SİNEMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SİNEMA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Mayıs 2025 Perşembe
29 Nisan 2024 Pazartesi
Anselm
43. İstanbul Film Festivali 17-28 Nisan tarihleri arasında yapıldı. Bu yılki festivalin benim için en önemli kazanımları Wim Wenders'ın Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde filmini yeniden sinema perdesinde izlemek ve Wim Wenders'ın çağımızın en yenilikçi ve önemli ressam ve heykeltıraşlarından Anselm Kiefer’in portresini çizdiği Anselm - Das Rauschen der Zeit / Anselm - The Noise of Time / Anselm - Zamanın Gürültüsü isimli belgeselini izlemek oldu. Festival konuğu olarak İstanbul'a gelen Wim Wenders canlı olarak verilen söyleşide de yönetmenliği üzerine keyifli bir konuşma gerçekleştirdi.
Wim Wenders'ın yönettiği belgesel Anselm - Das Rauschen der Zeit / Anselm - The Noise of Time / Anselm - Zamanın Gürültüsü, barbarlığı, dehşeti gözler önüne seren resimleri ve devasa anıtsal enstalasyonlarla tanınan ressam ve heykeltraş Anselm Kiefer'in çalışmalarını inceliyor ve Fransa'nın güneyindeki Barjac'ta gerçekleştirdiği son projesine odaklanıyor. Filmde Kiefer'in yanmış, yıkılmış, bitik manzaralarını izlerken altyazıda "üzerinden tanklar geçmişse manzara çizemezsin" yazısı geçiyor. "Benim için tarih manzara ve renk gibi bir malzemedir " diyor Kiefer ve ekliyor "ben kimliğimi araştırıyorum."
Wim Wenders ve Anselm Kiefer 1945 doğumlu. Stunde Null (Sıfır Saat)'u yaşayacak Almanya'ya doğmuşlar. Her ikisi de aynı ortak mirastan gelmişler. Anselm Kiefer 1960lı yılların sonunda çok tartışılan 'Besetzungen / Occupations / İşgaller' adlı fotoğraf serisiyle faşizmi kendine mesele edinip Alman olmakla hesaplaşmak adına pek çok farklı disiplinde eserler üretmiş. Avrupa’yı dolaşarak çeşitli yerlerde “Sieg Heil / Nazi selamı” selamı verdiği kışkırtıcı siyah-beyaz fotoğraflar çekmiş. Daha sonra, 1945’ten kalma savaş uçaklarını taşlaşmış, heykelsi sanat eserlerine dönüştürmüş. Pek çok eserini de Paul Celan'ın şiirlerine ithafen yaratmış.
Wim Wenders 1980 Venedik Bienali’nde Alman pavyonundaki işleri sebebiyle neo-faşist olarak da adlandırılan Anselm Kiefer üzerindeki bu eleştirileri yok etmek istercesine Paul Celan’ın kendi sesiyle okuduğu “Ölüm Fügü” şiiri eşliğinde Kiefer'in savaşın tüm acımasızlığını, barbarlığını sergileyen tablolarını ve enstalasyonlarını gösterirken insanlık suçuyla izleyiciyi başbaşa bırakıyor.
"... Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları hiç durmaksızın içmekteyiz, içmekteyiz bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete senin kül saçların Sulamith adam yılanlarla oynuyor Sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o Almanya’dan gelen bir ustadır sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler duman olup yükseliyorsunuz göğe sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor ..." derken Paul Celan, dizeleri akarken Anselm Kiefer'in görkemli bir vahşeti gözüme sokan eserleri geliyor perdeye.
Hayat kısa, sanat uzun ve sanat asla unutmuyor. Son kare giriyor. Çocukluğunu omuzlarına almış Anselm Kiefer ile karşı karşıyayız. Koltukta çakılı kalıyorum. Boğazımda bir yumrukla ayrılıyorum sinema salonundan.
Wim Wenders'ın yönettiği belgesel Anselm - Das Rauschen der Zeit / Anselm - The Noise of Time / Anselm - Zamanın Gürültüsü, barbarlığı, dehşeti gözler önüne seren resimleri ve devasa anıtsal enstalasyonlarla tanınan ressam ve heykeltraş Anselm Kiefer'in çalışmalarını inceliyor ve Fransa'nın güneyindeki Barjac'ta gerçekleştirdiği son projesine odaklanıyor. Filmde Kiefer'in yanmış, yıkılmış, bitik manzaralarını izlerken altyazıda "üzerinden tanklar geçmişse manzara çizemezsin" yazısı geçiyor. "Benim için tarih manzara ve renk gibi bir malzemedir " diyor Kiefer ve ekliyor "ben kimliğimi araştırıyorum."
Wim Wenders ve Anselm Kiefer 1945 doğumlu. Stunde Null (Sıfır Saat)'u yaşayacak Almanya'ya doğmuşlar. Her ikisi de aynı ortak mirastan gelmişler. Anselm Kiefer 1960lı yılların sonunda çok tartışılan 'Besetzungen / Occupations / İşgaller' adlı fotoğraf serisiyle faşizmi kendine mesele edinip Alman olmakla hesaplaşmak adına pek çok farklı disiplinde eserler üretmiş. Avrupa’yı dolaşarak çeşitli yerlerde “Sieg Heil / Nazi selamı” selamı verdiği kışkırtıcı siyah-beyaz fotoğraflar çekmiş. Daha sonra, 1945’ten kalma savaş uçaklarını taşlaşmış, heykelsi sanat eserlerine dönüştürmüş. Pek çok eserini de Paul Celan'ın şiirlerine ithafen yaratmış.
Wim Wenders 1980 Venedik Bienali’nde Alman pavyonundaki işleri sebebiyle neo-faşist olarak da adlandırılan Anselm Kiefer üzerindeki bu eleştirileri yok etmek istercesine Paul Celan’ın kendi sesiyle okuduğu “Ölüm Fügü” şiiri eşliğinde Kiefer'in savaşın tüm acımasızlığını, barbarlığını sergileyen tablolarını ve enstalasyonlarını gösterirken insanlık suçuyla izleyiciyi başbaşa bırakıyor.
"... Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları hiç durmaksızın içmekteyiz, içmekteyiz bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete senin kül saçların Sulamith adam yılanlarla oynuyor Sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o Almanya’dan gelen bir ustadır sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler duman olup yükseliyorsunuz göğe sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor ..." derken Paul Celan, dizeleri akarken Anselm Kiefer'in görkemli bir vahşeti gözüme sokan eserleri geliyor perdeye.
Hayat kısa, sanat uzun ve sanat asla unutmuyor. Son kare giriyor. Çocukluğunu omuzlarına almış Anselm Kiefer ile karşı karşıyayız. Koltukta çakılı kalıyorum. Boğazımda bir yumrukla ayrılıyorum sinema salonundan.
İzdüşüm(ler)
BELGE-FİLM,
SİNEMA,
ŞİİR
24 Ocak 2024 Çarşamba
Kuolleet lehdet / Sararmış Yapraklar
Aki Kaurismäki'nin son filmi, 2023 yapımı 'Kuolleet lehdet / Fallen Leaves / Sararmış Yapraklar' filmi, uzun zamandır izlediğim en keyifli film olarak kalbimi fethedip belleğime yerleşiyor ve içinden filmler geçen filmler kategorime yerleşiyor.
İzdüşüm(ler)
İÇİNDEN FİLMLER GEÇEN FİLMLER,
SİNEMA
13 Eylül 2022 Salı
2 Eylül 2021 Perşembe
İyi ki dinledik, dinleyeceğiz Mikis Theodorakis'in muhteşem müziklerini...
Bu sonbahar birbiri ardına geliyor üzücü haberler. Muhteşem müziklerin yaratıcısı, Yunanistan'ın sesi diye adlandırılan Mikis Theodorakis de geçti gitti bu dünyadan. Hep aramızda olacak müziğiyle...
1 Haziran 2020 Pazartesi
Im Lauf der Zeit
Wim Wenders’in “Yol Filmleri” üçlemesinin son filmi olan Im Lauf der Zeit / Kings of the Road / Zamanın Akışında filmi, izlenmek için 11 Mart 2020 tarihinden beri Covid-19 hastalığı sebebiyle tüm Dünya ile birlikte karantina altında olduğumuz günleri bekliyormuş meğer. Hemen belirteyim, üçlemenin ilk filmi 1974 yapımı Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde, ikinci film ise ise 1975 yapımı Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış filmleridir. Arşive ilk iki filmle birlikte aynı tarihte giren ama seyredilmek için 2020 yılını bekleyen Im Lauf der Zeit / Kings of the Road / Zamanın Akışında, yol filmleri kategorisinde hakikaten bir kült film.
Filmde önce, kamyondan bozma karavanıyla Batı Almanya'nın Doğu Almanya sınırındaki küçük kasabalarında artık miadını doldurmakta olan sinema salonlarını tek tek gezip projeksiyon cihazlarının tamirini yapan Bruno (Rüdiger Vogler) ile tanışıyoruz. Rüdiger Vogler, Wim Wenders'ın "Yol Filmleri" üçlemesinin üçünde de başrolde olan oyuncu. Bruno (Rüdiger Vogler)'nun yolu karısından ayrıldığı için bunalıma düşmüş, kendi içindeki sorunları çözmeye çabalayan, huzursuz Robert (Hanns Zischler) ile kesişir. Filmin bundan sonrasında, küçük kasabalar boyunca birlikte yolculuk yapan ikilinin kendi hayatlarını sorgulamalarını gözlemlerken, bir yandan da II. Dünya Savaşı sonrası Almanya'sının nasıl bir süreç geçirmekte olduğuna tanıklık ederiz.
Wim Wenders ünlü Alman yönetmen Fritz Lang'a adadığı filmde Fritz Lang'ın (Ki bir tanesi de L'e Mépris' filminden alıntılanmıştır.) birkaç fotoğrafı da görülür.
Filmin son karesi hayli anlamlıdır. Adı Weisse Wand (Beyaz Duvar) olan sinema salonunun yarı sönmüş ışıklarında, "WW" ve "END" harfleri seçilmektedir. Farklı farklı yorumlayabilirim; Yani WW, Wim Wenders'ın filminin sonu ya da WW World War olarak okursam II. Dünya Savaşı'nın sonu ya da WW Weisse Wand yani sinema salonun adı olarak okursam salonun artık miadını doldurmakta olduğunu düşünebilirim. Sadece "END" harflerini algılamayı tercih edersem salt "SON". Kısaca, Alman sinemasının altın dönemleri artık geçmiştedir. Çünkü teknisyen Bruno (Rüdiger Vogler)'nun dolaştığı küçük kasaba sinemaları artık eski şaşaalı günlerini geride bırakmış, yoz Amerikan filmleri ile seks filmleri gösteren köhne sinemalara dönüşmüştür.
Filmde önce, kamyondan bozma karavanıyla Batı Almanya'nın Doğu Almanya sınırındaki küçük kasabalarında artık miadını doldurmakta olan sinema salonlarını tek tek gezip projeksiyon cihazlarının tamirini yapan Bruno (Rüdiger Vogler) ile tanışıyoruz. Rüdiger Vogler, Wim Wenders'ın "Yol Filmleri" üçlemesinin üçünde de başrolde olan oyuncu. Bruno (Rüdiger Vogler)'nun yolu karısından ayrıldığı için bunalıma düşmüş, kendi içindeki sorunları çözmeye çabalayan, huzursuz Robert (Hanns Zischler) ile kesişir. Filmin bundan sonrasında, küçük kasabalar boyunca birlikte yolculuk yapan ikilinin kendi hayatlarını sorgulamalarını gözlemlerken, bir yandan da II. Dünya Savaşı sonrası Almanya'sının nasıl bir süreç geçirmekte olduğuna tanıklık ederiz.
Wim Wenders ünlü Alman yönetmen Fritz Lang'a adadığı filmde Fritz Lang'ın (Ki bir tanesi de L'e Mépris' filminden alıntılanmıştır.) birkaç fotoğrafı da görülür.
Filmin son karesi hayli anlamlıdır. Adı Weisse Wand (Beyaz Duvar) olan sinema salonunun yarı sönmüş ışıklarında, "WW" ve "END" harfleri seçilmektedir. Farklı farklı yorumlayabilirim; Yani WW, Wim Wenders'ın filminin sonu ya da WW World War olarak okursam II. Dünya Savaşı'nın sonu ya da WW Weisse Wand yani sinema salonun adı olarak okursam salonun artık miadını doldurmakta olduğunu düşünebilirim. Sadece "END" harflerini algılamayı tercih edersem salt "SON". Kısaca, Alman sinemasının altın dönemleri artık geçmiştedir. Çünkü teknisyen Bruno (Rüdiger Vogler)'nun dolaştığı küçük kasaba sinemaları artık eski şaşaalı günlerini geride bırakmış, yoz Amerikan filmleri ile seks filmleri gösteren köhne sinemalara dönüşmüştür.
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER,
ÜÇLEMELER,
YOL FİLMLERİ
8 Ocak 2019 Salı
La vendedora de fósforos
La vendedora de fósforos / The Little Match Girl / Küçük Kibritçi Kız, Arjantinli yönetmen Alejo Moguillansky'nin 2017 yapımı filmi. Filmin ana karakterleri Marie (María Villar) ve Walter (Walter Jakob) ile küçük kızları Cleo (Cleo Moguillansky oynuyor bu rolü) düşük gelirleriyle Buenos Aires'te iyi bir yaşam sürme çabası içindeler. Marie, ünlü bir piyanist olan Margarita Fernandez'e (piyanistin kendisi bu rolde) asistanlık yaparken, Walter ise Hans Christian Andersen'in "Den Lille Pige med Svovlstikkerne / The Little Match Girl / Küçük Kibritçi Kız" masalını Buenos Aires'in en önde gelen opera binası Teatro Colón'da operaya uyarlayacak olan Alman besteci Helmut Lachenmann'a (bestecinin kendisi bu rolde) yardımcı olmaktadır. Elbette Marie de eşine bu süreçte yardım etmekte ve Küçük Kibritçi Kız operaya uyarlanırken sahne ile ilgili fikirlerini eşiyle paylaşmaktadır. Bırakacak kimsesi olmadığından, Marie çoğu zaman kızı Cleo'yu da piyanist Margarita Fernandez'in evine götürmektedir. Piyanist küçük kıza izlemesi için Robert Bresson'un 'Au hazard balthazar' filminin dvd'sini oynatır. Cleo bir yandan anne ve babası birlikte konuşup tartışırlarken "Küçük Kibritçi Kız" masalı ile haşır neşir olurken, bir yandan da 'Au hazard balthazar'daki kilit karakter eşekten oldukça fazla etkilenecek, operada geçirdiği vakitte daldığı düşte eşeği görecektir. Bu arada piyanist Margarita Fernandez'in evinde Cleo'nun bulduğu bir mektuptan da piyanistin 1970'lerden bir Alman teröristi ile bağı olduğunu da öğreniriz. Kısaca, Andersen'in masalını, Bresson'un eşeğini, 70ler'deki Alman teröristini, Arjantinli piyanisti, Alman besteciyi
bir araya getiren hoş bir film La vendedora de fósforos / The Little Match Girl / Küçük Kibritçi Kız.
İzdüşüm(ler)
İÇİNDEN FİLMLER GEÇEN FİLMLER,
İÇİNDEN KİTAP/LAR GEÇEN FİLMLER,
SİNEMA
23 Aralık 2018 Pazar
Roma
Alfonso Cuarón'un çok yeni izlediğim, siyah-beyaz, 2018 yapımı Roma filmi uzun süredir kalbime ve ruhuma en çok dokunan film oldu. Alfonso Cuarón, kendi çocukluğuna döndüğü bu son filmi için şöyle demiş: “Tarihte, toplumları ve yaşamdaki anları bizi bireyler olarak dönüştüren, yaralayan zamanlar var. Zaman ve mekan bizi kısıtlıyor, ancak aynı zamanda bizi ve bizden farklı yaşamlara sahip olan başkalarını bir araya getirerek çeşitli bağlar yaratıp kim olduğumuzu da tanımlıyorlar. 'Roma', neredeyse elli yıl önce yaşadığım olayların anılarını yakalama girişimi, sınıf ve etnisitenin bu tarihlerde çarpıtıldığı Meksika'nın sosyal hiyerarşisinin keşfi ve hepsinden önemlisi beni, mekan, bellek ve zamanı aşan bir gizemle büyüten kadınların samimi bir portresi.”
Roma mahallesi Meksika'nın başkenti Meksiko'da, nispeten iyi halli ailelerin oturduğu güzel bir mahalle. Dört çocuklu, iki hizmetçili ailenin yaşamına göz atarken arka perdede 1970-1971 yıllarındaki siyasi çalkantıları, sınıf farklılıklarını, ana rollerden birindeki kadının da belirttiği gibi kadınların hep yalnız olduğunu izliyoruz filmde. Alfonso Cuarón, sevdiğim filmi Y tu mamá también'de olduğu gibi asıl öyküsünün üzerinden Meksika'nın toplumsal sorunlarını çok güzel yansıtıyor izleyicisine. Hizmetçi Cleo'nun aile bireyleriyle ama en çok en küçük oğlan Pepe ile olan ilişkisi etkiliyor beni. Ailenin en küçük oğlu Pepe büyüyor ve yönetmen oluyor... İyi ki de oluyor, bizlere hüzünlü güzel öyküler aktarıyor...
Alfonso Cuarón'nun Roma filmi elbette içinden geçen La grande vadrouille / Şahane Oyun ve Marooned / Fezada Kaybolanlar filmleriyle "İçinden Filmler Geçen Filmler" kategorime de yerleşiyor.
Roma mahallesi Meksika'nın başkenti Meksiko'da, nispeten iyi halli ailelerin oturduğu güzel bir mahalle. Dört çocuklu, iki hizmetçili ailenin yaşamına göz atarken arka perdede 1970-1971 yıllarındaki siyasi çalkantıları, sınıf farklılıklarını, ana rollerden birindeki kadının da belirttiği gibi kadınların hep yalnız olduğunu izliyoruz filmde. Alfonso Cuarón, sevdiğim filmi Y tu mamá también'de olduğu gibi asıl öyküsünün üzerinden Meksika'nın toplumsal sorunlarını çok güzel yansıtıyor izleyicisine. Hizmetçi Cleo'nun aile bireyleriyle ama en çok en küçük oğlan Pepe ile olan ilişkisi etkiliyor beni. Ailenin en küçük oğlu Pepe büyüyor ve yönetmen oluyor... İyi ki de oluyor, bizlere hüzünlü güzel öyküler aktarıyor...
Alfonso Cuarón'nun Roma filmi elbette içinden geçen La grande vadrouille / Şahane Oyun ve Marooned / Fezada Kaybolanlar filmleriyle "İçinden Filmler Geçen Filmler" kategorime de yerleşiyor.
İzdüşüm(ler)
İÇİNDEN FİLMLER GEÇEN FİLMLER,
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER
1 Aralık 2018 Cumartesi
Ahlat Ağacı
Nuri Bilge Ceylan'ın 2018 Cannes Film Festivali gösterimi sonrasında 14 - 15 dakika ayakta alkışlananan Ahlat Ağacı / The Wild Pear Tree filmini izledim en sonunda! Favori Nuri Bilge Ceylan filmim değil ama sevdim Ahlat Ağacı'nı... Sinan'ın üzüntüleri, beklentileri, sorgulamaları, yalnızlığı bir süre usumu kurcalayacak. Ahlat Ağacı'na daha ayrıntılı yer vereceğime dair kendime söz vererek, Sinan'ın dolabındaki Emil Michel Cioran, Albert Camus ve Sait Faik Abasıyanık portrelerinin yer aldığı fotoğrafla sonlandırıyorum güncemi.
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
TÜRK SİNEMASI
26 Kasım 2018 Pazartesi
Bernardo Bertolucci geçti bu Dünya'dan...
Benim için her zaman Il Conformista / The Conformist / Konformist (Düzen Adamı) ve Novecento / 1900 demek olan Bernardo Bertolucci artık sonsuzlukta...
23 Kasım 2018 Cuma
La Villa
Fransız Marksist yönetmen Robert Guédiguian, 2017 yapımı La Villa / The House by the Sea / Deniz Kıyısındaki Ev filmini, Marsilya yakınlarındaki Calanque de Méjean'da çekmiş. Calanque Fransızca küçük koy anlamına geliyor. Oyuncularla birlikte güzeller güzeli bu koy da başrollerden birinde. Alman bir anne ile tersane işçisi Ermeni bir babadan 1953'te Marsilya'da doğan yönetmen hep işçi sınıfının yanında olmuş, halen Marsilya'da yaşıyor, filmlerini Marsilya ve civarında çekiyor, üniversitede okurlarken tanışıp evlendiği oyuncu eşi Ariane Ascaride pek çok filminde başrolde.
La Villa filmi eski komünistlerden Maurice'in Méjean'daki küçük güzel koya tepeden bakan evinin terasında denizi izlemesiyle başlıyor. Maurice, ki bu güzel koyda, "düşük fiyatla herkesin oraya gidebildiği" küçük bir restoranı da işletmekte senelerdir, artık içinde bulunduğu ortamın eski tadı tuzu kalmadığının farkında. Bu küçük yer artık yavaş yavaş ıssızlaşmış, koyun yerlileri evlerini büyük şehirlilere özellikle Parislilere satmış, koy eski görkemli günlerini sessizliğe bırakmış ama Maurice, Méjean'ı ve kendisini terkedip gitmeyen büyük oğlu ve komşuları yaşlı çiftle beraber halen mucizelerin olduğunu kanıtlayarak bu güzel yerin özünde aslında ideallerini ayakta tutmaya çalışmakta. Ancak işler her zaman isteklerimiz doğrultusunda gitmez elbette, balkonunda denizi seyrederken aniden fenalaşıyor ve yatağa bağımlı hale geliyor Maurice. Geçirdiği felç dolayısıyla yıllardır koya gelmeyen tiyatro oyuncusu kızı ve kendinden çok genç bir kızla birlikte olan küçük oğlu babalarının rahatsızlığı sebebiyle büyük emeklerle inşa edilmiş, koya hakim evlerinde bir araraya geliyorlar. Bir araya gelmek hem babalarından öğrendiklerini gözden geçirmek hem de 20 yıl önce gerçekleşmiş acı bir olayı da anımsamaları demek oluyor. Maurice'in oyuncu kızı Angèle'in (yönetmenin eşi Ariane Ascaride bu rolde) 6-7 yaşlarındaki küçük kızının 20 yıl önce dedesinin yanında kaldığı bir yaz kaza sonucu denizde boğularak öldüğünü, Angèle'in babası ve ağabeyini bu olaydan sorumlu tuttuğunu ve 20 yıldır eve ayak basmadığını öğreniyoruz. Kardeşler hesaplaşmalarını yaparken günümüzün en büyük sorunlarından mülteci krizine de değiniyor yönetmen. Mültecileri taşıyan bir teknenin koy açıklarında batması sebebiyle köye sığınmış mültecileri arayan askerler film boyunca kardeşlerle ilginç diyaloglara giriyorlar. Sadece bu diyaloglar bile filmi arşivlik kılmanıza yetiyor.
Dünya değişiyor, değişime zorunlu olarak ayak uydurabilmek veya kendi seçimimizle sonlandırmak bizim elimizde. Daha fazla bahsederek filmin büyüsünü bozmayacağım. Uzun zamandır bu kadar hüzünlü ama aynı zamanda gerçekleri zarifçe yüzüme çarpan bu kadar keyifli bir film izlememiştim. Calanque de Méjean da usuma yerleşiyor tüm güzelliğiyle...
Yönetmen Robert Guédiguian, aynı oyuncularla 1986'da yani 31 yıl önce çektiği Ki lo sa? filmindeki görüntüleri La Villa filminde "flashback" olarak kullandığı için hoş bir "içinden film geçen film" yaratmış, elbette bu kategorime de yerleşiyor La Villa / The House by the Sea / Deniz Kıyısındaki Ev.
La Villa filmi eski komünistlerden Maurice'in Méjean'daki küçük güzel koya tepeden bakan evinin terasında denizi izlemesiyle başlıyor. Maurice, ki bu güzel koyda, "düşük fiyatla herkesin oraya gidebildiği" küçük bir restoranı da işletmekte senelerdir, artık içinde bulunduğu ortamın eski tadı tuzu kalmadığının farkında. Bu küçük yer artık yavaş yavaş ıssızlaşmış, koyun yerlileri evlerini büyük şehirlilere özellikle Parislilere satmış, koy eski görkemli günlerini sessizliğe bırakmış ama Maurice, Méjean'ı ve kendisini terkedip gitmeyen büyük oğlu ve komşuları yaşlı çiftle beraber halen mucizelerin olduğunu kanıtlayarak bu güzel yerin özünde aslında ideallerini ayakta tutmaya çalışmakta. Ancak işler her zaman isteklerimiz doğrultusunda gitmez elbette, balkonunda denizi seyrederken aniden fenalaşıyor ve yatağa bağımlı hale geliyor Maurice. Geçirdiği felç dolayısıyla yıllardır koya gelmeyen tiyatro oyuncusu kızı ve kendinden çok genç bir kızla birlikte olan küçük oğlu babalarının rahatsızlığı sebebiyle büyük emeklerle inşa edilmiş, koya hakim evlerinde bir araraya geliyorlar. Bir araya gelmek hem babalarından öğrendiklerini gözden geçirmek hem de 20 yıl önce gerçekleşmiş acı bir olayı da anımsamaları demek oluyor. Maurice'in oyuncu kızı Angèle'in (yönetmenin eşi Ariane Ascaride bu rolde) 6-7 yaşlarındaki küçük kızının 20 yıl önce dedesinin yanında kaldığı bir yaz kaza sonucu denizde boğularak öldüğünü, Angèle'in babası ve ağabeyini bu olaydan sorumlu tuttuğunu ve 20 yıldır eve ayak basmadığını öğreniyoruz. Kardeşler hesaplaşmalarını yaparken günümüzün en büyük sorunlarından mülteci krizine de değiniyor yönetmen. Mültecileri taşıyan bir teknenin koy açıklarında batması sebebiyle köye sığınmış mültecileri arayan askerler film boyunca kardeşlerle ilginç diyaloglara giriyorlar. Sadece bu diyaloglar bile filmi arşivlik kılmanıza yetiyor.
Dünya değişiyor, değişime zorunlu olarak ayak uydurabilmek veya kendi seçimimizle sonlandırmak bizim elimizde. Daha fazla bahsederek filmin büyüsünü bozmayacağım. Uzun zamandır bu kadar hüzünlü ama aynı zamanda gerçekleri zarifçe yüzüme çarpan bu kadar keyifli bir film izlememiştim. Calanque de Méjean da usuma yerleşiyor tüm güzelliğiyle...
Yönetmen Robert Guédiguian, aynı oyuncularla 1986'da yani 31 yıl önce çektiği Ki lo sa? filmindeki görüntüleri La Villa filminde "flashback" olarak kullandığı için hoş bir "içinden film geçen film" yaratmış, elbette bu kategorime de yerleşiyor La Villa / The House by the Sea / Deniz Kıyısındaki Ev.
İzdüşüm(ler)
İÇİNDEN FİLMLER GEÇEN FİLMLER,
SİNEMA
9 Ağustos 2018 Perşembe
Zéro de conduite: Jeunes diables au collège
Çok genç yaşta, daha sadece 29'undayken ölen Fransız yönetmen Jean Vigo'nun 1933 yapımı
Zéro de conduite: Jeunes diables au collège / Zero de Conduite / Hal ve Gidiş Sıfır: Küçük Şeytanlar Okulda filmi anarşiye bir saygıduruşu ve bir manifesto niteliğinde. Jean Vigo’nun ilk kurmaca filmi olan 44 dakikalık Zéro de conduite: Jeunes diables au collège, gösterime girdiğinde Fransız hükümeti tarafından “ülke için sakıncalı” bulunup yasaklanmış ve özgürlüğüne ancak yapımından 12 sene sonra kavuşabilmiş bir film. Sinema tarihinde çocuklar üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri olan Zéro de conduite: Jeunes diables au collège, François Truffaut’nun Les quatre cents coups ve Lindsay Anderson’un If... adlı klasikleşmiş filmlerini de büyük ölçüde etkilemiş. Yatılı okulda maruz kaldıkları baskıya karşı isyan eden çocukların eğitim kurumuna, dine, baskıcı tavırlara karşı sözünü sakınmayan direnişiyle her sinefilin arşivinde olması gereken bir film olan Zéro de conduite: Jeunes diables au collège, küçük yaşta yetim kalan ve yatılı okullarda büyüyen yönetmen Vigo’nun kişisel hikâyesinden dâhiyane yönetmenliği, gerçeküstü görüntüleri, özellikle çocukların yastık savaşındaki şiirsel sahneleriyle eşsiz bir filme dönüşmüş.
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER
27 Temmuz 2018 Cuma
El extraño viaje
İspanyol yönetmen Fernando Fernán Gómez'in 1964 yapımı siyah-beyaz El extraño viaje / Strange Voyage / Tuhaf Yolculuk filmi izleyicisini ters köşeye düşüren, İspanyol sinemasının kayda değer örneklerinden, arşivlik bir film. Franco döneminde yasaklanmış olan El extraño viaje / Strange Voyage / Tuhaf Yolculuk filminde Madrid yakınlarındaki bir köye gidiyor ve iki kız (Ignacia ve Paquita) ile bir erkek kardeşten (Venancio) oluşan Vidal kardeşlerle tanışıyoruz. Abla Ignacia Vidal, çocuksu zihniyete sahip kız ve erkek kardeşi üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmuş, kardeşlerini ezip korkutarak kendisi olmadan hiç bir şey yapamayacaklarına kanaat getirtmiş. Köylülerin monoton yaşantısını canlandıran tek etkinlik her Cumartesi gecesi köye Madrid'ten gelen bir müzik grubunun çaldığı müzikler ve bu müziklerle köylülerin yaptığı danslar. Elbette bu köy özelinde kırsal İspanya'nın gündelik yaşantısını gözler önüne seren yönetmen Fernando Fernán Gómez, köyden kente kaçış hayalleriyle dolu köy gençlerine de değinmeden duramamış. Köydeki tuhafiye mağazasındaki kentli giysilere duyulan özlem, sürekli bir köyden kaçıp kurtulma isteği fazlasıyla hissettiriyor kendini.
Filme dönersek köyün tuhaf kardeşleri Vidaller köy meydanında yer alan dans gösterilerine sadece köy meydanına bakan balkonlarından oturup izleyerek katılıyorlar. Yine bir Cumartesi gecesi tüm köy neşeyle müzik dinleyip dans ederken Vidal kardeşlerin evinde, Paquita'nın ablası Ignacia'nın odasından duyduğu seslerle filmin akışı bir anda değişiyor ve izleyiciyi bir kasıt olmaksızın oluşan üç cinayetle karşı karşıya getirtip, sürpriz sonuyla ters köşede bırakıyor.
Filme dönersek köyün tuhaf kardeşleri Vidaller köy meydanında yer alan dans gösterilerine sadece köy meydanına bakan balkonlarından oturup izleyerek katılıyorlar. Yine bir Cumartesi gecesi tüm köy neşeyle müzik dinleyip dans ederken Vidal kardeşlerin evinde, Paquita'nın ablası Ignacia'nın odasından duyduğu seslerle filmin akışı bir anda değişiyor ve izleyiciyi bir kasıt olmaksızın oluşan üç cinayetle karşı karşıya getirtip, sürpriz sonuyla ters köşede bırakıyor.
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER,
TERS KÖŞEYE DÜŞÜREN FİLMLER
Desiderio
IMDb kayıtlarına göre 1946 yapımı Desiderio / Desire veya Woman / Tutku filminin yönetmen koltuğunda iki isim var: Marcello Pagliero ve Roberto Rossellini. Aslında yönetmen Roberto Rossellini 1943 yılında çekmeye başladığı Desiderio filminden İtalya'daki savaş şartlarının kendisini çaresiz bırakması sebebiyle ayrılmak zorunda kalmış. Daha sonra başkalarının çabalarıyla yönetmen Marcello Pagliero projeye dahil olmuş ve filmi 1945'te tamamlamış. İtalya'daki bazı sansür müdahalelerinden sonra film, nihayet ertesi yıl 1946'da serbest kalmış.
Desiderio filminde Milano'da fahişelik yapan Paola Previtali'nin hayatından bir kesit izliyoruz. Paola Previtali rolünde Elli Parvo var ve oldukça başarılı. Paola bir akşam iş dönüşünde tanık olduğu genç bir kızın intiharıyla sarsılacak, yardımına koşan adamla yakınlaşacak ancak O'na kendisiyle ilgili gerçeği söyleyemeyecek, kapana sıkılmış hissettiği fahişelikten kendini kurtarmaya çalışacak ve çareyi iki yıl önce Roma'ya çalışmaya gittiğini söyleyerek ayrıldığı Abruzzi dağlarındaki bir köyde yaşayan ailesinin yanına dönmekte arayacaktır. Ancak köyde işler hiç de istediği gibi gitmeyecek ve Paola için hayat çekilmez bir hale gelecektir. Yakınlaştığı adam gelip Paola'yı köyünde bulacak mı diye merakla izleyicisini umutlandıran Desiderio filmi bir yumruk gibi boğazınızda düğümleniyor. Savaş sonrası koşullar, büyük kentlerdeki dış görüntüler çok fazla yansıtılmamış filmde ama fazlasıyla hissediyorsunuz umutsuzluğu Paola'nın gözlerinde.
Desiderio filminde Milano'da fahişelik yapan Paola Previtali'nin hayatından bir kesit izliyoruz. Paola Previtali rolünde Elli Parvo var ve oldukça başarılı. Paola bir akşam iş dönüşünde tanık olduğu genç bir kızın intiharıyla sarsılacak, yardımına koşan adamla yakınlaşacak ancak O'na kendisiyle ilgili gerçeği söyleyemeyecek, kapana sıkılmış hissettiği fahişelikten kendini kurtarmaya çalışacak ve çareyi iki yıl önce Roma'ya çalışmaya gittiğini söyleyerek ayrıldığı Abruzzi dağlarındaki bir köyde yaşayan ailesinin yanına dönmekte arayacaktır. Ancak köyde işler hiç de istediği gibi gitmeyecek ve Paola için hayat çekilmez bir hale gelecektir. Yakınlaştığı adam gelip Paola'yı köyünde bulacak mı diye merakla izleyicisini umutlandıran Desiderio filmi bir yumruk gibi boğazınızda düğümleniyor. Savaş sonrası koşullar, büyük kentlerdeki dış görüntüler çok fazla yansıtılmamış filmde ama fazlasıyla hissediyorsunuz umutsuzluğu Paola'nın gözlerinde.
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER
3 Temmuz 2018 Salı
L'avenir
Mia Hansen-Løve'ın yazıp yönettiği 2016 yapımı L'avenir / Things to Come / Gelecek Günler filmi, sadece uzun zamandır keyif aldığım bir film olarak değil, tembelliğimden pek uğramadığım sevgili günceme de dönüş yapmamı sağladığı için ayrı bir yer ediniyor belleğimde.
Mia Hansen-Løve'ın annesinin hayatına dayanarak yazdığı senaryosunda, yönetmenin annesi sadece kedinin mahremiyetine olan saygısından dolayı kedinin adını değiştirtmiş. Filmde yer alan felsefe öğretmeni Nathalie Chazeaux'nun (ayrıksı rollerinden üzerinden başarıyla gelen Isabelle Huppert var bu rolde ve harikalar yaratıyor.) annesinin kedisinin adı orjinal senaryoda "Desdemona" imiş ama yönetmenin annesi kedinin adının filmde "Pandora" olmasını istemiş. Ki böylelikle sevgili(m) kocamın dediği gibi kedi taşıma kutusunda evden eve, Paris'ten dağlara taşınınca, Pandora'nın kendisi kutunun içine girivermiş olmuş!
L'avenir / Things to Come / Gelecek Günler filmi, hem içinden geçen Abbas Kiarostami'nın 2010 yapımı Copie Conforme / Certified Copy / Aslı Gibidir filmiyle "içinden filmler geçen filmler" kategorime hem de filmle yer alan pek çok felsefe kitabıyla "içinden kitap/lar geçen filmler" kategorime yerleşiyor.
Evli ve iki çocuk sahibi, Paris'te bir lisede felsefe öğretmeni olarak hayatını sürdüren Nathalie tüm zamanını ailesi, öğrencileri ve hastalık hastası, sürekli ilgi bekleyen annesinin arasında bölüştürürken, bir gün kocası başka bir kadın için onu terk edeceğini söyler. Nathalie'nin kocasına tepkisi salt şu cümle olur: “Beni sonsuza kadar seveceğini zannetmiştim.” Filmin bundan sonrasında kendisini arayıp bulmaya çalışan yeni bir Nathalie gözlemleriz. Annesinin ölümünden sonra eski öğrencisinin kaldığı çifliğe gitmek üzere arabada yolculuk ederken şöyle diyecektir Nathalie: “Çocuklarım kendi işlerinde güçlerinde. Kocam beni terk etti. Annem öldü. Özgürlüğümü buldum. Toplam özgürlük. Daha önce tatmadığım bir şey! Bu olağanüstü!”
Bazen hayat farklı sürprizlerle farklı yönlere gitmemize yol açar. Kendimizi bulup, keşfetmek elimizde elbette, sadece kararlı olmak gerekiyor!
Mia Hansen-Løve'ın annesinin hayatına dayanarak yazdığı senaryosunda, yönetmenin annesi sadece kedinin mahremiyetine olan saygısından dolayı kedinin adını değiştirtmiş. Filmde yer alan felsefe öğretmeni Nathalie Chazeaux'nun (ayrıksı rollerinden üzerinden başarıyla gelen Isabelle Huppert var bu rolde ve harikalar yaratıyor.) annesinin kedisinin adı orjinal senaryoda "Desdemona" imiş ama yönetmenin annesi kedinin adının filmde "Pandora" olmasını istemiş. Ki böylelikle sevgili(m) kocamın dediği gibi kedi taşıma kutusunda evden eve, Paris'ten dağlara taşınınca, Pandora'nın kendisi kutunun içine girivermiş olmuş!
L'avenir / Things to Come / Gelecek Günler filmi, hem içinden geçen Abbas Kiarostami'nın 2010 yapımı Copie Conforme / Certified Copy / Aslı Gibidir filmiyle "içinden filmler geçen filmler" kategorime hem de filmle yer alan pek çok felsefe kitabıyla "içinden kitap/lar geçen filmler" kategorime yerleşiyor.
Evli ve iki çocuk sahibi, Paris'te bir lisede felsefe öğretmeni olarak hayatını sürdüren Nathalie tüm zamanını ailesi, öğrencileri ve hastalık hastası, sürekli ilgi bekleyen annesinin arasında bölüştürürken, bir gün kocası başka bir kadın için onu terk edeceğini söyler. Nathalie'nin kocasına tepkisi salt şu cümle olur: “Beni sonsuza kadar seveceğini zannetmiştim.” Filmin bundan sonrasında kendisini arayıp bulmaya çalışan yeni bir Nathalie gözlemleriz. Annesinin ölümünden sonra eski öğrencisinin kaldığı çifliğe gitmek üzere arabada yolculuk ederken şöyle diyecektir Nathalie: “Çocuklarım kendi işlerinde güçlerinde. Kocam beni terk etti. Annem öldü. Özgürlüğümü buldum. Toplam özgürlük. Daha önce tatmadığım bir şey! Bu olağanüstü!”
Bazen hayat farklı sürprizlerle farklı yönlere gitmemize yol açar. Kendimizi bulup, keşfetmek elimizde elbette, sadece kararlı olmak gerekiyor!
19 Mayıs 2018 Cumartesi
Ahlat Ağacı
Nuri Bilge Ceylan'ın Ahlat Ağacı / The Wild Pear Tree filmi, Cannes Film Festivali'nde 18 Mayıs 2018 akşamında gösterim sonrası 14 - 15 dakika ayakta alkışlandı...
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
TÜRK SİNEMASI
31 Ocak 2018 Çarşamba
Nihon no ichiban nagai hi
Kihachi Okamoto'nun 1967 yapımı Nihon no ichiban nagai hi / Japan's Longest Day / Japonya'nın En Uzun Günü, 14-15 Ağustos 1945 tarihinde Japonya'da gerçekleşen olaylar dramatize edilerek aktarılıyor izleyiciye. Hiroşima ve Nagazaki üzerine atom bombalarının atılmasının ardından, Japonya'nın II. Dünya Savaşı'nın sona erdirmek üzere teslim olma kararını kabul etmesindeki sancılı süreci izliyoruz yüzelliyedi dakikalık filmde.Müttefiklerin Japonya'nın kayıtsız şartsız teslim olma talebi üzerine, Savaş Bakanı, her Japon vatandaşının ölümüne kadar savaşmayı teklif eden askeri subayların dileklerini iletir. Ancak İmparator Hirohito, bakanlar ile birlikte Japonya'nın barışçıl yollarla teslim olmasını tercih etmektedir.
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER
27 Ağustos 2017 Pazar
Muzaffer İzgü geçti bu Dünya'dan.
Usta yazar Muzaffer İzgü'yü kaybettik. Çocukluğumun, gençliğimin bir parçası da kayboluyor. Aklıma hemen Muzaffer İzgü'nün biografik romanından Memduh Ün'ün sinemaya kazandırdığı, 1992 yapımı Zıkkımın Kökü / Bullshit filminden şu kare geliyor.
Sevgili Muzaffer İzgü kendisiyle yapılan bir röportajda, öldükten sonra “Muzaffer İzgü doğdu, okudu, düşler kurdu, yazdı ve gitti” denilmesini istemiş. Ne güzel söylemiş!
Sevgili Muzaffer İzgü kendisiyle yapılan bir röportajda, öldükten sonra “Muzaffer İzgü doğdu, okudu, düşler kurdu, yazdı ve gitti” denilmesini istemiş. Ne güzel söylemiş!
26 Ağustos 2017 Cumartesi
Tobenai chinmoku
Kazuo Kuroki'nin ilk uzun metrajlı filmi Tobenai chinmoku / Silence Has No Wings / Sessizliğin Kanatları Yok 1966 yapımı siyah-beyaz hayli ilginç bir film. Filmin güzel adı Federico García Lorca'nın bir şiirinin adından geliyor ve bir tırtılın, tırtıl olarak Japonya'nın güneyindeki Nagasaki şehrinde başlayan ve kelebek olarak Japon adalar topluluğunun kuzeyinde yar alan Hokkaido şehrinde son bulan yolculuğunu anlatıyor. Hokkaido'da küçük bir çocuğun sadece Nagasaki şehrine özgü çatal kuyruklu bir kelebeği yakalamasıyla başlayan film, geriye dönüşlerle o kelebeğin nasıl Hokkaido'ya ulaştığının öyküsü olarak izleyiciye aktarılıyor. Ama elbette anlatılan o kelebeğin nasıl kelebek olduğu değil, yönetmenin sözleriyle Tobenai chinmoku / Silence Has No Wings / Sessizliğin Kanatları Yok filmi, Japonya'nın İmparator merkezli Japon siyasi ideolojisinden Amerikan Generali MacArthur'un temsil ettiği işgalci ideolojiye oradan da II. Dünya Savaşı sonrası demokrasiye dönüşme çabalarının bir kelebek üzerinden betimlenmesi imiş.
Siyah-beyaz görsel bir şölen Tobenai chinmoku / Silence Has No Wings / Sessizliğin Kanatları Yok, anlaması ve anlatması yer yer çok zor ancak inanılmaz güzellikte bir film! Filmde yer alan şarkı da ayrı güzel diyerek güncemi izleyenleri müzikle başbaşa bırakıyorum...
Siyah-beyaz görsel bir şölen Tobenai chinmoku / Silence Has No Wings / Sessizliğin Kanatları Yok, anlaması ve anlatması yer yer çok zor ancak inanılmaz güzellikte bir film! Filmde yer alan şarkı da ayrı güzel diyerek güncemi izleyenleri müzikle başbaşa bırakıyorum...
İzdüşüm(ler)
MÜZİK,
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER


















































