İÇİNDEN FİLMLER GEÇEN FİLMLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İÇİNDEN FİLMLER GEÇEN FİLMLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ocak 2024 Çarşamba

Kuolleet lehdet / Sararmış Yapraklar

Aki Kaurismäki'nin son filmi, 2023 yapımı 'Kuolleet lehdet / Fallen Leaves / Sararmış Yapraklar' filmi, uzun zamandır izlediğim en keyifli film olarak kalbimi fethedip belleğime yerleşiyor ve içinden filmler geçen filmler kategorime yerleşiyor.

8 Ocak 2019 Salı

La vendedora de fósforos

La vendedora de fósforos / The Little Match Girl / Küçük Kibritçi Kız, Arjantinli yönetmen Alejo Moguillansky'nin 2017 yapımı filmi. Filmin ana karakterleri Marie (María Villar) ve Walter (Walter Jakob) ile küçük kızları Cleo (Cleo Moguillansky oynuyor bu rolü) düşük gelirleriyle Buenos Aires'te iyi bir yaşam sürme çabası içindeler. Marie, ünlü bir piyanist olan Margarita Fernandez'e (piyanistin kendisi bu rolde) asistanlık yaparken, Walter ise Hans Christian Andersen'in "Den Lille Pige med Svovlstikkerne / The Little Match Girl / Küçük Kibritçi Kız" masalını Buenos Aires'in en önde gelen opera binası Teatro Colón'da operaya uyarlayacak olan Alman besteci Helmut Lachenmann'a (bestecinin kendisi bu rolde) yardımcı olmaktadır. Elbette Marie de eşine bu süreçte yardım etmekte ve Küçük Kibritçi Kız operaya uyarlanırken sahne ile ilgili fikirlerini eşiyle paylaşmaktadır. Bırakacak kimsesi olmadığından, Marie çoğu zaman kızı Cleo'yu da piyanist Margarita Fernandez'in evine götürmektedir. Piyanist küçük kıza izlemesi için Robert Bresson'un 'Au hazard balthazar' filminin dvd'sini oynatır. Cleo bir yandan anne ve babası birlikte konuşup tartışırlarken "Küçük Kibritçi Kız" masalı ile haşır neşir olurken, bir yandan da 'Au hazard balthazar'daki kilit karakter eşekten oldukça fazla etkilenecek, operada geçirdiği vakitte daldığı düşte eşeği görecektir.
Bu arada piyanist Margarita Fernandez'in evinde Cleo'nun bulduğu bir mektuptan da piyanistin 1970'lerden bir Alman teröristi ile bağı olduğunu da öğreniriz. Kısaca, Andersen'in masalını, Bresson'un eşeğini, 70ler'deki Alman teröristini, Arjantinli piyanisti, Alman besteciyi bir araya getiren hoş bir film La vendedora de fósforos / The Little Match Girl / Küçük Kibritçi Kız.

23 Aralık 2018 Pazar

Roma

Alfonso Cuarón'un çok yeni izlediğim, siyah-beyaz, 2018 yapımı Roma filmi uzun süredir kalbime ve ruhuma en çok dokunan film oldu. Alfonso Cuarón, kendi çocukluğuna döndüğü bu son filmi için şöyle demiş: “Tarihte, toplumları ve yaşamdaki anları bizi bireyler olarak dönüştüren, yaralayan zamanlar var. Zaman ve mekan bizi kısıtlıyor, ancak aynı zamanda bizi ve bizden farklı yaşamlara sahip olan başkalarını bir araya getirerek çeşitli bağlar yaratıp kim olduğumuzu da tanımlıyorlar. 'Roma', neredeyse elli yıl önce yaşadığım olayların anılarını yakalama girişimi, sınıf ve etnisitenin bu tarihlerde çarpıtıldığı Meksika'nın sosyal hiyerarşisinin keşfi ve hepsinden önemlisi beni, mekan, bellek ve zamanı aşan bir gizemle büyüten kadınların samimi bir portresi.”

Roma mahallesi Meksika'nın başkenti Meksiko'da, nispeten iyi halli ailelerin oturduğu güzel bir mahalle. Dört çocuklu, iki hizmetçili ailenin yaşamına göz atarken arka perdede 1970-1971 yıllarındaki siyasi çalkantıları, sınıf farklılıklarını, ana rollerden birindeki kadının da belirttiği gibi kadınların hep yalnız olduğunu izliyoruz filmde. Alfonso Cuarón, sevdiğim filmi Y tu mamá también'de olduğu gibi asıl öyküsünün üzerinden Meksika'nın toplumsal sorunlarını çok güzel yansıtıyor izleyicisine. Hizmetçi Cleo'nun aile bireyleriyle ama en çok en küçük oğlan Pepe ile olan ilişkisi etkiliyor beni. Ailenin en küçük oğlu Pepe büyüyor ve yönetmen oluyor... İyi ki de oluyor, bizlere hüzünlü güzel öyküler aktarıyor...

Alfonso Cuarón'nun Roma filmi elbette içinden geçen La grande vadrouille / Şahane Oyun ve Marooned / Fezada Kaybolanlar filmleriyle "İçinden Filmler Geçen Filmler" kategorime de yerleşiyor.

23 Kasım 2018 Cuma

La Villa

Fransız Marksist yönetmen Robert Guédiguian, 2017 yapımı La Villa / The House by the Sea / Deniz Kıyısındaki Ev filmini, Marsilya yakınlarındaki Calanque de Méjean'da çekmiş. Calanque Fransızca küçük koy anlamına geliyor. Oyuncularla birlikte güzeller güzeli bu koy da başrollerden birinde. Alman bir anne ile tersane işçisi Ermeni bir babadan 1953'te Marsilya'da doğan yönetmen hep işçi sınıfının yanında olmuş, halen Marsilya'da yaşıyor, filmlerini Marsilya ve civarında çekiyor, üniversitede okurlarken tanışıp evlendiği oyuncu eşi Ariane Ascaride pek çok filminde başrolde.
La Villa filmi eski komünistlerden Maurice'in Méjean'daki küçük güzel koya tepeden bakan evinin terasında denizi izlemesiyle başlıyor. Maurice, ki bu güzel koyda, "düşük fiyatla herkesin oraya gidebildiği" küçük bir restoranı da işletmekte senelerdir, artık içinde bulunduğu ortamın eski tadı tuzu kalmadığının farkında. Bu küçük yer artık yavaş yavaş ıssızlaşmış, koyun yerlileri evlerini büyük şehirlilere özellikle Parislilere satmış, koy eski görkemli günlerini sessizliğe bırakmış ama Maurice, Méjean'ı ve kendisini terkedip gitmeyen büyük oğlu ve komşuları yaşlı çiftle beraber halen mucizelerin olduğunu kanıtlayarak bu güzel yerin özünde aslında ideallerini ayakta tutmaya çalışmakta. Ancak işler her zaman isteklerimiz doğrultusunda gitmez elbette, balkonunda denizi seyrederken aniden fenalaşıyor ve yatağa bağımlı hale geliyor Maurice. Geçirdiği felç dolayısıyla yıllardır koya gelmeyen tiyatro oyuncusu kızı ve kendinden çok genç bir kızla birlikte olan küçük oğlu babalarının rahatsızlığı sebebiyle büyük emeklerle inşa edilmiş, koya hakim evlerinde bir araraya geliyorlar. Bir araya gelmek hem babalarından öğrendiklerini gözden geçirmek hem de 20 yıl önce gerçekleşmiş acı bir olayı da anımsamaları demek oluyor. Maurice'in oyuncu kızı Angèle'in (yönetmenin eşi Ariane Ascaride bu rolde) 6-7 yaşlarındaki küçük kızının 20 yıl önce dedesinin yanında kaldığı bir yaz kaza sonucu denizde boğularak öldüğünü, Angèle'in babası ve ağabeyini bu olaydan sorumlu tuttuğunu ve 20 yıldır eve ayak basmadığını öğreniyoruz. Kardeşler hesaplaşmalarını yaparken günümüzün en büyük sorunlarından mülteci krizine de değiniyor yönetmen. Mültecileri taşıyan bir teknenin koy açıklarında batması sebebiyle köye sığınmış mültecileri arayan askerler film boyunca kardeşlerle ilginç diyaloglara giriyorlar. Sadece bu diyaloglar bile filmi arşivlik kılmanıza yetiyor.
Dünya değişiyor, değişime zorunlu olarak ayak uydurabilmek veya kendi seçimimizle sonlandırmak bizim elimizde. Daha fazla bahsederek filmin büyüsünü bozmayacağım. Uzun zamandır bu kadar hüzünlü ama aynı zamanda gerçekleri zarifçe yüzüme çarpan bu kadar keyifli bir film izlememiştim. Calanque de Méjean da usuma yerleşiyor tüm güzelliğiyle...
Yönetmen Robert Guédiguian, aynı oyuncularla 1986'da yani 31 yıl önce çektiği Ki lo sa? filmindeki görüntüleri La Villa filminde "flashback" olarak kullandığı için hoş bir "içinden film geçen film" yaratmış, elbette bu kategorime de yerleşiyor La Villa / The House by the Sea / Deniz Kıyısındaki Ev.

3 Temmuz 2018 Salı

L'avenir

Mia Hansen-Løve'ın yazıp yönettiği 2016 yapımı L'avenir / Things to Come / Gelecek Günler filmi, sadece uzun zamandır keyif aldığım bir film olarak değil, tembelliğimden pek uğramadığım sevgili günceme de dönüş yapmamı sağladığı için ayrı bir yer ediniyor belleğimde.
Mia Hansen-Løve'ın annesinin hayatına dayanarak yazdığı senaryosunda, yönetmenin annesi sadece kedinin mahremiyetine olan saygısından dolayı kedinin adını değiştirtmiş. Filmde yer alan felsefe öğretmeni Nathalie Chazeaux'nun (ayrıksı rollerinden üzerinden başarıyla gelen Isabelle Huppert var bu rolde ve harikalar yaratıyor.) annesinin kedisinin adı orjinal senaryoda "Desdemona" imiş ama yönetmenin annesi kedinin adının filmde "Pandora" olmasını istemiş. Ki böylelikle sevgili(m) kocamın dediği gibi kedi taşıma kutusunda evden eve, Paris'ten dağlara taşınınca, Pandora'nın kendisi kutunun içine girivermiş olmuş!
L'avenir / Things to Come / Gelecek Günler filmi, hem içinden geçen Abbas Kiarostami'nın 2010 yapımı Copie Conforme / Certified Copy / Aslı Gibidir filmiyle "içinden filmler geçen filmler" kategorime hem de filmle yer alan pek çok felsefe kitabıyla "içinden kitap/lar geçen filmler" kategorime yerleşiyor.

Evli ve iki çocuk sahibi, Paris'te bir lisede felsefe öğretmeni olarak hayatını sürdüren Nathalie tüm zamanını ailesi, öğrencileri ve hastalık hastası, sürekli ilgi bekleyen annesinin arasında bölüştürürken, bir gün kocası başka bir kadın için onu terk edeceğini söyler. Nathalie'nin kocasına tepkisi salt şu cümle olur: “Beni sonsuza kadar seveceğini zannetmiştim.” Filmin bundan sonrasında kendisini arayıp bulmaya çalışan yeni bir Nathalie gözlemleriz. Annesinin ölümünden sonra eski öğrencisinin kaldığı çifliğe gitmek üzere arabada yolculuk ederken şöyle diyecektir Nathalie: “Çocuklarım kendi işlerinde güçlerinde. Kocam beni terk etti. Annem öldü. Özgürlüğümü buldum. Toplam özgürlük. Daha önce tatmadığım bir şey! Bu olağanüstü!”

Bazen hayat farklı sürprizlerle farklı yönlere gitmemize yol açar. Kendimizi bulup, keşfetmek elimizde elbette, sadece kararlı olmak gerekiyor!

13 Mart 2017 Pazartesi

Paterson

Jim Jarmusch'un son filmi, 2016 yapımı Paterson ile otobüs şoförü Paterson'ın eşliğinde Paterson kentinde şiirlerde kayboluyorsunuz!

Jim Jarmusch'un filmlerini ayrı severim ve tereddütsüz Paterson ile yine kalbimi fethettiğini söyleyebilirim! Uzun zamandır izlemekten keyif aldığım en hoş film oldu, hem kentin hem otobüs şöförünün hem de ünlü şair William Carlos Williams'ın şiir kitabının adı olan Paterson.
Otobüs şoförü Paterson'ın yazdığı şiirler (bu şiirleri aslında Jim Jarmusch'un sevdiği çağdaş şairlerden Ron Padgett yazmış), Jim Jarmsuch'un kendi şiiri "Water Falls / Düşen Su" (bu şiiri, Paterson'un iş çıkışında rastladığı küçük kız Paterson'a okuyor) ve de William Carlos Williams'ın şiirleri yer alıyor filmde. Şair Wiliiams'ın "Paterson" kitabı ile "The Collected Earlier Poems / İlk Şiirler Derlemesi" kitabı boy gösteriyor filmde. Otobüs şoförü Paterson'ın siyah-beyaz tasarımlara takıntılı, hatta pazarda satacağı kekleri bile siyah-beyaz kremayla bezeyen sevgilisi Laura'ya, Williams'ın "İlk Şiirler Derlemesi"'nden okuduğu dizeler oldukça hoş...

Paterson'ın "Would you rather be a fish / Bir balık olmayı tercih ederdin" dizesinin geçtiği son yazdığı şiir, Johnny Burke'ün sözlerini yazdığı ve Jimmy Van Heusen'in bestelediği 'Swinging On A Star' şarkısının içinden geçen bir satırdan geliyor. Şarkının balıkla ilgili bölümünü buraya da not etmek istiyorum.
A fish won't do anything but swim in a brook
He can't write his name or read a book
And to fool the people is his only thought
Though he slippery
- he still gets caught
But then if that sort of life is what you wish
You may grow up to be a fish.

Bir Pazartesi sabahı başlayıp ertesi hafta Pazartesi sabahı biten filmde otobüs şoförü Paterson'ın rutin hayatını birer röntgenci izleyici olarak izliyoruz. Hayatının yeknesaklığını yazdığı şiirlerle gideriyor Paterson, çok da iyi yapıyor ama hiç kopyası olmayan şiir defterinin başına gelenlerle hayatlarımızın ne kadar da ince bir çizgide olduğu, her an her şeyin değişebileceği ama hiç beklenmedik bir anda karşımıza çıkan fırsatlarla yeniden aynı rutine dönebileceğimiz kanıtlanıyor usulca...
Çok hoş yinelemeler, izdüşümler var filmde... Örneğin filmin başladığı ilk Pazartesi sabahında, Laura rüyasında ikiz çocukları olduğunu gördüğünü söylüyor. Bundan sonra tüm film boyunca Paterson, ev-iş yolunda, 23 numaralı hatta kullandığı otobüs güzergahında, akşamları köpekleri Marvin'i gezdirirken mola verdiği barda sürekli ikizler görüp duruyor!

Elbette, Paterson filminin içinden posteriyle geçen 1948 yapımı Abbott and Costello Meet Frankenstein ve Laura ile Paterson'un sinema salonunda izledikleri 1932 yapımı Island of Lost Souls filmleriyle "İçinden Filmler Geçen Filmler" kategorime de yerleşiyor Jim Jarmusch'un şiirlerle bezeli şiirsel filmi Paterson!

28 Aralık 2015 Pazartesi

Taxi

Ülkesindeki 2009 seçimleri sonrasında protesto gösterilerini çektiği için tutuklanıp 20 yıl film yapması yasaklanan ve ülkesi dışına çıkamayan İranlı yönetmen Cafer Panahi, Şubat 2015'te Berlin Film Festivali'ne katılamamıştı ama Taxi / Taxi Tehran filmiyle 65. Uluslararası Berlin Film Festivali’nin birincisi olmuştu. Taxi / Taxi Tehran, Tahran'ın sokaklarında her türden yolcuyu konuk eden ve görünüşte diğer herhangi bir taksiden farkı yokmuş gibi görünen bir taksi. Ancak direksiyonda bizzat ünlü yönetmen Cafer Panahi'nin kendisi var. Taksinin ön panosuna yerleştirilmiş kamerasıyla taksiye binenlerle çeşitli konular üzerinde sohbet ediyor, kendisini tanıyanlarla sohbet farklı yönlere yol alıyor ve karşımıza hüzünle sevincin karıştığı zengin bir Tahran portresi çıkıyor.

Taxi / Taxi Tehran filmi, içinden geçen Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da / Once Upon a Time in Anatolia, Woody Allen'ın Midnight in Paris / Geceyarısı Paris’te filmleriyle de elbette "İçinden Filmler Geçen Filmler" kategorime yerleşiyor. Ayrıca korsan film satıcısının önerdiği ancak adlarının geçmediği Koreli Kim Ki Duk'un filmi ile Kurosawa'nın nadir bulunan eski filmini çok merak ettiğimi söylemeden geçemeyeceğim!
Son notum Cafer Panahi'nin taksisine konuk olan müşterilerden avukat hanımın taksinin önüne bıraktığı gülle ilgili olacak. Kucağındaki bir demet gülden birini taksinin önüne doğru uzatırken diyor ki: "Bu (yani gül) sinemasever insanlar için. Çünkü sinemaseverler her zaman güvenebileceğin kişilerdir." Doğrusu, uzanıp gülü aldığımı hayal ederek tamamladım filmin kalanını...

6 Ağustos 2015 Perşembe

Bulutsuzluk Özlemi söylüyor: "Şişman Adam'dı biri, diğeri Küçük Çocuk'tu. Bombaların adı buydu."

6 Ağustos 1945 sabahı 'Little Boy' olarak adlandırılan atom bombası Hiroşima üzerine bırakılır. Alain Resnais 1959'da sonsuz güzellikteki Hiroshima, Mon Amour / Hiroshima, My Love / Hiroşima, Sevgilim filmini çeker. Jean-Luc Godard 1960 yılında çektiği À bout de souffle / Breathless / Nefes Nefese filminde Hiroshima, Mon Amour filmine küçük bir gönderme yapar, sinemada oynayan film Alain Resnais'nin Hiroshima, Mon Amour / Hiroshima, My Love / Hiroşima, Sevgilim filmidir.


70 yıl olmuş atom bombaları düşeli... 70 yıl!

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Red Knot

Scott Cohen's yazıp yönettiği ilk filmi 2014 yapımı Red Knot, yeni evli Peter ve Chloe'nin, Peter'in yazacağı makale sebebiyle balayılarını geçirmek zorunda kalacakları, Antartika'ya doğru yol alan araştırma gemisinde geçiyor.
Chloe'nin taşınabilir bilgisayarından izlediği Roman Polanski'nin en sevdiğim filmlerinden Nóz w Wodzie / The Knife in the Water / Sudaki Bıçak filmi ile 'İçinden Filmler Geçen Filmler' kategorime ekleniyor buzullar kıtasının soğuk filmi Red Knot.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Gelecek Uzun Sürer

Yönetmen Özcan Alper'in ilk uzun metrajlı filmi olan Sonbahar / Autumn filmini çok ama çok sevmiştim. Yönetmenin 2011 yapımı Gelecek Uzun Sürer / Future Lasts Forever filmini gecikmeli olarak yeni izleyebildim. Oldukça şiirsel bir film, söylemek istediklerini gayet sakin bir biçimde anlatıyor.

Filmin karakterlerinden Ahmet'in sinema tutkunu olması sebebiyle Stalker, À bout de souffle gibi filmler posterleriyle geçiş yaparken, Sydney Pollack'ın They Shoot Horses, Don't They? / Atları da Vururlar filmine de açılışından başlayarak doğrudan göndermeler yapılmış Gelecek Uzun Sürer'de.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Kış Uykusu

67. Cannes Film Festivali'nden Altın Palmiye ile dönen, Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu / Winter Sleep sonsuz bir masal tadında. Başucu filmlerimden biri olarak yerleşirken kişisel müzeme, Schubert ancak bu kadar yakışabilirdi diye düşünüyorum bir filme !



Unutmadan son bir not; Monsieur Ibrahim et les fleurs du Coran / Mösyö İbrahim ve Kuran'ın Çiçekleri filmi geçiyor Kış Uykusu / Winter Sleep filminin içinden.

17 Kasım 2014 Pazartesi

Mean Streets / "Be My Baby"

Bazen bir filmle ilgili farklı bir ayrıntıya ulaşmak için beklemeniz gerek zamanını... 26 Temmuz 2012'de günceme konuk ettiğim Martin Scorsese’i Martin Scorsese yapan film olarak kabul edilen 1973 yapımı Mean Streets / Arka Sokaklar filminin açılış sahnesinde The Ronettes grubunun "Be My Baby" şarkısı birdenbire ana kahramanlardan Charlie'nin (Harvey Keitel canlandırıyor) kafasının içinde çalmaya başlar. Charlie'nin anıları, tüm hayalleri, korkuları, İtalyan Mahallesi'nin “arka” sokaklarının başlangıcında şarkıyla birlikte yavaş yavaş belleğimize işlemeye başlar.72 yıl önce bugün doğmuş olan Martin Scorsese, Mean Streets / Arka Sokaklar filmiyle, müzik kullanımının farklılığını ve bundan sonraki tüm filmlerinde de kullanacağı müziklerin filmlerinden bağımsız olamayacağını izleyicilerinin gözlerine ve kulaklarına yerleştirmiştir.
Film için lütfen tıklayınız: Mean Streets / Arka Sokaklar

13 Kasım 2014 Perşembe

Ladri di Biciclette

Büyük İtalyan usta Vittorio De Sica aramızdan ayrılalı kırk yıl oluyor... Ladri di Biciclette/ Bicycle Thieves / Bisiklet Hırsızları ile anıyorum...
Vittorio De Sica denilince aklıma ilk gelen Ladri di Biciclette/ Bicycle Thieves / Bisiklet Hırsızları filmidir. 1948 yapımı bu film, İtalyan yeni gerçekçilik akımının başyapıtlarından biridir. Belleğim beni yanıltmıyorsa İtalyan yönetmen Vittorio De Sica arşivimizde 1962 yapımı Matrimonio all'italiana / Marriage Italian-Style / İtalyan Usulü Evlilik filmiyle de yer alıyor. Ladri di Biciclette/ Bicycle Thieves / Bisiklet Hırsızları filmi hüzünlü öyküsü, çekimleri ve sadeliğiyle kalbimi fethetmiş ender filmlerden biridir.

Bu arada filmin yönetmeni Vittorio De Sica ile senaristi Cesare Zavattini'nin sinema tarihinin en uzun süren işbirlikteliğini de gerçekleştirdiklerini not düşmek istiyorum. Zavattini Ladri di Biciclette/ Bicycle Thieves / Bisiklet Hırsızları dışında sayısı yirmiyi geçen başka senaryolar da yazmıştır Vittorio De Sica için. Ağırlıklı olarak tüm senaryolarda II. Dünya Savaşı sonrası İtalya’sıdır değinilen. İtalya'daki toplumsal adaletsizlik, insanların çaresizliği ve umutsuzluğu, sömürülmeleri, zor hayat koşulları adeta bir belgesel tadında aktarılmıştır İtalyan yeni gerçekçiliğinin kuramcısı olarak da adlandırılabilecek Cesare Zavattini tarafından.

Tamamiyle halktan oyuncularla gerçekleştirilen filmde II. Dünya Savaşı sonrasında Roma'nın kenar mahallelerinde yaşayan insanların hayatlarına tanık oluruz. Uzun bir süredir işsiz olan ana kahraman Antonio Ricci(Lamberto Maggiorani canlandırıyor)'ye İş Bulma Kurumu tarafından bisikleti varsa bir işe (Roma sokaklarına afiş asma işidir bu iş) başlayabileceği söylenir. Evdeki yatak çarşaflarını rehine vererek karşılığında daha önce rehine verdiği bisikletini geri alır, başvurusunu ilgili kuruma yapar ve ertesi sabah işbaşı yapabileceğini öğrenir Antonio.Antonio ve Brunoİş bulduğu için mutludur. Oğlu Bruno (Enzo Staiola canlandırıyor) da gurur duymaktadır babasıyla. Bruno'nun gözleri bisikleti temizlerlerken ışıl ışıldır.Antonio işbaşı yaptığı ilk günde...Ancak mutluluk sürekli olamayacak ve daha işbaşı yaptığı ilk gün Rita Hayworth'ın (bir bakıma içinden film geçiyor da diyebiliriz bu film için çünkü asılan afiş Rita Hayworth'ın Gilda filmindendir.) afişini duvarlara yapıştırırken bisikleti çalınacaktır Antonio'nun. Herşey bir anda altüst olmuştur. Bisiklet yoksa işi de olmayacaktır...KilisedeFilmin devamında Antonio ile oğlu Bruno'nun yoksul mahallelerden kiliselere, bit pazarından bisikletin nerede olduğunu söyleyebileceğine bel bağlanan bir nevi medyum olarak adlandırabileceğimiz kadına kadar çaresizce çalınan bisikletin aranmasını izleriz...Bit pazarındaUmutsuzca süren arayışın sonunda son kalan paralarıyla bir lokantaya girer baba oğul...En dokunaklı sahnelerden biridir lokanta sahnesi. Bruno'nun hüzünlü gözlerini özgüvenle dolu pırıltılar içinde görürüz. Babası ona yemek ısmarlamaktadır, bu an onca yoksulluğun içinde umudun bir an parladığı andır. BrunoÇalınan bisikletin peşinde baba oğulun ilişkisi an be an perdeden izleyiciye yansır, sıradan hayatların sıradan hüzünlü öyküsüdür film ve Antonio'nun başkasının bisikletini çalmak üzere hamle ettiğinde küçük Bruno'nun gözlerindeki hayal kırıklığıdır.BrunoÇaresizliğin, yoksulluğun ve bunların neler yaptırtabileceğinin en sade haliyle anlatımıdır Ladri di Biciclette/ Bicycle Thieves / Bisiklet Hırsızları. Beklentiniz doğrultusunda mutlu sonla bitmez; "Fine" yazısını ekranda gördüğünüzde boğazınızdaki yumru büyür !
Not: Ladri di Biciclette/ Bicycle Thieves / Bisiklet Hırsızları filmi ile ilgili izlenimlerim ilk olarak 13 Aralık 2010 tarihinde yayınlanmıştır.

31 Ağustos 2014 Pazar

Mon oncle d'Amérique

Hiroşima'ya atom bombası atılmasından tam 14 yıl sonra 1959'da çektiği Hiroshima, Mon Amour / Hiroshima, My Love / Hiroşima, Sevgilim filmiyle kalbimde taht kuran Alain Resnais, Fransız Yeni Dalga akımının anlaşılması en zor yönetmenlerinin başında geliyor. Sinema tarihinin en verimli yönetmenlerinden biri olan Resnais son zamanlarında hasta yatağından dahi direktif vermiş, ölümünden hemen önce Berlin Film Festivali'nde gösterilen son filmi Aimer, boire et chanter / Life of Riley / Sevmek, İçmek ve Şarkı Söylemek, festivalde Alfred Bauer Özel Ödülü'nü almıştı. Berlin Film Festivali'nden kısa bir süre sonra, 1 Mart 2014 tarihinde 91 yaşında aramızdan ayrılan Alain Resnais ardında sinema tarihinin en ilginç, en anlaşılmaz filmlerini bıraktı dersem oldukça doğru bir tespit olacak. (Bu arada hemen belirteyim: Alain Resnais'nin tüm filmleri arasında anlaşılmazlık hususundaki birinciliği tartışmasız olarak 1961 yapımı L'année dernière à Marienbad / Last Year at Marienbad / Geçen yıl Marienbad filmine veriyorum.)
Son günlerde film izlemek için arşivimize el attığımızda hep "Fransız Yeni Dalga" filmleri öne çıkıyor. Yeniden bu kadar çok haşır neşir olunca bu akıma, Chris Wiegand'ın "Fransız Yeni Dalga Sineması" kitabını da okumaya başladım. Jean-Luc Godard'ın 1962'de "Vivre sa Vie / My Life to Live / Hayatını Yaşa" filmindeki karakterine söylettiği "hikaye çok aptalca ama çok güzel yazılmış" cümlesi Fransız Yeni Dalga akımının da temel taşı gibi. Fransız Yeni Dalga akımındaki filmlerin hikayelerini Godard'ın dediği gibi aslında aptalca bulmuyorum. Bu filmler bana herşeyden önce karmaşık geliyor, belki bu karmaşıklık da çok güzel olmalarını sağlıyor.
Alain Resnais'nin 1980 yapımı Mon oncle d'Amérique / My American Uncle / Amerikalı Amcam filmi, Resnais'nin filmlerinde hep değindiği bellek sorunsalına uygun bir filmi olmuş. Filminde anlatmak istediklerinin bilimsel dayanaklarını, filminde yer alan üç ana karakterin öyküleri bireysel yürürken veya birbirleriyle kesişerek sürerken bir Davranışbilimi Profesörünün insan davranışları, insan beyni ve belleği üzerine sunduğu teorileriyle açıklamaya çalışıyor. Bir yanda bilimsel teoriler, bir yanda kurgusal hayatlar birbirine karışırken, Resnais yarattığı film karakterlerinin sevdiği sinema oyuncularının ( Jean Gabin, Danielle Darrieux ve Jean Marais) filmlerinden karelerle de filmindeki geçişleri süslüyor.
Filmin adını aldığı Amerikalı Amcaya gelince, her üç karakterin birer cümleyle değindiği ütopik amca elbette filmde hiç bir zaman ortaya çıkmıyor!

Kafanız karışacak, zaman zaman kaybolacaksınız ama yine de izlemekten keyif alacağınız güzel bir deneysel film Mon oncle d'Amérique / My American Uncle / Amerikalı Amcam. İyi ki Fransız Yeni Dalgacılar filmleri, kitapları çok sevmişler, üretmişler ve filmseverlere bir dolu eser bırakmışlar, bırakıyorlar ve bırakacaklar.

14 Ağustos 2014 Perşembe

Verba volant, scripta manent !

Ali Özgentürk’ün yazıp yönettiği 1997 yapımı Mektup filmini izlerken nedense Michelangelo Antonioni'nin beklentilerim doğrultusunda sonuçlanmayan ama pek sevdiğim yalnızlık/yabancılaşma üçlemesinden herhangi bir filmini izliyormuş hissine kapıldım. Hatta, en kısa sürede yeniden mi izlesem diye düşünmedim değil sırasıyla L'Avventura / The Adventure / Serüven, La Notte / The Night / Gece ve son olarak favorim olan L'Eclisse / Eclipse / Tutulma filmlerini…
Mektup filmi, çok küçük yaşta annesiyle beraber Amerika'ya yerleşen nükleer mühendis Ragıp'ın (Tarık Akan canlandırıyor) İstanbul'a gelmesiyle başlıyor. Ragıp öldüğünü sandığı babasının hayatına dair izleri, kendisine yardımcı olan rehber bir kadınla beraber araştırıyor. Babasının aşık olduğu kadınlar, babasını tanıyan kumarhane sahipleri, mafya liderleri, yaşlı komünist arkadaşlarıyla konuşuyor. Her konuştuğu farklı ve tuhaf profiller çiziyor babasıyla ilgili. Ragıp, bir yandan da sürekli İstanbul’un kendisi için tehlikelerle dolu olduğunu düşünen annesi ve karısının Amerika’ya çabucak dönmesi için açtıkları baskıcı telefonlarla başetmeye çalışıyor.
Babasını arama/tanıma yolculuğunda Ragıp'ın yaşamını değiştiren iki vurucu olay birden oluyor. Önce kendisine yardımcı olan rehbere aşık oluyor Ragıp; akabindeyse babasının sahte bir cenaze töreni düzenlettirerek ortadan kaybolduğunu, aslında halen yaşadığını öğreniyor. Bir mafya liderinden babasının yıllar önce kendisine yazdığı mektubu edinerek bulmasına buluyor babasını lakin bu kez de babası Ragıp’ı tanımamakta ısrar ediyor. Ragıp’ın babasını bulma yolculuğu tüm hayatını değiştiren, aslında kendisini bulma/kaybetme yolculuğu olup çıkıyor… Filmin beklenmedik bir şekilde sonuçlandığını da belirteyim daha fazla açıklama yapmadan.
Mektup almak, mektup yazmak çok önemli. Farkındasınızdır, dijitaleştiğimizden beri bildiğimiz eski zamanlardaki gibi mektuplar falan yazılmıyor artık… Oysa "verba volant, scripta manent" :) Bu sebeple, bir babadan oğula yazılmış olan ve filme adını da veren mektubu olduğu gibi günceme konuk etmek istiyorum.
"Hayatımızın en güzel günleriydi ve ben yaşadım. Belki de bir gün yaşadım lafını bu denli kolaylıkla söyleyebilmek için bir su gibi hayatın içinden geçtim. Kölelik dönemlerini hala sürdüren köylerden, adına uygarlık deyip de birbirimizi pek güzel kandırdığımız şehirlerde, dostluklar,ihanetler ve kadın tuzakları arasından hızla ama çok hızla geçtim. Bütün bunların bir anlamı var mıydı senin için diye sorarsan, sana öfkeyle şu cevabı verebilirim: Olmaz olur mu? Burda üç kere yinelemek istiyorum: Oğul, oğul, oğul... Hiçbir yanlışın ve yenilginin hesabını acıyla sormadım kendime. Hep aklın ve zekanın ışığıyla aşmaya çalıştım zamanı. Bir baba, işte bu derece yalnız ve didakdiktir. Belki de sırf bu yüzden artık zamanımı doldurdum. Onuruyla öleceğine yakın ortadan kaybolan kedileri bilir misin? Öyle çok güldürür ki beni. Çok gülerim nedense işte. Belki ve şimdi kendime böyle gülmeliyim. Hiç değilse denemeliyim. Hayatımızın en güzel günleriydi. Ve ben yaşadım. Birgün, belki de hiç gelmeyecek bir gelecekte, hayatımız bize kim olduğumuzu söyleyecektir. Umarım hiç beklemediğin bir anda karşına çıkıp sana kim olduğunu söyleyecek olan hayat, aynı zamanda sana benim de kim olduğumu söyler..."

Filmin ana tema ve jenerik müzikleri Hasan Cihat Örter'e ait. Ayrıca, sevdiğim Tunuslu udi Anouar Brahem'in ‘‘Khomsa'' albümünden bazı parçalar da kullanılmış. Filmde rehber rolündeki Zişan Uğurlu aynı zamanda bir kulüpte şarkı da söylüyor. Aşağıdaki karelerde göreceğiniz üzere, Bülent Somay ve Ayşe Tütüncü ile Erkan Oğur'u da izlemek ayrıca hoştu... Filme konuk olan Erkan Oğur'un "Bir Sevda Şarkısı" çok dokunaklı...


Mektup filmiyle ilgili son notum yönetmenler arası güzel bir selamlaşmaya ilişkin olacak. Ali Özgentürk, 1996’da Bernardo Bertolucci’nin Stealing Beauty / Çalınmış Güzellik filmiyle kendisine gönderdiği selama, bir yıl sonra Mektup filminde hoş bir karşılık vermiş: Bir diyalogta; : “Babasına takmış bir film yönetmeni vardı. Kimdi ? Galiba Bertolucci.” cümleleriyle yer almış ünlü İtalyan yönetmen.

5 Mart 2014 Çarşamba

Marmoulak

İran’ın muhalif yönetmenlerinden Kemal Tebrizi’nin 2004 yapımı Marmoulak / The Lizard / Kertenkele filmi, "Dünyadaki her bir bireyin mutlaka kendisini Allah'a ulaştıracak bir yol bulabileceğinden” hareket ederek, “kertenkele” lakaplı hırsız Rıza’nın dönüşüm öyküsünü inanılmaz güzellikte, pırıl pırıl esprili bir dille anlatıyor. Rıza, hastahanedeki oda arkadaşı mollanın kıyafetleriyle kaçıp bir köy camisine “hoca” olarak yerleşince, molladan öğrenmiş olduğu “insanların sayısı kadar Allah'a ulaşmanın yollarının olabileceğini, Allah’ın kullarının yüzüne tüm kapıları kapatmadığını ve Allah'a giden yolların her zaman açık olacağı” söylemlerini camiye gelenlere aktarıp, yobaz düşüncelere karşı daha aydın bir hoca profili oluşturuyor. Film muhteşem, filmde duyduğumuz ve son karelerde iyice pekişen “Küçelere su serpmişem” Azeri türküsü ayrı muhteşem!
küçelere su serpmişem
yar gelende toz olmasın
eyle gelsin eyle gitsin
aramızda söz olmasın

samavara od salmışam
istekene gend salmışam
yarım gedip tek galmışam
ne ezizdir yarın canı
ne şirindir yarın canı

küçelere su serpmişem
yar gelende toz olmasın
yar gelende toz olmasın


***Azeri Türkçesinde orjinali ise şöyle***

Küçələrə su səpmişəm,
Yar gələndə toz olmasın
Elə gəlsin, elə getsin,
Aramızda söz olmasın.
Samovara od salmışam.
İstəkənə qənd salmışam.
Yarım gedib tək qalmışam.
Nə əzizdir yarın canı,
Nə şirindir yarın canı.
Samavarı alışdırın,
Maşa gətdim qarışdırın
Küsülüyük barışdırın
Nə əzizdir yarın canı,
Nə şirindir yarın canı.
Piyalələr irəfdədir
Hər biri bir tərəfdədir
Görməmişəm bir həftədir
Nə gözəldir yarın canı,
Nə şirindir yarın canı.

Quentin Tarantino’nun “Pulp Fiction” filmiyle karşılaştığımız sahneler oldukça absürt ama bu film üzerine Kertenkele Rıza’nın yaptığı konuşmalar hakikaten çok manidar!

Filmdeki güvercinli göndermelere özellikle dikkat edin ve mutlaka bu filmi edinip izleyin.