Quentin Dupieux'nün filmleriyle yeni tanışıp, peşisıra üç filmini izledik. İzledik derken, düşlerle gerçeklik arasında kaybolduk desek daha doğru olacak. Yönetmenin 2010 yapımı Rubber / Lastik, 2012 yapımı Wrong / Yanlış ve 2014 yapımı Réalité / Reality / Gerçeklik filmleri tuhaf duygularla izlenip daha da tuhaflaşarak bitirilen filmler. Film izlemek gözleri açık rüya görmekse, Quentin Dupieux'nün filmleri bunu fazlasıyla başarıyor. Üstelik tuhaflıklar silsilesiyle izleyicisini şaşırtıp bırakıyor Dupieux.
Sahne adı Mr. Oizo olan Quentin Dupieux 1974 Paris doğumlu. Kült yönetmen olarak hızla sinema kariyerinde ilerleyen Quentin Dupieux, 10 parmağında 10 marifet olan yönetmenlerden. Elektronik müzisyen, besteci, güfteci, DJ, yapımcı ve yönetmen olarak 17 yaşından beri üretiyor. 1999 yılında Levi's reklamlarında kullanılan "Flat Beat" şarkısıyla büyük çıkış yapan Dupieux, kendi deyimiyle eğlenceli olmaya çalıştığını söylüyor hem müzikleri hem de filmleriyle! Şarkının büyüleyici güzellikteki kuklası "Flat Eric"'in kafa sallayışına dikkat! :)
Quentin Dupieux'nün 2010 yapımı Rubber / Lastik filminde, Robert adındaki cansız lastikle tanışıyoruz. Kumların altında çöllük alandaki bu gerçeküstü lastik Robert, silkinip canlanıp, telepatik güçlerini keşfedince yollara düşüyor ve yolda karşılaştığı güzel bir kadına saplantılı bir şekilde tutuluyor.
Katil Lastik filminden sonra, 2012 yılında yine gerçeküstü ögelerle bezeli Wrong / Yanlış filmini tamamlar Quentin Dupieux. Hangi ay olduğu belli olmayan bir ayın 19'unda sabah saat 07:60'ı gösterdiğinde (yani sabah sekizde) başlar film ve uyandığında köpeğini bulamayan Dolph Springer'ın başına gelenlerle etrafındakilerin başına getirdiklerini izleriz bu filmde. Elbette şaşırmaya devam ederek! Bu arada hemen belirtmek istiyorum, Dolph Springer rolündeki Jack Plotnick muhteşem filmde.
Gelelim Quentin Dupieux'nün en son tamamladığı 2014 yapımı Réalité / Reality / Gerçeklik filmine. Düş içinde düş gördürten, gerçeklikle düşlerin tamamen birbirine karıştığı ve ironik bir şekilde adı Réalité olan Dupieux'nün bu filminin içinde Reality adında küçük bir kız var. Bir yandan Reality'nin başına gelenlerle O'nun etrafındakilerin (kadın giysileriyle rüyasında dolaştığını sanan ama gerçekte de dolaştığı Reality tarafından görülen okul müdürü gibi) başına gelenleri izlerken bir yandan da yönetmen olmak isteyen bir kameramanın çekmek istediği "Waves / Dalgalar" filmine odaklanıyoruz. Televizyonların yaydığı dalgalarla insanların parçalanacağı konulu filmi için görüşme yapan kameramana filmi için para yatıracak olan yapımcı der ki; "Oscar'lık en iyi çığlığı bul ve filmini tamamla!" En güzel çığlığın peşinde elinde kayıt cihazıyla dolaşan kameraman tesadüfen gittiği sinemada henüz taslak halindeki filminin oynadığını görüverir ve işler giderek karmaşıklaşır! Doğrusu, Quentin Dupieux çok güzel dalga geçmiş sinema dünyasıyla, yapımcısından çekim aşamalarına dek pek güzel eğlenmiş her şeyle ve eğlendirmiş!
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Eylül 2015 Çarşamba
Düşler, Kabuslar ve Gerçeklik!
Quentin Dupieux'nün Filmleri
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
MÜZİK,
SİNEMA
17 Ağustos 2015 Pazartesi
Céline et Julie vont en bateau:
Phantom Ladies Over Paris
Céline et Julie vont en bateau: Phantom Ladies Over Paris /
Celine and Julie Go Boating /
Celine Ve Julie'nin Sandal Sefası
Jacques Rivette / 1974
İzdüşüm(ler)
FRANSIZ YENİ DALGA,
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
SİNEMA
9 Haziran 2015 Salı
Den-en ni shisu
Shûji Terayama'nın yazıp yönettiği, 1974 yapımı Den-en ni shisu / Pastoral: To Die in the Country / Pastoral: Kırsalda Ölmek adlı otobiyografik filmi gerçeküstü bir şölen... Yönetmenin çocukluğunun ve yetişkinliğinin satranç oynadığı sahne, izlemekten en çok keyif aldığım bölüm oluyor...
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
SİNEMA
25 Şubat 2015 Çarşamba
Kaos
Taviani Kardeşler'in (Paolo ve Vittorio Taviani), İtalyan yazar Luigi Pirandello'nun öykülerinden serbest olarak uyarladıkları, 19. yüzyıl Sicilya'sından kesitler veren 1984 yapımı Kaos filmi, 188 dakika sürüyor. Luigi Pirandello'nun dört öyküsünün açılışı "Kuzgun" diye adlandırabileceğim bir prologla (öndeyiş) başlıyor ve “Epilog: Colloquio con la Madre / Bitiş: Annemle Sohbet” adlı kapanış bölümüyle sona eriyor. Dört öykünün sırasıyla adları şöyle: “Altro Figlio / Diğer Oğul”, “Mal di Luna / Ay Çarpması”, “La Giara / Küp” ve “Requiem / Ağıt”.
Çok fazla "spoiler" vermemeye çalışarak, filmdeki öykülere geçmeden "Kaos" adının nereden geldiğini Luigi Pirandello'nun sözleriyle aktarayım önce."Ben Kaos'un çocuğuyum.
Lafın gelişi değil, gerçek anlamda, çünkü, Agrigento halkının "Càvusu" diye adlandırdığı ormanın yakınında, kendimize ait olan toprakta doğdum.
'Càvusu' kelimesi, Eski Yunanca kaynaklı bir kelime olan 'Kaos' un diyalektik yozlaşması sonucu oluşmuştur."
Filmin açılışında, köylülerin kuluçkaya yatmış bir kuzgunu yakalayıp yumurtalarını parçalamalarını izliyoruz. Hemen ardından da boynuna çan takıp gökyüzüne bırakıyorlar kuzgunu. İnsanoğlunun egemenlik kurabildiğini, gücünün yettiğini acımasızca ezmesini gösteren bu girizgahta, kuzgun havada adanın farklı yönlerine doğru uçarken, jenerik yazılarıyla birlikte öyküler de başlıyor.
“Altro Figlio / Diğer Oğul” öyküsünde, Amerika'ya göç etmiş iki oğlundan haber bekleyen ama bu arada üçüncü yani diğer oğlunu görmezden gelen bir annenin hüzünlü öyküsü var. Öykü ilerledikçe görmezden gelinen diğer oğulla ilgili gerçeği de öğreniyoruz. “Mal di Luna / Ay Çarpması” öyküsünde, yeni evli köylü kızının kocasının dolunayda delirmesini izliyoruz. Köylü kız aslında kuzenine tutkun ama kuzeni fakir olduğu için annesi O'nu başkasıyla evlendirmiş. Damat ilk dolunayda kızı fazlasıyla korkutunca, annesinin evine dönüyor kız ama damat çözüm olarak her ay dolunay gecesinde kızın annesinin evlerine gelmesini öneriyor. Bundan sonraki ilk dolunayda annesiyle birlikte kuzenini de çağırıyor fırsatçı yeni gelin. Elbette amacı kocası evin dışında kurtadama dönüşürken kuzeniyle sevişebilmek. Dolunay görünüyor gibi olsa da bulutun ardında kalınca, kızın hesapladığı gibi gitmiyor planları. Kuzeni vicdanıyla yüzleşirken, damat, gelin ve kuzen arasında çözümsüz olarak sonlanıyor öykü ve tekrardan kuzgunun kanatlarının çırptığı yöne doğru uçuyoruz üçüncü öykü için. “La Giara / Küp” öyküsünde zengin toprak ağasının yaptırtığı dev küp sebepsiz kırılıverince, küpü onarması için çağırtılan ustanın başından geçenler var. Usta tamir etmesine tamir ediyor küpü ama küpün içinde de sıkışıp kalıyor. Akıllı toprak ağası, ustanın küp kırılmadan küpün içinden çıkamayacağını anlayınca tazminat isterim diye tutturuyor. Usta, toprak ağasından uyanık çıkıyor ve çiftlikteki çalışanları da yanına çekerek toprak ağasını alt ediyor. Sonuçta, yeniden kırılan küpüyle başbaşa kalan hırslı toprak ağası oluyor. Dördüncü öykü “Requiem / Ağıt”, köylerinde ölülerini gömecek yer bulamayan köylüleri anlatıyor. Topraklarının sahibi zengin baron köylülere ölülerini gömecek toprak vermeyince çareyi direnmekte buluyor köylüler. “Epilog: Colloquio con la Madre / Bitiş: Annemle Sohbet” bölümü, yazar Luigi Pirandello'nun yıllar sonra çocukluğunun geçtiği evine dönüşü ve annesiyle hayalindeki konuşmalara dayanıyor. Annesinin kendi çocukluğunda Malta'ya yaptığı seyahati belleğinde yeniden canlandırıyor Pirandello ve hep yazmak istediği ama sözcüklere dökemediği bu öykü ile ilgili annesiyle konuşuyor. Luigi Pirandello'nun annesine duyduğu özlem, hayalinde gerçekleştirdiği sürreal sohbetle bir nebze hafiflerken, aklıma Nazım Hikmet’in “Saman sarısı” şiirindeki şu vurucu dizeler düşüyor;
“… iki şey var ancak ölümle unutulur
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü…”
86 yaşındaki Paolo Taviani ile 84 yaşındaki Vittorio Taviani'nin, yine birlikte, İtalyan yazar/şair Giovanni Boccaccio'nun öykülerinden kotardıkları Maraviglioso Boccaccio / Muhteşem Boccaccio isimli son filmlerinin, 20 Şubat 2015'te İtalya'da ilk gösteriminin yapıldığını ve 26 Şubat 2015 (yani yarın) itibariyle İtalya'da vizyona gireceğini belirterek sonlandırıyorum günce notlarımı.
Çok fazla "spoiler" vermemeye çalışarak, filmdeki öykülere geçmeden "Kaos" adının nereden geldiğini Luigi Pirandello'nun sözleriyle aktarayım önce.
Lafın gelişi değil, gerçek anlamda, çünkü, Agrigento halkının "Càvusu" diye adlandırdığı ormanın yakınında, kendimize ait olan toprakta doğdum.
'Càvusu' kelimesi, Eski Yunanca kaynaklı bir kelime olan 'Kaos' un diyalektik yozlaşması sonucu oluşmuştur."
Filmin açılışında, köylülerin kuluçkaya yatmış bir kuzgunu yakalayıp yumurtalarını parçalamalarını izliyoruz. Hemen ardından da boynuna çan takıp gökyüzüne bırakıyorlar kuzgunu. İnsanoğlunun egemenlik kurabildiğini, gücünün yettiğini acımasızca ezmesini gösteren bu girizgahta, kuzgun havada adanın farklı yönlerine doğru uçarken, jenerik yazılarıyla birlikte öyküler de başlıyor.
“Altro Figlio / Diğer Oğul” öyküsünde, Amerika'ya göç etmiş iki oğlundan haber bekleyen ama bu arada üçüncü yani diğer oğlunu görmezden gelen bir annenin hüzünlü öyküsü var. Öykü ilerledikçe görmezden gelinen diğer oğulla ilgili gerçeği de öğreniyoruz. “Mal di Luna / Ay Çarpması” öyküsünde, yeni evli köylü kızının kocasının dolunayda delirmesini izliyoruz. Köylü kız aslında kuzenine tutkun ama kuzeni fakir olduğu için annesi O'nu başkasıyla evlendirmiş. Damat ilk dolunayda kızı fazlasıyla korkutunca, annesinin evine dönüyor kız ama damat çözüm olarak her ay dolunay gecesinde kızın annesinin evlerine gelmesini öneriyor. Bundan sonraki ilk dolunayda annesiyle birlikte kuzenini de çağırıyor fırsatçı yeni gelin. Elbette amacı kocası evin dışında kurtadama dönüşürken kuzeniyle sevişebilmek. Dolunay görünüyor gibi olsa da bulutun ardında kalınca, kızın hesapladığı gibi gitmiyor planları. Kuzeni vicdanıyla yüzleşirken, damat, gelin ve kuzen arasında çözümsüz olarak sonlanıyor öykü ve tekrardan kuzgunun kanatlarının çırptığı yöne doğru uçuyoruz üçüncü öykü için. “La Giara / Küp” öyküsünde zengin toprak ağasının yaptırtığı dev küp sebepsiz kırılıverince, küpü onarması için çağırtılan ustanın başından geçenler var. Usta tamir etmesine tamir ediyor küpü ama küpün içinde de sıkışıp kalıyor. Akıllı toprak ağası, ustanın küp kırılmadan küpün içinden çıkamayacağını anlayınca tazminat isterim diye tutturuyor. Usta, toprak ağasından uyanık çıkıyor ve çiftlikteki çalışanları da yanına çekerek toprak ağasını alt ediyor. Sonuçta, yeniden kırılan küpüyle başbaşa kalan hırslı toprak ağası oluyor. Dördüncü öykü “Requiem / Ağıt”, köylerinde ölülerini gömecek yer bulamayan köylüleri anlatıyor. Topraklarının sahibi zengin baron köylülere ölülerini gömecek toprak vermeyince çareyi direnmekte buluyor köylüler. “Epilog: Colloquio con la Madre / Bitiş: Annemle Sohbet” bölümü, yazar Luigi Pirandello'nun yıllar sonra çocukluğunun geçtiği evine dönüşü ve annesiyle hayalindeki konuşmalara dayanıyor. Annesinin kendi çocukluğunda Malta'ya yaptığı seyahati belleğinde yeniden canlandırıyor Pirandello ve hep yazmak istediği ama sözcüklere dökemediği bu öykü ile ilgili annesiyle konuşuyor. Luigi Pirandello'nun annesine duyduğu özlem, hayalinde gerçekleştirdiği sürreal sohbetle bir nebze hafiflerken, aklıma Nazım Hikmet’in “Saman sarısı” şiirindeki şu vurucu dizeler düşüyor;
anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü…”
86 yaşındaki Paolo Taviani ile 84 yaşındaki Vittorio Taviani'nin, yine birlikte, İtalyan yazar/şair Giovanni Boccaccio'nun öykülerinden kotardıkları Maraviglioso Boccaccio / Muhteşem Boccaccio isimli son filmlerinin, 20 Şubat 2015'te İtalya'da ilk gösteriminin yapıldığını ve 26 Şubat 2015 (yani yarın) itibariyle İtalya'da vizyona gireceğini belirterek sonlandırıyorum günce notlarımı.
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
SİNEMA,
ŞİİR
11 Kasım 2014 Salı
Suden vuosi
Fin sineması ilgi alanlarımdan biridir. Özellikle Mika ve Aki Kaurismäki kardeşler en sevdiğim Fin yönetmenlerdir. Yan taraftaki “Ay'dan İzlenimler'de Ara” kutucuğuna isimlerini yazarak her iki yönetmene ait filmlerle ilgili izlenimlerime ulaşabilirsiniz.
Dün gece izlediğim 2007 yapımı Suden vuosi / The Year of the Wolf / Kurt Yılı filmi son tanıştığım Fin yönetmen Olli Saarela'ya ait. Filmden çok fazla bahsetmeyeceğim. Filmin açılış sahnesindeki Fin grup Indica'ya ait "Vettä vasten" şarkısı eşliğindeki sürreal görüntüler çoktan kalbimi kazanmış filmler arasına taşıdı Suden vuosi / The Year of the Wolf / Kurt Yılı'nı.
Bu filmin kalbimde ayrı bir yer etmesini elbette baba ile kzı arasında geçen şu muhteşem diyalog da sağlıyor. :)
Dün gece izlediğim 2007 yapımı Suden vuosi / The Year of the Wolf / Kurt Yılı filmi son tanıştığım Fin yönetmen Olli Saarela'ya ait. Filmden çok fazla bahsetmeyeceğim. Filmin açılış sahnesindeki Fin grup Indica'ya ait "Vettä vasten" şarkısı eşliğindeki sürreal görüntüler çoktan kalbimi kazanmış filmler arasına taşıdı Suden vuosi / The Year of the Wolf / Kurt Yılı'nı.
Bu filmin kalbimde ayrı bir yer etmesini elbette baba ile kzı arasında geçen şu muhteşem diyalog da sağlıyor. :)
”Hayatta Baudelaire'den önemli şeyler de var.”
der kızı babasına.
”Elbette” diye yanıt verir baba,
“Cervantes var, mesela !”
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
MÜZİK,
SİNEMA
25 Ağustos 2014 Pazartesi
Obchod na korze
Slovak yönetmen Ján Kadár ve Çek yönetmen Elmar Klos’un onyedi yıllık işbirlikteliklerinin en önemli filmlerinden olan 1965 yapımı Obchod na korze / The Shop on Main Street / Ana Caddedeki Dükkan filminin çekimleri Doğu Slovakya’da Sabinov kasabasında tamamlanmış. Ladislav Grosman’ın aynı adlı romanından yazar ve yönetmenlerle birlikte senaryosu kotarılan Obchod na korze filmi, izleyicilerini 1942 yılının Nazi Almanyası işgalindeki Çekoslavakya’ya götürüyor. Yahudi soykırımına farklı bir açıdan yaklaşan film, 1966 yılında “en iyi yabancı film Oscar”’ını almış. Filmin çekildiği zamanda Çekoslovakya olan ülkeden, malumunuz, sonradan Slovakya ve Çek Cumhuriyeti olarak 2 ayrı ülke oluşturuldu. Obchod na korze / The Shop on Main Street / Ana Caddedeki Dükkan filmi her ne kadar Slovakya ve Çek Cumhuriyeti arasında çekişmelere sebep olmuş olsa da filmin Slovak filmi olarak kayıtlarda yer aldığını belirteyim hemen.
Nazi işgali altındaki Çekoslovakya'da işbirlikçi yerel faşist liderler, Naziler'in Yahudiler üzerine olan katı uygulamalarını sorgusuz sualsiz kasabadaki Yahudi komşuları üzerinde uygulamaya başlarlar. Yahudiler ve Yahudi dostları olanlar yakın takibe alınıp, bir nevi göz hapsinde tutulurlar. Yahudiler'in sahibi olduğu dükkanlar, işletmeler “arileştirme” politikası kapsamında sahiplerinin elinden alınarak yavaş yavaş ari (aryan) olan kasaba sakinlerinin denetimi altına verilir. Görevlendirilenler dükkanlarda duracak, tüm kazanılan parayı alacak ve olanı biteni kontrol edeceklerdir. Kasabanın ana caddesinde, yaşlı dul bir kadın olan Rozalia Lautmannová'ya ait olan küçük tuhafiye dükkanının denetimi için de kasabanın yoksul marangozu Tono Brtko görevlendirilir. Tono Brtko ve karısı tuhafiye dükkanından gelecek paralarla zenginleşeceklerini umut ederler. Ancak Tono dükkana gidip gelmeye başlayınca, raflarda duran kutuların içlerinin savaş yüzünden çoktan boşalmış olduğunu görecektir.Az işiten ve olup bitenleri anlayamamanın verdiği şaşkınlık içindeki yaşlı kadın ile çok fazla politikaya bulaşmayan, aslında gerçeğin farkında olan ama vurdumduymazlıkla olanlara yaklaşıp, faşist yönetimin maşası olan Tono arasında şahane tuhafiye dükkanında tuhaf bir ilişki başlayacak, Tono yaşlı kadını tanıdıkça kendisini farklı bir çatışmanın içinde bulacaktır. Yaşlı kadın dışarıda olan bitenden habersiz kendi saf dünyası içinde yaşamaya devam ederken, Tono olabildiğince dükkanda O'na yardım etmeye çalışacak ve yaşlı kadının eski mobilyalarını onaracaktır. Faşist yönetim son keskin adım olan, Yahudiler'i trenlere doldurup kamplara gönderme eylemine giriştiğinde Tono’nun nasıl davranacağı konusunda en az Tono kadar siz de geriliyorsunuz ve nefesinizi tutarak izliyorsunuz dükkanın hemen dışında Yahudiler sıraya konulmuş götürülmeyi beklerken eşzamanlı olarak küçücük tuhafiye dükkanı içinde Rozalia ve Tono arasında gerçekleşen filmin en vurucu sahnelerini.
İzlediğim onca Yahudi soykırımı üzerine yapılmış olan Amerikan filmlerinden çok farklı bir boyutta Obchod na korze / The Shop on Main Street / Ana Caddedeki Dükkan filmi. Sıradan bir kasabada sıradan kasaba sakinlerinin faşist düzenle birlikte nasıl evrimleştiklerini izlerken, yaşlı kadın ve Tono arasındaki diyaloglar ve gerçeküstü sahneler sizi alıp başka bir Dünya’ya taşıyor.
Filmle ilgili son notum Rozalia Lautmannová'nın keyifle gramofonda dinlediği "Tumba" şarkısına ilişkin olacak. Kocasının sevdiği aşk şarkısını, az duyan kulaklarıyla ancak gramofonun içine girerek duyup eşlik eden Rozalia'nın sahneleri muhteşemdi.
Bu arada, "tuhafiye" ne hoş bir sözcük değil mi?
Nazi işgali altındaki Çekoslovakya'da işbirlikçi yerel faşist liderler, Naziler'in Yahudiler üzerine olan katı uygulamalarını sorgusuz sualsiz kasabadaki Yahudi komşuları üzerinde uygulamaya başlarlar. Yahudiler ve Yahudi dostları olanlar yakın takibe alınıp, bir nevi göz hapsinde tutulurlar. Yahudiler'in sahibi olduğu dükkanlar, işletmeler “arileştirme” politikası kapsamında sahiplerinin elinden alınarak yavaş yavaş ari (aryan) olan kasaba sakinlerinin denetimi altına verilir. Görevlendirilenler dükkanlarda duracak, tüm kazanılan parayı alacak ve olanı biteni kontrol edeceklerdir. Kasabanın ana caddesinde, yaşlı dul bir kadın olan Rozalia Lautmannová'ya ait olan küçük tuhafiye dükkanının denetimi için de kasabanın yoksul marangozu Tono Brtko görevlendirilir. Tono Brtko ve karısı tuhafiye dükkanından gelecek paralarla zenginleşeceklerini umut ederler. Ancak Tono dükkana gidip gelmeye başlayınca, raflarda duran kutuların içlerinin savaş yüzünden çoktan boşalmış olduğunu görecektir.Az işiten ve olup bitenleri anlayamamanın verdiği şaşkınlık içindeki yaşlı kadın ile çok fazla politikaya bulaşmayan, aslında gerçeğin farkında olan ama vurdumduymazlıkla olanlara yaklaşıp, faşist yönetimin maşası olan Tono arasında şahane tuhafiye dükkanında tuhaf bir ilişki başlayacak, Tono yaşlı kadını tanıdıkça kendisini farklı bir çatışmanın içinde bulacaktır. Yaşlı kadın dışarıda olan bitenden habersiz kendi saf dünyası içinde yaşamaya devam ederken, Tono olabildiğince dükkanda O'na yardım etmeye çalışacak ve yaşlı kadının eski mobilyalarını onaracaktır. Faşist yönetim son keskin adım olan, Yahudiler'i trenlere doldurup kamplara gönderme eylemine giriştiğinde Tono’nun nasıl davranacağı konusunda en az Tono kadar siz de geriliyorsunuz ve nefesinizi tutarak izliyorsunuz dükkanın hemen dışında Yahudiler sıraya konulmuş götürülmeyi beklerken eşzamanlı olarak küçücük tuhafiye dükkanı içinde Rozalia ve Tono arasında gerçekleşen filmin en vurucu sahnelerini.
İzlediğim onca Yahudi soykırımı üzerine yapılmış olan Amerikan filmlerinden çok farklı bir boyutta Obchod na korze / The Shop on Main Street / Ana Caddedeki Dükkan filmi. Sıradan bir kasabada sıradan kasaba sakinlerinin faşist düzenle birlikte nasıl evrimleştiklerini izlerken, yaşlı kadın ve Tono arasındaki diyaloglar ve gerçeküstü sahneler sizi alıp başka bir Dünya’ya taşıyor.
Filmle ilgili son notum Rozalia Lautmannová'nın keyifle gramofonda dinlediği "Tumba" şarkısına ilişkin olacak. Kocasının sevdiği aşk şarkısını, az duyan kulaklarıyla ancak gramofonun içine girerek duyup eşlik eden Rozalia'nın sahneleri muhteşemdi.
Bu arada, "tuhafiye" ne hoş bir sözcük değil mi?
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
MÜZİK,
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER
18 Temmuz 2014 Cuma
Only Lovers Left Alive
Jim Jarmusch’un 2013 yapımı Only Lovers Left Alive / Sadece Aşıklar Hayatta Kalır filminin bana ne anımsattığıyla ilgili belleğim günlerdir beni düşündürtüp duruyordu. Sonunda, bu sabah aniden yaptığı çağrışımın BabaZula’nın ‘Aşıkların Sözü Kalır’ şarkısı olduğunun ayırdına vardım ve 'olmadık imgeler olmadık imgelere çağrışım yapar' mottom da kanıtlanmış oldu bir kez daha. Jim Jarmusch’ın bohem vampirlerinden Pir Sultan Abdal’ın sözlerinden esinlenilerek kotarılmış “Aşıkların Sözü Kalır”’a ancak ve ancak tuhaf zihinsel yolculukla geçilir !
İtiraf edeyim, "Jim Jarmusch neden bir vampir filmi çeker?" ön yargısıyla izlemeye başladım filmi. Sonra biz insanların Dünya’yı nasıl katlettiğimizi, sıkışmış kalmışlığımızı, çözümsüzlüğümüzü terk edilmiş hayalet kent Detroit’te yaşayan, hayli kırılgan, bıkkın, hayat yorgunu müzisyen vampir Adam (Tom Hiddleston) ile kendinden kilometrelerce uzakta, Atlantik’in öte yanındaki Tanca’yı yurt edinmiş vampir karısı Eve’in (Tilda Swinton) ölümsüz aşkları ve kara gözlükleri üzerinden anlatmayı tercih ettiğini düşündüğüm Jim Jarmusch’u bir kez daha hayranlıkla takdir etim.
Filmdeki en güzel sürprizlerden biri John Hurt’ün canlandırdığı İngiliz asıllı şair, oyun yazarı Christopher Marlowe’un karşımıza bir vampir olarak çıkması... Şurada yer alan bir söyleşisine göre, Jim Jarmusch, Marlowe'un Shakespeare'in oyunlarını yazmış olduğu teorisinin tamamen karşısında olmadığını ama Marlowe'u bu filminde konuk etmesinin asıl sebebinin gizemli ölümüyle ilgili olduğunu söylüyor.Beslenmek için kan bankalarını tercih eden düşünceli vampirler Adam ve Eve, onca direnmelerine rağmen çözümsüz kalınca elbette yine hayatlarının gerçeklerine dönüyorlar. Son kare bu yüzden hayli vurucu! Günlük hayatınızın döngüsünde böyle gelmiş böyle gider diyerek geçebilirsiniz pek çok şey için. Ancak bir noktada hayır gitmemeli demeyi öğrenmek ve uygulamak gerekiyor !!!
Filmdeki en güzel sürprizlerden biri John Hurt’ün canlandırdığı İngiliz asıllı şair, oyun yazarı Christopher Marlowe’un karşımıza bir vampir olarak çıkması... Şurada yer alan bir söyleşisine göre, Jim Jarmusch, Marlowe'un Shakespeare'in oyunlarını yazmış olduğu teorisinin tamamen karşısında olmadığını ama Marlowe'u bu filminde konuk etmesinin asıl sebebinin gizemli ölümüyle ilgili olduğunu söylüyor.Beslenmek için kan bankalarını tercih eden düşünceli vampirler Adam ve Eve, onca direnmelerine rağmen çözümsüz kalınca elbette yine hayatlarının gerçeklerine dönüyorlar. Son kare bu yüzden hayli vurucu! Günlük hayatınızın döngüsünde böyle gelmiş böyle gider diyerek geçebilirsiniz pek çok şey için. Ancak bir noktada hayır gitmemeli demeyi öğrenmek ve uygulamak gerekiyor !!!
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
MÜZİK,
SİNEMA,
ŞİİR
16 Temmuz 2014 Çarşamba
Das Herz ist ein dunkler Wald
Kalp karanlık bir ormandır,
Bazen en yakınındaki uzak olandır.
Nicolette Krebitz'in yazıp yönettiği 2007 filmi Das Herz ist ein dunkler Wald / The Heart Is a Dark Forest / Kalp Karanlık Bir Ormandır filminin şiirsel adından öykünerek bir 'haiku' yazdım.
Ne kadar gerçeküstü olabilirsiniz, bir düşünün bakalım?
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
KİŞİSEL,
SİNEMA
13 Ağustos 2013 Salı
Takeshis'
Film içinde film…
Uzakdoğu sineması uzak durduğum sinemadır ! Elbette Japon sineması dışında !!! Japon sineması denildiğinde, Akira Kurosawa ve Masaki Kobayashi ilk aklıma gelen yönetmenlerdi, şimdi bir de Takeshi Kitano eklendi. Aslında çok önceden başka filmlerini izlemiştik aktör, yazar ve yönetmen olan Takeshi Kitano’nun ancak nedense belleğimde hiç bir şekilde iz bırakmamış izlediğim filmler. 2005 yapımı Takeshis’ filmi, yönetmen Beat Takeshi’nin bir film setinde, aktör olmak için sürekli seçmelere katılan, ikizi kadar kendisine benzeyen ama saçları sarı olan, aynı soyada sahip Bay Kitano ile karşılaşmasıyla şekillenen gerçeküstü ögelerle bezeli bir film. Kendisiyle aynı soyada sahip bu kişinin “nasıl bir hayatı olabilir?” sorusundan yola çıkan yönetmen kurgu içinde kurgu, film içinde film oluşturmuş. Film, izleyiciyi izlerken yorduğundan, eğer halihazırda yorgunsanız asla izlememeniz gereken filmlerden Takeshis’.
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
SİNEMA
31 Temmuz 2013 Çarşamba
Je suis né d'une cigogne
ama ya insanlar?!!!
Bir zamanlar, en alttaki başlıklardan algılayabileceğiniz üzere, Tony Gatlif filmleriyle haşır neşirdik. Arşivimizde uzun zamandır bulunan ama nedense diğer filmlerini izlerken gözümüzden kaçan Tony Gatlif’in 1999 yapımı Je suis né d'une cigogne / The Children of the Stork / Bir Leylekten Doğdum filmini çok yeni izledik. Tony Gatlif, yazıp yönettiği gerçeküstü Je suis né d'une cigogne / The Children of the Stork / Bir Leylekten Doğdum filmini, 1997 yapımı Gadjo Dilo filminin başarısının ardından bu filminin oyuncularıyla gerçekleştirmiş. İşsiz Fransız Otto (Romain Duris) ve Alman asıllı aykırı kız arkadaşı Louna (Rona Hartner)’nın bir gün yeter artık deyip, Bonny ve Clyde ya da À bout de souffle tarzı yollara düşmelerinin öyküsünü izliyoruz Je suis né d'une cigogne filminde. Aralarına ailesinin Fransızlaşması için yoğun çaba harcadığı göçmen Müslüman Ali katılıyor ve bu çılgın üçlü yollarına devam ederken yaralı bir leyleğe rastlamalarıyla hayatlarının bir hedefi oluşuyor: Konuşan yaralı leyleği tedavi ettirmek ve Frankfurt’taki akrabalarının yanına ulaşmasını sağlamak!
Bir kamyonun altında Fransa’ya gelen Faslı Miloud’a adanan Je suis né d'une cigogne / The Children of the Stork / Bir Leylekten Doğdum filmi göçmenlik sorununa hayli gerçeküstü yaklaşsa ve pek de anlaşılamamış olsa da Tony Gatlif söylemek istediklerini kendince ifade etmiş diye düşünüyorum. Herşeyi olduğu gibi değil de soyutlayarak anlasın diye izleyicisine bırakmış. Tembel izleyici istemeyen yönetmenlerden, her daim yolların filmlerin yapan ve yolların memleketi olduğunu söyleyen Tony Gatlif.
Filmde hoş göndermeler var. Bunlardan bir tanesi Ali ve ailesi yemek masasındayken çalan kapıya giden annenin gözetleme deliğinden bakıp “postacı gelmiş” dediğinde Ali’ye “Postacı kapıyı iki defa çalar” dedirterek The Postman Always Rings Twice filmine Gatlif’in yapmış olduğu göndermeydi. Bu arada, çılgın üçlünün en entellektüel üyesi olarak Ali yolculukları boyunca kah kitap kah gazete okuyarak ve özlü sözler söyleyerek sadece Otto ve Louna’yı değil, izleyiciyi de etkiliyordu.
Göçmenliğin çok ciddi bir sorun olduğu, giderek daha da büyük sorunlara yol açacağı aşikar bir Dünya’da sınırların kalktığı günler gelir mi gelmez mi bilinmez ama umarım hiç bir üst kuvvet bu sorunu kökten giderecek çözümlere yönelmez!
İzlediğim diğer Tony Gatlif filmleri için başlıklara tıklayabilirsiniz:
*Korkoro/Liberté/Freedom/Özgürlük
*Transylvania
*Caco’nun Yolculuğu (Vengo)
*Zano’nun Yolculuğu (Exils)
*Swing
*Sokaklar Özgürdür (Mondo)
*Stéphane’ın Yolculuğu (Gadjo Dilo)
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
İÇİNDEN FİLMLER GEÇEN FİLMLER,
SİNEMA,
YOL FİLMLERİ
31 Temmuz 2012 Salı
Zanan-e bedun-e mardan
1950’li yılların hemen başlarında İran’dayız. İran petrolünün İranlılar’a ait olduğunu vurgulayan ve İran'daki İngiliz petrol tesislerini millileştiren Muhammed Musaddık başbakan. Elbette emperyalist güçleri kızdırmak istemeyen Şah Muhammed Rıza Pehlevi'ye ters düşmüş durumda ve İngilizlerle peşisıra Amerikalılar’ın istemediği kişi konumunda. Şah’ı ve Musaddık’ı tutanlar kamplaşmış durumda. Hergün pek çok gösteri oluyor, sokaklar huzursuz. Şah yanlısı ordu, İngiltere ve Amerika desteğiyle darbe hazırlığı içinde. Bu görüntüler devam ederken, Tahran’da kamerayla yavaş yavaş evlerden birine, Munis ve ağabeyinin yaşadığı eve odaklanırız. Tahran’da radyo başında haberleri dinleyen Munis kendisini evlendirmek isteyen ağabeyinin radyonun fişini kopartarak akşama gelecek görücüler için hazırlanması emriyle umutsuzluğa kapılır. Evlerinin damına çıkar ve kendini boşluğa bırakır.Shirin Neshat (Şirin Neşat)’ın Shoja Azari ile birlikte (Imdb kayıtlarında Shoja Azari de hem yönetmen hem senaryo yazarı olarak yer almakta ancak bu film Batı’da nedense sadece Şirin Neşat’ın filmi diye tanınmış. Filmin websitesinde bile sadece Shoja Azeri'nin katkılarıyla diye belirtilmiş. Ben de bu geleneği bozmayarak Şirin Neşat’ın filmi diye bahsedeceğim.), İranlı kadın yazar Shahrnush Parsipur (Şehrnuş Parsipur)’un 1989 yılında yayınlanan aynı adlı eserinden uyarlayarak 2009’da kotardıkları Zanan-e bedun-e mardan / Women Without Men / Erkeksiz Kadınlar filmi, gökyüzünde süzülen Munis’in şu sözleriyle açılır:
"Bundan sonrası sessizlik...
Sessizlik..
ve başka hiçbir şey.
Sandım ki,
Acılardan kurtulmanın tek yolu..
Bu dünyadan göçmektir."
Tahran’da olan biteni, siyasi durumu filminde fon olarak kullanan Şirin Neşat, Şehrnuş Parsipur’un kitabında yer alan 5 kadın karakterin birini eleyerek 4 kadın karakter üzerinden hoş bir kurguyla izleyiciyi 1951 – 1953 yılları arasındaki İran'a taşıyor. İranlı muhalif yazar Parsipur’un kitabını okumadım ancak filmi izledikten sonra okuduğum makaleler ışığında Şirin Neşat’ın bir ağaca dönüşmek isteyen Makdokht adındaki kadın karakteri elemiş olduğunu öğrendim. Fakat Şirin Neşat'ın bu isimde 2004 yılında çektiği bir kısa filmi olduğu notunu da düşeyim.
Genelde ülkelerini terk eden ya da terk etmek zorunda kalan yönetmenlerin ülkeri hakkında çektiği filmlere yaklaşımım septiktir. Fakat Şirin Neşat’ın kurguladığı karakterlerin İran’daki her bir sosyal kesimi temsil ediyor olmalarını sevdiğimi ve bu gözle izlendiğinde filminin çok daha fazla şey anlattığını söylemeliyim.



Şirin Neşat’ın kurguladığı dört kadın karakterden Munis ile gökyüzünde süzülürken tanışıyoruz. Diğer karakterler Faezeh (Faize), Fakhri ve Zarin. Filmde birbiriyle tanışık olan iki karakter Munis ve Faize’dir. Munis ne kadar olan bitenin, dışarıda neler döndüğünün farkındaysa, Faize o kadar bihaber durumdan. Daha dindar ve tek amacı karşılıksız bir aşkla sevdiği, Munis’in muhafazakar ağabeyi ile evlenmek. Munis’in ağabeyi ise, başka bir kadınla evlenmek üzere ve evlerinin çatısından kendini bahçeye bırakarak öldüren Munis’i düğünü öncesinde bir sorun çıkmasın diye arka bahçeye gömüyor. Bu olaya şahit olan Faize sesini çıkarmıyor. Sonra filmdeki en gerçeküstü sahneyle ağabeyinin ezmek istediği, toprağa gömdüğü Munis deyim yerindeyse bitiveriyor gömüldüğü topraktan ve sokaklara karışıyor, eyleme geçiyor. (Şimdi bu noktadan sonra, Munis’in kendisi mi yoksa hayaleti midir sokaklara karışan tam ayırt edemiyoruz. Bastırılan Munis’in gün ışığına çıkması, uyanışı diye yorumluyorum kendimce. Bu arada Parsipur’un kitabında Munis ağabeyi tarafından kazara öldürülüyormuş, kitap ve film arasındaki önemli farklardan biri olan bu durumu da yeri gelmişken belirteyim.) Zarin genelevde çalışan ama içinde olduğu ortamdan kurtulabilmek, arınabilmek için çabalayan bir fahişe, Fakhri ise Şah’ın ordusundaki generallerden biriyle evli, 50’li yaşlarında eğitimli, sanatsever, İran burjuvasından hali vakti yerinde bir kadın. Zarin'in genelevdeki müşterilerinden birini ağzı ve gözleri sımsıkı kapalı -neredeyse zorla dikilmiş gibi- olarak algılaması filmdeki bir diğer gerçeküstü sahne olmuş. Zarin'in adamı bu şekilde hayal etmesi ve genelevdeki odasından fırlayıp, sokaklar boyu koşup hamama ulaşıp derisini kanatıncaya kadar yıkanıp arınmaya çalışması en vurucu sahnelerden biri.
Fonda süregiden olayların ve 4 kadın karakterin başına gelenlerin içiçe geçtiği bir kurguda kocasından uzaklaşmak isteyen Fakhri’nin Tahran’ın hemen dışında bir bahçe satın almasıyla erkek egemenliği altında ezilmiş 4 kadının yolları bahçede kesişir. Fakhri’nin satın alıp adam ettiği bahçedeki evde Fakhri önce perişan halde bulduğu Zarin’i iyileştirmeye çalışır. Sokak ortasında iki erkek tarafından tecavüze uğrayan Faize, arkadaşı Munis’in yardımıyla bahçeye gelir. Munis evde kalmaz, tekrar sokaklara döner. Bu noktadan sonra olan bitenleri Munis’in gözüyle sokaklarda ve üç kadının gözüyle de bahçeden izleriz.
Olayların akışına göre bahçenin de görüntüsü değişir durur. Bir gün bahçedeki ağaçlardan bir ağaç durduk yere yıkılıverir evin üstüne. (Kitabın öyküsünün filmden farklılık gösterdiğini okuyup öğrenince, nedense Şirin Neşat’ın filminin kurgusunda elediği 5. Kadın karakteri konuk etmiş gibi düşündüm filme. Kitapta ağaca dönüşmek isteyen kadın karakter filmde ağaç olarak evin üzerine düşüyor. Belki biraz uçuk bir düşünce olabilir ama bir metafor da belki böyle yapılmak istenmiş diye düşündüm.)Metaforlar, sembollerle Şirin Neşat anlatmak istediğini çok güzel yansıtmış kanımca. Biraz o dönemi okuyup, belleğinizde filmi yeniden gözden geçirince Şirin Neşat’ın ve Shoja Azari’nin nelere dikkat çekmek istediğini daha iyi algılıyorsunuz.
Son bir not Zanan-e bedun-e mardan / Women Without Men / Erkeksiz Kadınlar romanının yazarı Şehrnuş Parsipur ile ilgili. Fahişeyi canlandıran karakter Zarin’in çalıştığı genelevdeki patronu rolünü üstlenmiş Şehrnuş Parsipur ve kitabının filminin içinden geçmiş olmuş böylelikle.
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
SİNEMA
23 Şubat 2012 Perşembe
Notre Jour Viendra
Romain Gavras’ın ilk filmi olan 2010 yapımı Notre Jour viendra / Our Day Will Come / Bizim Günümüz de Gelecek hiççilik (nihilizm) üzerinden bildiğiniz herşeye bir tokat gibi inen gerçeküstü ögelerle bezeli cesur bir film olmuş. Sevdiğim yönetmenlerden Costa-Gavras’ın kızı Julie Gavras ve oğlu Romain Gavras iyi ki babalarının izinden gitmişler ve sinemacı olmuşlar diyerek, Romain Gavras’ın adı da pek anlamlı olan Notre Jour viendra filminin bütün ayrıksı bireylere (ister kızıl kafa olsun ister olmasın) bir güzelleme olduğunu söyleyebilirim.
“Saçlarım canınızı mı sıkıyor? Uzamalarına izin vereceğim. Hareketlerim, davranışlarım sizi rahatsız mı ediyor? Güzel. Onları daha fazla yapacağım… Böylece nihayet olmam gereken kişiye dönüşebilirim. Ve bu nefrete, bu utanca rağmen beni olduğum gibi seveceksiniz.”
Bence bu filmin "motto"´su şöyle :
Dünyanın bütün kızıl kafaları asla pes etmeyin ve birleşin !
Son olarak, filmin 75.dakikasında, limanda, arka planda yer alan, demirlemiş halde bir Türk gemisi olduğunu da belirteyim!

“Saçlarım canınızı mı sıkıyor? Uzamalarına izin vereceğim. Hareketlerim, davranışlarım sizi rahatsız mı ediyor? Güzel. Onları daha fazla yapacağım… Böylece nihayet olmam gereken kişiye dönüşebilirim. Ve bu nefrete, bu utanca rağmen beni olduğum gibi seveceksiniz.”Bence bu filmin "motto"´su şöyle :
Dünyanın bütün kızıl kafaları asla pes etmeyin ve birleşin !
Son olarak, filmin 75.dakikasında, limanda, arka planda yer alan, demirlemiş halde bir Türk gemisi olduğunu da belirteyim!
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
İÇİNDEN TÜRK MOTİFLERİ GEÇEN FİLMLER,
SİNEMA
8 Şubat 2012 Çarşamba
The Future
Miranda July’ın yazıp, yönettiği, filmdeki esas kız Sophie’yi canlandırmanın yanında, “Paw Paw” isimli, filmin asıl kahramanı olan kediciği de seslendirdiği 2011 yapımı The Future / Gelecek filmi için ilk söyleyebileceğim, tuhaf bir film olduğu ("Tuhaf" kesinlikle olumlu yakıştırmamdır, en baştan belirteyim.) !
Dört yıldır birlikte olan Jason (Hamish Linklater -ya da izleyicilerin 2006-2010 yılları arasında “The New Adventures of Old Christine” dizisinden tanıdığı "Matthew" -) ile Sophie (Miranda July) çiftinin hayatlarına, bir patisi sakat bir kedicik aracılığıyla film süresince dahil oluruz.
Sophie küçük çocuklara dans dersi vermektedir; Jason ise, evde Internet kullanıcılarına teknik destek... Aralarında, tek kol hareketiyle zamanı durdurmak (ya da durdurduğunu varsaymak) gibi garip oyunlar oynamanın dışında, oldukça sıradan bir hayata sahipken, bir patisi sakat bir kediciği bulup veterinere götürmenin ardından, ikilinin hayatında her şey değişir.
Sakat kediciğin az bir ömrü kalmıştır; hayvan sağlığı merkezinde zorunlu olarak bir ay kalmak zorundadır. Bu bir ayın sonunda Sophie ve Miranda “Paw Paw” diye çağırdıkları kediyi evlerine alarak bakımını üstlenmeye karar verirler. Sonrasındaysa, kedi evlerine gelince sorumsuz hayatlarının yerine, artık sorumluk alacakları ayırdına vararak, son olarak rahat geçirecekleri önlerindeki bir ayda, iç seslerinin yönlendireceği şekilde istediklerini yapmaya karar verirler. Şimdi, "izleyiciler" olarak kendimize dönelim! Böyle bir durumda, bazı istisnalar hariç, herkesin ilk yapacağı, elbette işi bırakmak olacaktır. Öyle de olur. Sophie ve Jason işlerini bırakır. Jason küresel ısınmaya karşı sosyal sorumluk alarak, kapı kapı dolaşıp fidan satmaya, Sophie ise “her güne bir dans” projesini tamamlamak için evde dans edip Internet'in sonsuzluğuna bırakmak üzere kendini kayda almaya başlar... Jason, kapı kapı dolaşmaları sırasında, evinde, kendi evindeki benzer hatta aynı eşyalara sahip yaşlı bir adamla karşılaşır; aralarında bir dostluk başlar. Sophie ise veterinerde Jason’un aldığı karakalem resimde kendi kızını çizmiş adamı, telefonla arar ve her ikisinin de “Doğu”ya baktığını öğrenir! İkilinin gündelik bireysel seçimlerini izlerken, Jason’un geleceğinin Sophie ile yaşlanmak olduğunu fakat Sophie’nin giderek Jason’dan uzaklaşarak başka bir gelecek içinde kendini hayal ettiğini doğrudan gözlemleriz. Bu sıradışı çiftin bıkkınlık dolu hayatlarını röntgenlerken korktuğum başıma gelir: Olan, kediciğe olur !
Konuşan bir kedi ile Jason’un marifetleri (Dolunay’la konuşmak, gel-git oluşturmak ve tek kolunu kaldırarak zamanı durdurmak gibi) filmi gerçeküstü yapmış, üstelik karşı dursanız bile, size de sorgulama yaptırtmayı başarıyor film. “Ben kimsenin kedisi değilim. Ben kedi bile değilim. Ben, ben bile değilim.” diyen filmdeki kedicik gibi hissettim kendimi birden !
Dört yıldır birlikte olan Jason (Hamish Linklater -ya da izleyicilerin 2006-2010 yılları arasında “The New Adventures of Old Christine” dizisinden tanıdığı "Matthew" -) ile Sophie (Miranda July) çiftinin hayatlarına, bir patisi sakat bir kedicik aracılığıyla film süresince dahil oluruz.Sophie küçük çocuklara dans dersi vermektedir; Jason ise, evde Internet kullanıcılarına teknik destek... Aralarında, tek kol hareketiyle zamanı durdurmak (ya da durdurduğunu varsaymak) gibi garip oyunlar oynamanın dışında, oldukça sıradan bir hayata sahipken, bir patisi sakat bir kediciği bulup veterinere götürmenin ardından, ikilinin hayatında her şey değişir.
Sakat kediciğin az bir ömrü kalmıştır; hayvan sağlığı merkezinde zorunlu olarak bir ay kalmak zorundadır. Bu bir ayın sonunda Sophie ve Miranda “Paw Paw” diye çağırdıkları kediyi evlerine alarak bakımını üstlenmeye karar verirler. Sonrasındaysa, kedi evlerine gelince sorumsuz hayatlarının yerine, artık sorumluk alacakları ayırdına vararak, son olarak rahat geçirecekleri önlerindeki bir ayda, iç seslerinin yönlendireceği şekilde istediklerini yapmaya karar verirler. Şimdi, "izleyiciler" olarak kendimize dönelim! Böyle bir durumda, bazı istisnalar hariç, herkesin ilk yapacağı, elbette işi bırakmak olacaktır. Öyle de olur. Sophie ve Jason işlerini bırakır. Jason küresel ısınmaya karşı sosyal sorumluk alarak, kapı kapı dolaşıp fidan satmaya, Sophie ise “her güne bir dans” projesini tamamlamak için evde dans edip Internet'in sonsuzluğuna bırakmak üzere kendini kayda almaya başlar... Jason, kapı kapı dolaşmaları sırasında, evinde, kendi evindeki benzer hatta aynı eşyalara sahip yaşlı bir adamla karşılaşır; aralarında bir dostluk başlar. Sophie ise veterinerde Jason’un aldığı karakalem resimde kendi kızını çizmiş adamı, telefonla arar ve her ikisinin de “Doğu”ya baktığını öğrenir! İkilinin gündelik bireysel seçimlerini izlerken, Jason’un geleceğinin Sophie ile yaşlanmak olduğunu fakat Sophie’nin giderek Jason’dan uzaklaşarak başka bir gelecek içinde kendini hayal ettiğini doğrudan gözlemleriz. Bu sıradışı çiftin bıkkınlık dolu hayatlarını röntgenlerken korktuğum başıma gelir: Olan, kediciğe olur !
Konuşan bir kedi ile Jason’un marifetleri (Dolunay’la konuşmak, gel-git oluşturmak ve tek kolunu kaldırarak zamanı durdurmak gibi) filmi gerçeküstü yapmış, üstelik karşı dursanız bile, size de sorgulama yaptırtmayı başarıyor film. “Ben kimsenin kedisi değilim. Ben kedi bile değilim. Ben, ben bile değilim.” diyen filmdeki kedicik gibi hissettim kendimi birden !
İzdüşüm(ler)
AY,
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
KEDİLER,
SİNEMA
2 Şubat 2012 Perşembe
Heidegger Okuyan Kedi !
Açıkçası en başta adı nedeniyle seçtiğim bir film oldu, yazar – yönetmen Onur Ünlü’nün 2010 yapımı Beş Şehir / Five Cities filmi. Usta yazarımız Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul'u anlatan “Beş Şehir” kitabının adını filmine vermiş Onur Ünlü, şu söyleşide okumuş olduğum üzere severmiş “Beş Şehir” derken oluşan tonlamayı. Kitabı da sevmiştir, sevmektedir diye düşünüyorum.
Yönetmenin dördüncü filmi olan bu film, benim ilk izlediğim filmi oldu. Onur Ünlü’nün ilk filmi olan 2007 yapımı Polis / Police filmini izlemedim ama yönetmenin Beş Şehir filminin içinde, bu filmi ile dalga geçmesini oldukça samimi buldum. Evet sanırım ilk kez bir filmini izlediğim (şu sıralar çok konuşulan dizisini de izlemedim hiç) Onur Ünlü için ilk söyleyebileceğim sıfat bu olacak; samimi olması. Üstelik bir de görsel olarak pek sevemesem de konuşan, tartışan bir kedi geçiyor Beş Şehir filminin içinden, ayrıca Heidegger okuyor bu kedi ! İyi ki Onur Ünlü karakterlerden birinin kedi olmasına karar vermiş.
İçinden trenler geçen bir film olduğu için bir başka noktadan daha yakalıyor beni film. İstanbul, Eskişehir ve Afyon şehirlerinde geçen filmde şehir olarak "beş şehir" yok ama beş ayrı insanın öyküsü var… Beş insan ya da beş şehir… Aydın, Osman, Şevket ve Tevfik Öğretmen ile Dilek... "Kedi" ise altıncı bir karakter olarak gerçeküstücü bir konumda filme yerleştirilmiş. Bir şekilde birilerinin ölümüne neden olan ve hayatları kesişen insanlarla, ölümün soğuk gerçekliği üzerine, vurucu diyaloglara dayalı ayrıksı bir film yapmış Onur Ünlü. Filmin tek sevmediğim ve katlanamadığım yönü müzikleri oldu diyebilirim.

Yönetmenin dördüncü filmi olan bu film, benim ilk izlediğim filmi oldu. Onur Ünlü’nün ilk filmi olan 2007 yapımı Polis / Police filmini izlemedim ama yönetmenin Beş Şehir filminin içinde, bu filmi ile dalga geçmesini oldukça samimi buldum. Evet sanırım ilk kez bir filmini izlediğim (şu sıralar çok konuşulan dizisini de izlemedim hiç) Onur Ünlü için ilk söyleyebileceğim sıfat bu olacak; samimi olması. Üstelik bir de görsel olarak pek sevemesem de konuşan, tartışan bir kedi geçiyor Beş Şehir filminin içinden, ayrıca Heidegger okuyor bu kedi ! İyi ki Onur Ünlü karakterlerden birinin kedi olmasına karar vermiş.
İçinden trenler geçen bir film olduğu için bir başka noktadan daha yakalıyor beni film. İstanbul, Eskişehir ve Afyon şehirlerinde geçen filmde şehir olarak "beş şehir" yok ama beş ayrı insanın öyküsü var… Beş insan ya da beş şehir… Aydın, Osman, Şevket ve Tevfik Öğretmen ile Dilek... "Kedi" ise altıncı bir karakter olarak gerçeküstücü bir konumda filme yerleştirilmiş. Bir şekilde birilerinin ölümüne neden olan ve hayatları kesişen insanlarla, ölümün soğuk gerçekliği üzerine, vurucu diyaloglara dayalı ayrıksı bir film yapmış Onur Ünlü. Filmin tek sevmediğim ve katlanamadığım yönü müzikleri oldu diyebilirim.

Kedi ve Şevket'in "çay" - "kahve" muhabbeti
"
Şevket: Hiç ilgilenmedi benimle (diğer "Beş Şehir" karakterlerinden biri olan Dilek'i kastediyor)… Çay içmeye davet ettim, oraya da gelmedi.
Kedi: Eee, çaydan.
Şevket: Ne çayı, ne ilgisi var?
Kedi: Çaydan, çaydan... Bu durumlarda kahve her zaman daha çok işe yarar. Bak, çayda kadınları rahatsız eden bir şey, böyle yerel bir tını var.
Şevket: Yerel mi? Ne alâkası var. Çay yerel, kahve değil mi?
Kedi: Bak, “Benimle kahve içer misin sorusu, bütün kadınlarda, hepsinde aynı rahatlatıcı çağrışımı yapar; beyaz fincan, porselen, şık, mayhoş aroma kokusu, hele Latin ezgileri heheeeyy neler neler..Ama çay, çay böyle “başarısız erkek” gibi bişiy demek çay.
Şevket: Bence artık Heidegger okuma; kafan iyice Naziler gibi çalışmaya başladı.
"
12 Eylül 2011 Pazartesi
Cha no Aji / Çayın Tadı
Japon yönetmen Katsuhito Ishii hem yazıp hem yönettiği, 2004 yapımı Cha no Aji (茶の味 )/ The Taste of Tea / Çayın Tadı filmini, Japonya’da Mart 2011’de meydana gelen büyük depremden ağır biçimde etkilenmiş olan Tochigi bölgesinde tamamlamış. Yönetmen Tokyo’nun kuzeyinde yer alan küçük bir kasabada, doğa ile içiçe yaşayan Japon ailesi Harunolar ile tanıştırıyor filmde izleyicilerini. Hipnoz terapisti baba, evde anime çizerliği yapan anne, ergenlik sorunlarıyla boğuşan evin oğlu (Hajime Hanuro) ve kendisini sürekli izleyen dev kopyasından kurtulmaya çalışan evin küçük kızından (Sachiko Hanuro) oluşan çekirdek Japon ailesi oldukça sevimli. Aileyle birlikte yaşayan emekli animatör büyükbaba (Akira Hanuro) ise ailenin en tuhaf ama aynı zamanda en etkileyici karakteri. Kendilerini ziyarete gelen ses mühendisi amca (Ayano Haruno) ile 6 kişilik Haruno ailesinin bireylerinin tek tek ve birbirleriyle olan ilişkileri üzerinden Japon ailesinin yaşantısının bir kesitine izleyici oluyoruz Cha no Aji / Çayın Tadı filminde. Ayano Amcasının anlattığı bir öykü üzerinden bir anda kendisinin dev bir kopyası tarafından izlendiğinin ayırdına varan küçük kız Sachiko’nun bu kopyadan kurtulmak için ortalığı velveleye vermeden gösterdiği çabalar beni film boyunca merak içinde bıraktı. Ayano’nun kasabayı terk etmeden önceki kız arkadaşını ziyaret etmesi ve eski aşkıyla bir türlü istediği gibi konuşamadığı sahneler oldukça dokunaklıydı. Babanın oğul Hajime’ye öğrettiği tahta üzerinde oynanan iki kişilik strateyi oyunu olan GO ile Hajime’nin sınıfa yeni gelen kız öğrenciyi etkilediği sahneler de çok hoştu.
Gerçeküstü görüntülerle bezeli filmde büyükbabanın grubuyla birlikte söylediği, ses mühendisi amcanın yerinde yorumlarla (!) kayda aldığı muhteşem "Yamayo" şarkısı ayrı güzel…
Çay bizim için günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelerek tüketilen bir sıvıyken, Japonların derin anlamlar yükleyerek sunumunu, içilmesini bir tören haline getirdikleri bir içecek. Uzun süredir izlediğim en dingin, en hoş filmdi Cha no Aji / The Taste of Tea / Çayın Tadı ve film boyunca Haruno ailesinin çay içme sahnelerinin de ayrı bir huzur verdiğini yazmadan geçemeyeceğim.Filmden gerçeküstü sahnelerle sona erdiriyorum adı güzel, kendi güzel bu Japon filmini.



İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
SİNEMA
16 Ağustos 2011 Salı
Woody Allen’in Paris için Aşk Mektubu
Woody Allen, The Bop Decameron isimli yeni filmini İtalya’da çekmeye devam ederken bu yılki Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olan ve ‘Paris için aşk mektubu’ olarak nitelendirilen Midnight in Paris / Geceyarısı Paris’te filmi, bir değişiklik olmazsa ülkemizde 30 Eylül’de gösterime giriyormuş. Her zaman Woody Allen’in yazıp, yönettiği ve de bizzat rol aldığı filmlerini tercih etsem de (ki hemen ekleyeyim; Woody Allen'i değil ama filmlerindeki pırıltıları çok severim) sevdiğim yılların, 1920li yılların ışıltılı Paris’i beraberinde sevdiğim yazarları, müzisyenleri, ressamları ve gerçeküstücüleri (Scott Fitzgerald, Cole Porter, Pablo Picasso, Salvador Dali, Man Ray, T.S. Eliot, Luis Buñuel ve şu an aklıma gelmeyen diğer isimler) içerdiği için merakla bekliyorum bu filmi…
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
SİNEMA
21 Haziran 2011 Salı
Eraserhead
David Lynch’in yazıp çekip ürettiği 1977 yapımı ilk uzun metraj filmi Eraserhead / Silgikafa (Silicikafa) sinema tarihinin en anlaşılabilemez filmi kanımca. Her izlediğimde “David Lynch neden böyle bir film çeker, neden izleyiciye de çektirir” diye hayıflandığım ama her defasında da başka bir nokta yakaladığım, en kült, en gerçeküstücü, en acımasız, en rahatsız edici, en dayanılmaz, en karanlık, en tuhaf film Eraserhead.David Lynch filminin ne olduğu değil ne hakkında olduğunun daha önemli olduğunu yinelemiş tüm röportajlarda ve kısaca “karanlık ve rahatsız edici şeylerin (!) bir yansıması” demiş. Bence doğrudan bir kabus filmi ! Ana kahraman Henry Spencer (Jack Nance bu rolü hayli başarılı bir şekilde kotarmış, hatta rolüyle bütünleşmiş) monoton hayatıyla bu gezegende bir yerde değil de farklı bir evrende yaşıyormuş ve yansıtıyormuş hissini verdi durdu film boyunca bana. Dünyada değiller, olamazlar, olsa olsa uzayın derinliklerinde bir yerdeler fikrinden film boyunca kurtulamadım. Üstelik bu his, Henry’nin kız arkadaşı Mary’den sahip olduğu (belki oldurulduğu demek daha yerinde olacak) mutant bebeği görünce iyice kuvvetlendi. Kim ne derse desin zor bir film Eraserhead ama Lynch’in radyatördeki kadına söylettirdiği üzere “Cennette herşey güzeldir !”
İzdüşüm(ler)
GERÇEKÜSTÜCÜLÜK,
SİNEMA



























