ivresse du pouvoir (2006) filmleridir. Geçtiğimiz akşam, şuradan öğrendiğim üzere Claude Chabrol’un “son Marksist film” olarak tanımladığı 1995 yapımı La cérémonie / Seremoni filmini izledik. İzledikçe daha önce izlemiş olduğumun ayırdına vardığım ve bir türlü ne zaman ve nerede izlediğimi anımsayamadığım La cérémonie filmi, bir film unutkanı olduğumu da kanıtlamış oldu!!!
Ruth Rendell’in ‘A Judgement In Stone’ adlı romanından Claude Chabrol ve Caroline Eliacheff'in senaryolaştırdığı filmde, Fransız burjuva ailesinin başına gelenler izleyiciyi ciddi şoka uğratıyor.
Burjuva ailenin şehir dışındaki evlerinde hizmetçi olarak çalışmaya başlayan sessiz sakin Sophie (Sandrine Bonnaire), postahanede çalışan Jeanne (Isabelle Huppert) ile tanışır, arkadaş olur.
Jeanne’ın kimseyi takmayan fütursuz tavırları Sophie’yi de etkisi altına alınca vurucu bir avam tabaka burjuvaziye karşı savaşı izleriz. Jeanne ve Sophie’nin zengin üst sınıfa, rafine zevklere, kültüre (bence sebepsiz bir şekilde) öfkesi dışa vurunca vahim sonuçlara ulaşılır ama herşey -izleyenler ne demek istediğimi anlayacaklar- "ilahi adalet" ile sonuçlanır.
Hizmetçi Sophie’nin (“bilgelik” demektir Sophie bu arada) okuma yazma bilmiyor oluşu, kültürsüzlüğünü hipnotize olmuş gibi salt televizyon seyrederek örtmeye çalışması ayrı bir tezatlıktı filmde. Üstelik odasındaki televizyonun kanallarında dolaşırken birdenbire karşısında TRT Int Avrasya kanalını buluverir.
Hangisi olduğunu çıkaramadığım bir film oynamaktadır kanalımızda ve Sophie adeta filmin içine girmişçesine takılı kalır TV ekranına. Böylelikle Claude Chabrol’ün La cérémonie filmini, hem “İçinden Türk Motifleri Geçen Filmler” kategorime, hem de iki ana karakterin TV ekranında izledikleri Les noces rouges / Wedding in Blood /Kanlı Aşıklar filmiyle “İçinden Filmler Geçen Filmler” kategorime yerleştiriyorum. Hemen belirteyim, elbette Sophie için "TRT Int Avrasya’daki filme rast geldi ve herşey bu noktadan sonra kontrolden çıktı" esprisini de yapmadan duramadık!!!

19 Aralık 2012 Çarşamba

Sauve qui peut (la vie)

Birbiri ardına üç aşk filmi girdisinden sonra hayatın gerçeklerine, sinema tarihinin en özgün yönetmenlerinden biri olan Jean-Luc Godard (JLG)’la dönmek gerek!:)
1980 yapımı Sauve qui peut (la vie) filmi İngiltere’de Slow Motion, Amerika’da Every Man for Himself adlarıyla tanınıyor. Ülkemizde bilinen adı ise Herkes Başının Çaresine Baksın ve bu filmi izlemekten kaçınsın!!!
Şaka şaka, elbette Jean-Luc Godard’ın kendisini Paul Godard olarak ana karakterlerden birine yansıttığı bu filmi kaçırmayın ve Godard’ın neden film çektiğine dair itiraflarını bizzat duyun! 1970 itibariyle, arada Tout Va Bien? ve bir-iki film dışında uzun bir süre video çekimleri, dökümanterler ile ilgilenen Godard, 1979’da yeniden sinema filmlerine dönerek çektiği bu filminde sanırım ilk dokundurmayı kendisini Paul Godard karakteri olarak bu filme yerleştirerek yapmış.
“Habil ve Kabil” ya da “Sinema ve Video”. Kabil, Habil’i öldürmüştür, video da sinemayı mı acaba?!!! Bu duruma bu filmiyle son vermek istemiş sanırım Godard. Filmi izlerken ayarlarınızla oynamayın ve görüntünün bozulduğunu sanmayın, hakikaten zaman zaman bazı kareler ağır çekim olmuş filmde.
Sauve qui peut (la vie) filminde üç ana karakter var. Televizyon programları yapımcısı Paul Godard, Paul’ün ayrılmakta olduğu sevgilisi Denise ve bir ara birlikte olduğu fahişe Isabelle. Filminin tamamını İsviçre’de çekmiş Godard. Adı geçen Nyon kasabası II. Dünya Savaşı süresince eğitimine devam ettiği ve 18 yaşında ayrıldığı kasabaymış. Filmi izlerken, ‘68 ruhunun öldüğü bir Dünya’da pes etmiş bir Godard filmi diye düşünmeden edemedim. Yine kafası karışık bir Godard var ama vermek istediği mesajları yolluyor özenle yerleştirdiği görüntü kareleri ve konuşmalarla. Ana karakterlerden fahişe Isabelle’in (rahatsız edici rollerin rahatlıkla üstesinden gelen çok genç Isabelle Huppert var bu rolde) yeni kiraladığı evinin duvarındaki Coca-Cola içen Çinli çocuk fotoğrafına değinmek istiyorum.
Müşterisine, fotoğrafı kastederek “Benden önce buradaydı, “Cola”yı sevdiğim için atmadım.” diyor. Godard severler görüşlerinin bilincinde olarak La Chinoise filmini anımsayacaklardır. Eh tabii, çok sular akmıştır 60’lı yılların sonundan 1980’lere dek ve artık Çinliler de kapitalizmin en büyük içeceğini tercih eder olmuştur. Castro da nasibini alıyor Godard’dan “Castro ayakta kalıyor, çünkü Amerika ile Rusya onu ortada tutuyor." dokundurmasıyla. Bir müthiş dokundurma da fahişe Isabelle’in iş bağlayıcısıyla olan diyalogta geliyor; “Kimse bağımsız değildir.” diyor kendisinden bağımsız çalışmaya meyilli fahişesi Isabelle’e ve ekliyor “Sadece bankalar bağımsızdır ama bankalar katildir.” Katil olmadığını da bütün parasını değil sadece yarısını istediğini söyleyerek altını çiziyor. Oysa katil bankalar iliklerine kadar sömürüyorlar bireyleri !
Sauve qui peut (la vie) filmi içinden geçen İstanbul sözcüğüyle “İçinden Türk Motifleri Geçen Filmler” kategorime de yerleşiyor. Filmdeki Godard karakteri kızının yazdığı kompozisyonu okurken duyuyoruz İstanbul'u. “"Son 200 yılda, karatavuklar ormanları terk edip, kent kuşları haline geldiler. Önce 18. yüzyılda İngiltere'de, sonra Paris'te ve Ruhr'da. 19. yüzyıl boyunca, Avrupa'daki tüm kentleri istila ettiler. 1900'lerde Viyana'ya ve Prag'a yerleştiler. Sonra Budapeşte, Belgrad ve İstanbul'a yönelerek doğuya gittiler.” Godard bu kompozisyon vesilesiyle, karatavukların Dünya'yı işgalinin, asıl tepki gösterilmesi gereken pek çok olaydan daha çok Dünya'nın umurunda olduğunu söylerken çok da haksız değil aslında.

“Ay’dan İzlenimler”’e konuk olmuş diğer Jean-Luc Godard filmleri için başlıklara tıklayabilirsiniz:
Fikirler Bizi Ayırır, Hayaller Birleştirir!
Tout Va Bien?
Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution
Şu küçük kırmızı kitap var ya
Kare kare aklımda!
“Ro.Go.Pa.G.”
Yeni tekniklere meraklı Jean-Luc Godard’ın halihazırda çekmekte olduğu üç boyutlu Adieu au langage filmini sabırsızlıkla beklediğimi belirterek bitiriyorum bugünkü notlarımı.

16 Ekim 2012 Salı

La maman et la putain

Sevgili(m) kocam, Cumartesi günü “ bu akşam Can Öztaş’ın filmini izleyeceğiz” dediğinde şaşırdım önce, yeni bir Türk yönetmenin filmini mi izleyeceğiz diye… Sonra hemen ayırdına vardım muzip bir söyleyiş oyunu yaptığını ve aslında Jean Eustache’ın başyapıtı La maman et la putain / The Mother and the Whore / Anne ve Fahişe filmini izleyeceğimizi algıladım.
Sinema dergilerinin duayeni ve en vazgeçilmezi Cahiers du Cinéma’ya göre Fransız sinemasının tek gerçek “Mayıs ‘68” filmi olan, Jean Eustache’ın yazıp yönettiği La maman et la putain, Cumartesi akşamımızı taçlandırdı diyebilirim.
Görünürde bir aşk üçgeni öyküsünü anlatır görünen La maman et la putain filmi salt diyaloglara dayalı bir film. 215 dakika boyunca, 20'li yaşlarındaki işsiz, güçsüz, parasız, pek bilmiş, kafası karışık entellektüel Alexandre (Jean-Pierre Léaud tek kelimeyle döktürüyor rolünü), Alexandre’ın parasal açıdan bağımlı olduğu, evinde yaşadığı, küçük bir butik işleten 30lu yaşlarındaki Marie (Bernadette Lafont canlandırıyor) ve Alexandre’ın Saint-Germain-des-Près’nin 'Varoluşçu' kafelerinden Les Deux Magot’da görüp tanıştığı (asıldığı demek daha doğru olacak) Veronika (Françoise Lebrun çok güzel oynamış cinsel açıdan kimseyi takmayan kadını)’nın sürekli “bıdı..bıdı ..bıdı..” ama yer yer felsefi konuşmalarını izliyorsunuz. Bu diyaloglar üzerinden de satır aralarında Mayıs ‘68’yi yaşayıp, daha henüz 4 yıl geçmişken ideallerini kaybetmiş Alexandre’ın özünde ’68 kuşağının hayal kırıklıklarına bir bakış atıyorsunuz.
Alexandre haksız değil , “Dünyadaki her şey bana karşı duruyor olmalı. Kültürel bir devrim oldu, 68 Mayısı… Rolling Stones, Black Panthers, Filistinliler, Yeraltı ve ve birkaç yıl içinde ortada hiçbir şey yok!” derken. Umarsızlık her yerde ve her şekilde karşına çıkıyor farkında olanların bile… Sonra Alexandre’ın şu sözleriyle irkilip kendinize geliyorsunuz; “68 Mayıs’ında bir gün kafe tıklım tıklımdı ve herkes ağlıyordu. Bütün kafe ağlıyordu. Çok güzeldi… Çünkü göz yaşartıcı bomba atılmıştı. Hergün oraya gitmesem bunların hiç birini göremezdim. Ama orada, o anda gözlerimin gördüğünün ötesinde, gerçeklikte bir yarık açıldı.”
Şuradan okuduğum üzere, Jean Eustache’ı tanıyanlar bu filmin aslında kendisi ile o dönemde sevgilisi olan ve başrollerden birini oynayan Françoise Lebrun’un (Buğulu bakışlı, kendi cinsel devrimini sakınmasız yaşayan Veronika rolü) ilişkisinden izler taşıdığını söylemişler. Bu durumda sinefillerin belleğine kazınan kafası karışık, bilgiç entellektüel Alexandre yönetmenden ciddi yansımalar taşıyor bir bakıma.
Rolünün üstesinden hakkıyla gelmiş Jean-Pierre Léaud ve Jean Eustache’ın belirttiği “Alexandre rolünü Jean-Pierre Léaud için yazdım” öngörüsünü fazlasıyla doğrulamış. 1981’de geçirdiği araba kazasında kısmi olarak hareketsiz kalan ve 1982’de hayatına kendi elleriyle son veren sevgili Jean Eustache’ı 1972’de çektiği La maman et la putain filmi, alıp sinema tarihinde en tepelere yerleştirmiş. Filmden sonra pek çok makale okudum yönetmen hakkında ve Luc Moullet’nin Jean Eustache için yakıştırdığı başlığı pek sevdim. “Jean Eustache: Blue Collar Dandy” ya da benim öngördüğüm çevirimle “ Mavi Yakalı Başkaldıran”. Hemen belirteyim; ‘Dandy’ sözcüğüne “Başkaldıran” yakıştırmam kesinlikle Jean Eustache’ın ayrıksı kişiliğinden kaynaklanıyor ve O’nun bu halinin tüm filmlerine yansımış olmasından.
La maman et la putain filmi “İçinden Filmler Geçen Filmler” kategorime de yerleşiyor elbette gönderme yaptığı filmlerle… En çok aklımda kalan sahnelerden birinde, Alexandre iki kolunu açıp, yatak örtüsünü tutarak kendini yatağın üzerine bırakıverirken şöyle söylüyor “Bir filmde görmüştüm. Filmler sana nasıl yaşayacağını, nasıl yatak yapacağını öğretir.” Gönderme yaptığı film, Yeni Dalga akımının karmaşık yönetmeni Jean-Luc Godard’ın “Une femme est une femme” filmidir.
La maman et la putain filminin içinden Varoluşçuların sıklıkla gittiği kafeler dışında ünlü Varoluşçu Jean-Paul Sartre da geçiyor. Veronika, Alexandre ve Alexandre’ın bir arkadaşı, bir kafede otururken “ayyaş” diye nitelendirdikleri Sartre’ın da orada olduğunu öğreniyoruz. Bu sahne sonrasında acaba “İçinden Düşünürler Geçen Filmler” diye yeni bir kategori mi açsam diye düşünmedim değil :-)!

Defalarca izlenmesi gereken, sinefillerin arşivlerinin köşetaşı olan bir film La maman et la putain. Bu arada, Jean Eustache’ın filminin Yeni Dalga’nın çok ötesinde olduğunu da belirterek, yönetmenin filminin içinden tek bir sahneyle geçtiğini de söyleyip noktalıyorum bugünkü günce notlarımı. Meraklısı ilgili sahneyi arayıp bulsun !

6 Eylül 2011 Salı

“Fikirler bizi ayırır, hayaller birleştirir !”

Jean-Luc GodardJean-Luc Godard’ın 2010 yapımı Film socialisme / Sosyalizm filmini sonunda izleyebildim. Woody Allen'e öykünerek [hemen anımsatayım pek klişe yorumunu Woody Allen’in :"Hızlı okuma kurslarına katıldıktan sonra yirmi dakikada Savaş ve Barış'ı okudum: Kitap Rusya'da geçiyordu !"] hemen 'film gemide geçiyordu' cümlesiyle bu girdiye nokta koyabilirim aslında ! :-) Ancak, şu cümlenin üzerine tıklayarak göreceğiniz üzere; “filmlerini izlemek zor Godard'ın lakin tarzını seviyorum.” Bu filmini izledikten sonra iki kez vurgulayarak yineliyorum; filmlerini izlemek hakikaten zor Godard’ın lakin tarzını sevmekten hiç vazgeçmeyeceğim !Akdeniz'de süzülen gemi...Altı ana limanda üç bölümlü bir senfoni izletiyor Godard bizlere Film Socialisme ile. Senfonin bölümleri şu şekilde; Des Choses comme ca (Such Things / Gibi Şeyler), Notre Europe (Our Europe / Avrupamız) ve Nos Humanites (Our Humanities / Beşeriyetimiz). Altı ana liman ise şunlar; Egypt / Mısır, Palestine / Filistin, Odessa / Odesa, Hellas / Yunanistan, Naples / Napoli ve Barcelona / Barselona. Tüm kapitalist sömürünün dorukta olduğu dev bir yolcu gemisi (cruise) içerisine tatil maksadıyla sıkışmış farklı ırk, dil, din ve cinsiyetteki insanlarla Akdeniz’de yavaş yavaş süzülürüz önce. Sonra bir benzin istasyonu işleten Fransız ailenin Fransız çocuklarının Fransız Devrimi’nin temelleri ile ilgili (liberté, égalité, fraternité /
özgürlük, eşitlik, kardeşlik) anne babalarını sorgulamalarında kayboluruz ! Çoklu konuşmalar, diyaloglar, fikirler uçuşup kaçışırken kulaklarınız, beyniniz, özellikle yolcu gemisinde cep telefonu çekimlerinden yansıtılmış kayıtlarla, sık sık yapılan kesintilerle gözleriniz öylesine yoruluyor ki filmi izlerken işte diyorsunuz tam Godard filmi ! Godard’ın yorumuyla hayli ironik biçimde “YORUMSUZ” notuyla noktalanırken Sosyalizmin Filmi, en son “hemen yarın akşam tekrar izleyelim” dediğimi hatırlıyorum kızıma ve sevgili(m) kocama. Her ikisinin de bakışlarının nasıl olduğunu yazmama gerek yok sanırım !YorumsuzBu arada bilirsiniz, sessiz sinema döneminde filmler ara başlıklarla bölümlendirilirdi, Godard da filmini ara başlıklarla sınıflandırmış, hatta filmin ilerleyen dakikalarında başlıkları üstüste bindirerek filmi kadar hoş karmaşayı başlıklarında da yaratmış. Avrupa uygarlığı (daha karamsar olayım tüm uygarlık diye genelleyerek) adım adım çöküyorken en kilit sorulardan birini yani “Quo Vadis Europe? / Nereye gidiyorsun Avrupa ?" sorusunu gözümüze sokmuş, geminin geçeceği limanların adlarında da (Mısır, Filistin, Odesa, Yunanistan, Napoli ve Barcelona) tam dozunda vuruşlar yapmış. Örneğin Hellas yani Yunanistan ya da Godard’ın yazdığı gibi “Hell As” yani “Cehennem Gibi”. (Bakın bakalım Yunanistan’ın bugünkü ekonomik koşullarına, cehennem gibi değil mi yaşadıkları?) Bu arada, Filistin için ekrana çıkan “Access Denied / Giriş Yasak” uyarısı da oldukça manidar değildir de nedir?
Film Socialisme, belleğime “içinden filmler geçen filmler” ile "içinden Türk motifleri geçen filmler" kategorilerimle de yerleşecek bir film. Fethedenin, gezenin, görenin, yaşayanın aklının kaldığı mutluluk kapısı olan kentimiz, "İstanbul Doğu’da mı Batı’da mı ?" sorusuyla arz-ı endam ediyor filmde... Godard bu keskin soruyu ne güzel yerleştirmiş filmine. Ucu açık olarak tüm göndermeleri yapabilirsiniz belleğinizde ! Pek çok filmden alıntı görüntüler kullanmış Godard. En vurucu olanın Odesa bölümündeki Sergei M. Eisenstein’in 1925 yapımı şahaseri Bronenosets Potyomkin / Battleship Potemkin /Potemkin Zırhlısı’nın görüntüleri olduğunu belirterek sonlandırıyorum bu film üzerine notlarımı.
Filmin aforizmasına yani “Fikirler bizi ayırır, hayaller birleştirir !” cümlesine gelince acaba Godard "ancak rüyalarda mı buluşuruz ?" demek istemiş demek istemiyorum. Kim ne derse desin rüyalar, hayaller önemlidir ve takip edilmesi gerekir !
Yeni dalga akımının karmaşık yönetmeni Jean-Luc Godard’ın bazı filmleri üzerine diğer notlarım için aşağıdaki başlıklara tıklayabilirsiniz:
Şu küçük kırmızı kitap var ya…
Tout Va Bien ?
Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution
Ro.Go.Pa.G.