YEMEKLERLE BEZELİ FİLMLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YEMEKLERLE BEZELİ FİLMLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2014 Cumartesi

Dabba

Ritesh Batra'nın yazıp yönettiği 2013 yapımı Dabba / The Lunchbox / Sefertası filmini izleyeli aslında uzun zaman oldu ama sabahtan beri aklıma takılan "bazen yanlış bindiğiniz bir tren sizi doğru istasyonda indirir." sözü bu naif ve güzel Hint filminden kareleri aklıma getirdi yeniden.
Yanlış dağıtılan sefertası, filmin ana karakterleri Ila ve Saajan arasında inanılmaz bir iletişim başlatıyor ve film, yanlış trene binme arzusu beraberinde izleyicisini alıp gerçekten de uzaklara taşıyor.

19 Kasım 2013 Salı

Le Graine et Le Mulet

Tunus asıllı Fransız yönetmen Abdüllatif Keşiş (Abdellatif Kechiche)’in yazıp yönettiği 2007 yapımı Le Graine et Le Mulet / The Grain and the Mullet / The Secret of the Grain filminin uluslararası bilinen adı “Couscous”. Ülkemizde “Balıklı Bulgur” olarak İstanbul Film Festivali kapsamında 2008’de gösterilen Le Graine et Le Mulet filminin Türkçe adına tüm film boyunca oyuncular kuskus dediği ve de filmin öyküsünü bu kuskus yemeği şekillendirdiği için ben de “Balıklı Kuskus” demeyi tercih ediyorum. Öncelikle hemen belirteyim, filmdeki kuskus bizim bildiğimiz, pişirdiğimiz kuskus gibi değil, görünümü (eminim tadı da) başka, hatta rahatlıkla söyleyebilirim bulgur gibi görünüyor daha çok. Kuskusla beraber pişirilip sunulan balık kefal balığı. Filmin ana kahramanı 61 yaşındaki Süleyman, 35 yılını limanda, gemi yapımında geçirmiş ve artık yetersiz görüldüğü için işine son verilmiş göçmen bir emekçi. Karısını ve dört çocuğunu başka bir kadın yüzünden terk etmiş Süleyman ve sevgilisinin işlettiği, ağırlıklı göçmenlerin kaldığı bir otelde kalıyor. Yüz ifadesinden, bakışlarına yapışıp kalmış hüzünden, hayatın bütün ağırlığının üzerinde olduğunu gözlemliyoruz. Kaldığı küçük otel odasını bir cennete çevirmiş Süleyman. Alttaki karede göreceğiniz üzere, akşam odasına gelip de penceresinden dışarı baktığında, kurguladığı hayaliyle zihninin meşgul olduğunu algılayabiliyorsunuz.
Süleyman’ın hayali, bir tekne restoran açarak eski karısı Suat’ın tüm aileyi bir araya toplayıp (elbette Süleyman Pazar günkü aile yemeklerine artık gitmiyor ama mutlaka eski karısı Suat tarafından kendisine ayrılan balıklı kuskusu kaldığı otel odasına paket yapılıp gönderiliyor), aşkla pişirdiği balıklı kuskusu tekne restoranında tüm liman kasabası Sète’nin beğenisine sunmak. Tabii ki bu tür bir işe kalkıştığında nasıl bir bürokrasiyle karşılaştığını görünce filmde bu tür işlemler dünyanın her yerinde aynı oluyormuş olgusunu da yaşıyorsunuz. Süleyman’ın pek çok zorlukla, yaman bürokratik engellerle karşılaşacağı bu büyük hayalinde en büyük destekçisi sevgilisinin gözüpek ve doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen, kendisini babası yerine koymuş olan kızı Rym oluyor. Bürokratik engellerle daralan Süleyman, en sonunda çareyi, hayalinin nasıl bir şey olduğunu göstermek üzere tüm Sète kasabasının ileri gelenlerini tekne restoranına balıklı kuskus yemeğe davet etmekte buluyor. Umutla başlayan gece, Suat'ın evinden alınan ama teknenin mutfağına unutkanlık sebebiyle Süleyman'ın oğlunun arabasının bagajından getirilmemiş olan kayıp kuskusla tamamen başka noktalara sürükleniyor. Süleyman'ın kayıp kuskusun peşinde eski karısının evine geldiğinde mahallenin fırlama çocukları tarafından el konulan motosikletinin ardından koşuşturması doğrudan Vittorio De Sica'nın Ladri di Biciclette/ Bicycle Thieves / Bisiklet Hırsızları filmini anımsatıyor. Birbirine paralel geçen tekne, mahalle ve sevgilinin işlettiği otel sahnelerinde Süleyman'ın hayalinin gerçekleşip gerçekleşmediğini tamamen izleyicisine bırakmış Abdüllatif Keşiş. Filmin sonu yorumlarınıza kalıyor, gayet de hoş oluyor bu durum.

Paris Match dergisinin “en sonunda Ken Loach’ımızı bulduk” diyerek gönderme yaptığı Abdüllatif Keşiş Tunus’ta doğmuş, 6 yaşındayken ailesiyle beraber Nice’e taşınmış, 2013 yılında Cannes Film Festivali’nin tartışmalı filmi La vie d'Adèle / Blue Is the Warmest Colour / Adèle’in Yaşamı filmiyle Altın Palmiye’yi kazanırken epey kendisinden söz ettirmiş bir yönetmen. Kendisi de göçmen asıllı olduğu için Le Graine et Le Mulet / The Grain and the Mullet / Balıklı Kuskus filminde, melez evliliklerle çok uluslu büyük bir aileye dönüşen Arap asıllı ailenin kültürlerarası gidiş gelişlerini çok hoş bir dille anlatmış.
Le Graine et Le Mulet / The Grain and the Mullet / Balıklı Kuskus filmini çok samimi bulduğumu söyleyerek yönetmenin tartışmalı filmi La vie d'Adèle / Blue Is the Warmest Colour / Adèle’in Yaşamı filmini sabırsızlıkla beklediğimi belirterek noktalıyorum günce notlarımı.
Balıklı kuskus demişken, bu yemeğin hazırlık aşamaları filmde çok ama çok güzel fakat aynı şeyi Arap – Fransız ve de melez çocuklarla bezeli ailenin bireylerinin, uzun ve keyifli Pazar öğle yemeği masasında, bu yemeği yerken geçen dakikaları için söyleyemeceğim. “Ağzımızda lokma varken konuşmamalıyız” sözünü hiç duymamış bu ailenin bireyleri!

17 Temmuz 2012 Salı

Megane

Naoko Ogigami, 2007 yapımı Megane / Glasses / Gözlük filmiyle, ana kahraman beyaz yakalı Taeko’nun, monoton şehir hayatının sıradanlığından, stresinden kaçarak, adı hiç geçmeyen bir adadaki Hamada Pansiyonu'nda geçirdiği tatili üzerinden, ölçülü bir modern hayat eleştirisi yapmış. Pırıl pırıl bir kumsalın hemen yanıbaşında, cep telefonlarının çekmediği bir noktada konumlanmış Hamada Pansiyonu.Hamada'ya Hoşgeldiniz !Gayet sade döşenmiş, sizi rahatsız edecek hiçbir şey yok etrafta. Elinde haritasıyla kumsalda bavulunu çekiştererek pansiyona varan Taeko’yu karşılayan pansiyon sahibi Yuji’nin “Burayı bulabildiğine göre çok yetenekli olmalısın !” cümlesiyle hemen ayırdına varırız, Taeko’yu bekleyen tuhaflıkların ardı arkasının kesilmeyecek oluşunun ! Bir nevi modern hayatın Alice’i gibi olan Taeko’nun peşinde, Harikalar Diyarı'na dalarız. Elbette tek fark ortalıkta koşuşturan bir tavşanın olmayışı (filmde çok az görülen sakin yaradılışlı bir köpek var)! Hamada Pansiyonu'nun tek müşterisi olarak, güzel bir tatil geçirmenin peşindeki Taeko dışında, diğer karakterlerle de tanışalım : Pansiyonunun bulunmaması için elinden geleni yapan mekan sahibi Yuji, adaya yaz başlangıcında gelen, sabahları ada sakinlerine egzersiz yaptıran ve kumsaldaki barakasında dünyanın en lezzetli “Kakigōri” (bir çeşit frappe – buzlu meyve dondurması) karşılığında para almayan ama basit, içten gelen hediyeleri kabul eden Sakura, adadaki okulda biyoloji öğretmeni olan Haruna ve aniden öğretmeni Taeko’yu ziyarete gelen Yomogi... Bu beş karekterin tek ortak özelliği, hayata gözlüklerin ardından bakmaları.
Hep çalışmış, hep yorulmuş, hep sıkılmış, kariyer peşinde koşuşturmuş Taeko’nun, tatil (ya da daha da genişleterek hayat) konusunda eğitilmesine tanık oluruz film boyunca. “Keyif çatmak” neymiş, nasıl bir şeymiş diye, uygulamalı olarak gözlemletir yönetmen bize...Kumsaldayız !Güzel bir yemek ve keyifli sohbetNefis buzlu meyveMandolin dinlemekTüm film süresince dinginliği, azalan veya artan çeşitli dozlarda yakalayabiliyoruz. Dinginlik, huzurun, "olmazsa olmazı". Kumsalda oturup boş boş okyanusa bakmak, güzel bir yemek eşliğinde keyifli sohbet etmek, lezzetli buzlu meyve yemek, mandolin dinlemek, güne "Şükran Egzersizleri"´yle başlamak ! İşte budur (diyor "yönetmenimiz") tüm huzur !Şükran egzersizleri

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Kamome shokudô

Kamome shokudô ShoKamome shokudôJapon kadın yönetmen Naoko Ogigami, geç tanıştığım ama hemen haftasonunda peşpeşe Kamome shokudô / Kamome Diner / Ruokala Lokki / Kamome Lokantası ve Megane / Glasses / Gözlük filmlerini izleyip, sevdiğim yönetmenler arasına usulca yerleşen bir yönetmen oldu.
Naoko Ogigami, Yôko Mure’nin romanından senaryolaştırdığı 2006 yapımı Kamome shokudô / Kamome Diner / Ruokala Lokki / Kamome Lokantası filmi gözlerinize, ruhunuza dokunan, huzur veren bir film, üstelik bir diğer sevdiğim Fin yönetmen Aki Kaurismäki’den hoş etkilenmeler taşıyor, bir uçtan bir uca Ural – Altay dil ailesine mensup iki ülkeyi, Japonya ve Finlandiya’yı bir araya getiriyor. Bir kadın yönetmene ait olup hem kadınlarla hem de muhteşem Japon mutfağıyla bezeli bir film olması da ayrıca çok güzel.
Yönetmen filminin çekiminde mekan olarak halihazırda başka bir adla lokanta olan hoş bir mekanı seçmiş. Sachie adında genç bir Japon kadın var ana karakter olarak filmde ve Helsinki’de sakin bir caddede açtığı aydınlık tasarımlı, sıcaklık yayan lokantası ile geleneksel Japon tatlarını Finler'e sevdirmeyi amaçlamış, Finler'in basit ama güzel yemekleri seveceğini düşünmüş. Sachie’nin yolunun neden Helsinki’ye düştüğünü bilmiyoruz, film boyunca da öğrenemiyoruz. Kamome Japonca martı demek. Sachie’nin “Martı” adını verdiği bir yılı aşkın süredir açık olan lokantasına sürekli vitrinden bakan ama bir türlü içeri girmeyen Finler'e doğrusu oldukça kızıyorsunuz izleyici olarak. “Girin ve sağlıklı yemeklerin tadına bakın, bir daha vazgeçemeyeceksiniz” diye ekranın ardından sesinizi duyurmak istiyorsunuz ! Merakla bekliyoruz ama bir türlü olmuyor ve dükkan hep boş kalıyor. Sachie her sabah geliyor, bütün gün müşteri gelmesini bekliyor ve kimse gelmeyince kapatıp lokantasını evine dönüyor. Günler hep bu şekilde monoton geçerken bir sabah içeri giren aydınlık yüzlü bir Fin genci kahve isteyiveriyor Sachie’den ! (Hemen bir not, tüm diğer İskandinav ülkerinde olduğu gibi Finler kahve çok içer.) Bu gencin kahve dışında bir merakı daha var, koyu bir manga (Japonca çizgi roman) – anime (Japonca çizgi film) hayranı ve Japonca öğreniyor. Sachie’ye Gatchaman (bir anime kahramanı)’nın şarkısını bilip bilmediğini soruyor ve Sachie’nin aklına sokuyor hatırlayamadığı şarkıyı…Gittiği kitapevinde başka bir Japon gören Sachi hemen yanına yaklaşıp Gatchaman’ın şarkısını bilip bilmediğini soruyor sudan çıkmış balık gibi etrafına bakınan Japon kadına. Böylelikle Midori ile tanışıyoruz. Bir gün haritanın üzerine gözlerini kapatıp parmak basan ve parmağı Finlandiya’ya isabet edince kalkıp Helsinki'ye gelen şaşkın Midori. Ne Helsinki'de ne kadar kalacağını biliyor, ne de ne yapacağını. Sachi hemen yardıma yetişiyor ve “Gatcahaman’ın şarkısını bilen biri kötü olamaz” düşüncesiyle evini açıyor Midori’ye. Bedavaya kalamam diyen Midori lokantada Sachie’nin yardımcısı oluyor. Filmin üçüncü Japon’u Masako adındaki karakterin ise Finlandiya’yı televizyonda gördüğünü öğreniyoruz. Hayali gitar yarışmasında Finler'in bu tür oyunları çok ciddiye aldıklarını fark edip, hep sakin ve huzurlu görünen insanların ülkesini ziyaret etmeye karar vermiş Masako. Kenti gezerken de Sachie’nin lokantasına yolu düşmüş.
Birbirinden ilginç, hoş üç Japon kadının ardından biraz da Fin karakterlere gelelim. Sachie’nin ilk müşterisi olan Tommi adındaki Fin genci lokantası açık olduğu sürece kahvesini ücretsiz içmekle ödüllendiriyor. Düzenli olarak her sabah uğruyor Tommi lokantaya ama kimseyi getirmiyor beraberinde. Hiç arkadaşı olmadığını düşündürtüyor izleyene. Sonra lokantaya gelip kahve ısmarlayan Matti adında tuhaf bir adamla tanışıyoruz. Sachie’nin kahvesinden bir yudum alıp, “daha iyi olabilir” diyerek Sachie’ye en iyi kahve yapmayı öğretecek olan adam bu. “Kahveyi koyup yavaşça parmağını bastırıyor adam ve “kopi luwak” (Dünya'nın en pahalı kahvesinin adı) diyor… Bundan sonra Sachie de “kopi luwak” diyerek kahvesini hazırlıyor. Lokantayı bir yıla yakın süre vitrinden seyredip içeri girmeye cesaret edemeyen 3 Fin kadın günün birinde tarçınlı rulo kokusuna dayanamayıp içeri girince işte diyorsunuz şeytanın bacağı kırıldı, işler yoluna girecek lokantada...
Tarçınlı rulo demişken filmdeki yemeklerden bahsetmemek olmaz. Neden onigiriyi (pirinç topları) ana yemek olarak seçtiği sorusuna Sachie “Japonların geleneksel, ruha dokunan tadı” diyor. Filmde onigiri yapılan her sahne gerçekten inanılmaz güzellikteydi. OnigiriOnigiri
Kamome Lokantası İstanbul'da olsaydı, müdavimlerinden biri olurdum kesinlikle! Yaşasın ruha dokunan Japon mutfağı!

23 Haziran 2012 Cumartesi

Tampopo

Jûzô Itami'nin 1985 yapımı Tampopo / Dandelion / Karahindiba filmi, "İyi bir `ramen´ nasıl pişirilir?" ana öyküsü üzerinden, genel olarak yemek kültürü, özel olarak da Batılılaşma konusunda sürekli çalışan Japon kültürüne, komedi havasında sıkı eleştiriler yapan bir film. Ramen, bir çeşit makarna (erişte) çorbası. Aslında Çinliler'in ürünü olan bu çorbayı Japonlar öyle çok tüketir olmuşlar ki Japon yemek kültürünün baş köşelerinden birine yerleşmiş zaman içinde. Ramen pişirmek de neymiş, at işte suyun içine makarnaları deyip küçümsememek gerekiyor. İyi bir ramenin pişirmesi oldukça uzun sürüyor ve çorba katkı malzemesi et ve bazı türlerinde, bize uymasa da, domuz kemiği, domuz eti olabiliyor... Tavuk, elma, havuç, soğan, taze soğan, sarımsak, soya sosu, sirke vs. ve asıl unsur olan erişteden oluşuyor.
Ramen nasıl yenir?Filmin hemen başlarında, yaşlı bir gurunun genç bir çocuğa verdiği "Ramen nasıl yenir?" dersi yer alıyor. Hayat, bize sunulan bir armağansa, en başta yediğimize içtiğimize saygı göstermeliyiz; öyle değil mi? İşe, rameni koklamakla başlayıp, tek tek içerdiklerine çubukla dokunarak iyice algılamalı her şeyi, sonra yudum yudum içmeye, yemeye geçmeli ! Elbette çorbanın içindeki artık ölmüş olan canlılardan özür dilemeyi unutmadan !
Gelelim filmin adına; Japonya'da kız çocuklara verilen adlardan biri "Tampopo"... Latincesi "Taraxacum officinale" olan bu bitkiye Türkçemiz'de "Karahindiba" adı verilmiş olsa da, en çok "Radika" olarak biliniyor. Yaprakları yeşil, çiçekleri sarı olan bu bitkiye neden Karahindiba denmiş çok araştırıp, kurcalamıyorum (beyaz olanı da varmış) ve bu bitkinin adının en güzel tınılı halinin "Dandelion" olduğunu, nezleli karga'dan okuyabilirsiniz diyorum...
Filmimize adını veren Tampopo (ki Tampopo'yu oynayan oyuncu Nobuko Miyamoto, yönetmenin de karısıdır bu arada), ölmüş olan eşinden kalan ramen lokantasında, oğluyla birlikte hayatını sürdürmeye çalışmaktadır. Kafasından eksik etmediği kovboy şapkasıyla dükkanına uğrayan, karizmatik kamyon şoförü Goro, Tampopo'nun pişirmiş olduğu rameni beğenmeyince, hayat, Tampopo için, "Nasıl en iyi rameni pişiririm?"´e dönüşüyor ve Goro'dan, kendisinin ramen öğretmeni olmasını rica ediyor... Bu yolda ilerlerken, civardaki tüm rakiplerini ziyaret etmeye, onlardan bir şeyler kapmaya çalışıyor Tampopo. Goro'ya katılan diğer ramen gurusu sayılabilecek tipler de cabası... Yönetmen de bize aktardığı ana öyküsünün üzerinden, bazen ana öyküyle bağlantılı, bazense bağlantısız bir dolu hüzünlü, traji komik, erotik (yumurta sarısına dikkat !), sevimli küçük öyküyle, iyiden iyiye dalgasını geçiyor Batı'ya öykünmeye çabalayan Japon yeme-içme kültürüyle... Bu ara öykülerden birinde yer alan "Süpermarket Cadısı" diye adlandırabileceğim, almayı düşündüğü her şeyi elleyen ama bir türlü beğenmeyen, yaşlı teyzeye bayıldım doğrusu. Meyveyi, sebzeyi dokunarak seçmek iyi güzel de peynir kutularını açıp da dokunanını daha önce görmemiştim !
Ramen nasıl pişirilir?Kahramanımız Tampopo, azmetmiştir bir kere, en iyi rameni pişirme yolunda, yılmadan-bıkmadan ilerler... Danışmanı kamyon şoförü Goro'nun her dediğini dinler, uygular ! Suyu ne kadar kaynatmalı, taze soğanı nasıl kıymalı, kemiği, eti ne zaman içine katmalı, hiç acele etmeden, herşeyin sırasını ve hakkını vererek yavaş yavaş hazırlamalı rameni, elbette hızlı bir şekilde üç dakikanın altında da servise hazır hale getirmeli... Mükemmel sonuçsa, müşterilerin içeriğini çubuklarla bitirip, suyunu kafalarına diktikleri ramen kaselerini sonuna kadar içmeleri !Ramen nasıl tüketilir?
Keyifli olmasına, keyifli bir film Tampopo / Dandelion / Karahindiba ama filmi izledikten sonra, yönetmeni Jûzô Itami'nin hayatını biraz okuyunca, hüzne dönüştü keyfim... Jûzô Itami, 1992'de çektiği Minbo no onno / Minbo: the Gentle Art of Japanese Extortion filminde Japon Mafyası Yakuza'yla dalga geçtiği için, Yakuza tarafından hedef gösterilip çok büyük tepki almış. Öyle ki, filmin gösterime girmesinden altı gün sonra saldırıya uğramış. Akabinde hakkında uygunsuz bir gönül ilişkisi var diye dedikodular çıkartılmış ve tüm bunlara dayanamayan yönetmen de, "Ölümüm masumiyetimi kanıtlayacaktır!" diyerek, 1997'de yaşamına son vermiş. Kimbilir, yaşasaydı belki de çok daha keskin filmlere imza atacaktı onurlu yönetmen Jûzô Itami.

19 Haziran 2012 Salı

Estômago

Bilenler bilir, sinemayla lezzetler birleştiğinde çoğu zaman seyrine doyum olmayan filmler ortaya çıkar. Lezzetli filmler ayrıca yerleşir usunuza ! Son izlediğimiz filmlerden olan, Marcos Jorge'nin 2007 yapımı Estômago / Estômago: A Gastronomic Story / Mide filmini izlediğimden beri, artık yemek filmleri denilince ilk aklıma gelen film Peter Greenaway'in The Cook the Thief His Wife & Her Lover / Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı filmi olmayacak ! Marcos Jorge'nin filminde anlattığı cahil ama yetenekli, bir o kadar da kurnaz (ya da etrafından kazık yiye yiye kurnazlaşmayı öğrenen mi desem?) ana kahraman Raimundo Nonato, Estômago filmini yemek filmleri listemin başına usul usul yerleştiriverdi.Raimundo NonatoKöyünden kalkıp beş parasız Sao Paulo'ya gelen Nonato ilk rastladığı salaş bir lokantada iki parça "coxinha" ısmarlar. Coxinha, Brezilya ve Portekiz’de son derece yaygın bir atıştırmalıkmış. Bir nevi tavuk pane diyeceğimiz bu yiyecek didiklenmiş tavuk, baharat ve peynirle doldurulan hamurun kızgın yağda kızartılmasından oluşuyor ve senaryoya göre yediği iki parça "coxinha"'nın parasını ödeyemeyen Nonato'nun pişirmede uzmanlaştığı bir yiyecek haline geliyor. Evet, elbette tahmin ettiniz; Nonato lokanta sahibine param yok deyince, "işte" der patron; "şu arkada yatarsın, bulaşığı yıkarsın ve de yemek pişirirsin" !Pek lezzetli Kısa sürede pişirdiği "coxinha" ve "pastel"ler (bir çeşit puf böreği diyebiliriz "pastel" için) ile harikalar yaratan, salaş lokantayı pırıl pırıl hale getirip, tıka basa müşterilerle doldurtan Nonato, çok yakındaki bir İtalyan lokantasının sahibinin dikkatinden de kaçmayacak ve yeni bir çevreye terfi edecektir. Saf bir köylü çocuğu olarak zaman zaman algılamada sorunlar çekse de yeni patronu sayesinde yemek-şarap ve peynirler üzerine hayli bilgi sahibi olacaktır.

Filmin öyküsü bir yanda Raimundo Nonato'nun mutfakta ilerlemesini anlatırken, paralel giden diğer öyküde hapiste 8 kişilik bir hücrede kalan diğer Raimundo'yu izleriz. Çok fazla "spoiler" vermemek için nasıl olmuş da sevgili kahramanımız saf çocuk Nonato hapse düşmüş, hapiste yaptığı yemekler sayesinde nasıl başarılı olmuş diye kendimi çok zorlayarak bahsetmiyorum ancak lezzete ve sinemaya düşkün olanlara mutlaka bu filmi edinmelerini, izlemelerini öneriyorum. Filmde, fileminyon ve kadın kalçası ile kurulan ilişki üzerinden de hüzünlü bir sona hazırlıklı olun diyerek noktayı koyuyorum.

20 Mayıs 2011 Cuma

"Atilla Dorsay’ın Seçtiği En İyi Yemek Filmleri"

Babette'nin ŞöleniYemek herşeyden önce bir kültürdür. Sinemayla lezzetler birleştiğinde çoğu zaman seyrine doyum olmayan filmler ortaya çıkıyor. Son zamanlarda bu kadar söz etmişken leziz yemeklerden, keyifli sohbetlerden, elbette 4 – 28 Mayıs tarihleri arasında Atilla Dorsay’ın seçtiği “En İyi Yemek Filmleri” etkinliğinin izini de düşürmeden geçemeyececeğim güncemden. 8 film seçmiş Atilla Dorsay. Film tanıtımlarına şu linkten “Atilla Dorsay’ın Seçkisiyle En İyi Yemek Filmleri”, programa ise bu linkten “ En İyi Yemek Filmleri Gösterim Programı” ulaşabilirsiniz.

*Politiki kouzina (Πολίτικη Κουζίνα) / A Touch of Spice / Bir Tutam Baharat

*Babettes gæstebud / Babette's Feast / Babette’nin Şöleni

*L’Aile ou la Cuisse / The Wing and the Thigh / Eti Senin, Kemiği Benim

*Tampopo

*The Cook the Thief His Wife & Her Lover / Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı

*Delicatessen / Şarküteri

*Vatel

*La Grande Bouffe / The Big Feast / Büyük Tıkınma