12 Eylül 2011 Pazartesi

Miral

1916 Kudüs doğumlu, önemli ve zengin bir Filistinli ailenin mensubu olan Hind al-Husseini, 1948'deki Arap – İsrail Savaşı’nda Deir Yassin katliamının ardından yol kenarında bulduğu 55 Filistinli çocuğa evini açan ve sonrasında da anasız babasız kalan Filistinli çocuklar için Dar al-Tifl (Çocukların Yurdu) yetimhanesini kurmuş idealist bir kadın. 1967’den itibaren sadece kız öğrencilerin alındığı okuluna 1994 yılında ölene dek adeta tüm hayatını adamış Hind al-Husseini.Hind HusseiniRula Jebreal, Hind al-Husseini’nin yetimhanesinde büyümüş, Hind al-Husseini’nin kendisine bulduğu burs sayesinde Roma’ya gidip eğitimini tamamlamış Filistinli genç bir gazeteci – yazar. Kendi hikayesini “Miral” adlı yarı otobiyografik kitaba dönüştürmüş.MiralYahudi yönetmen Julian Schnabel, Rula Jebreal’in öyküsünden etkilenerek 2010 yılında Miral filmini tamamlamış. Kitabı senaryolaştıran da Rula Jebreal’in kendisi olmuş.
Kitabı okumadım, bu yüzden uyarlaması üzerine bir yorumda bulunamam. Ancak kitabın yazarının senaryoyu da oluşturmasının olumlu olduğu düşüncesindeyim. Rula Jebreal kitabı için “İsrail'in Filistin üzerinde kurduğu baskının gerçek hikayelerinden biri” demiş ve eklemiş; "Konu olmuş bitmiş değil. Hala devam ediyor. Miral artık ben değilim çünkü ben oradan uzaklaştım ve kendime yeni bir hayat kurdum. Ancak orada hala bir sürü genç kız var. Bu kızlar her gün baskı görüyor, şiddete, ırkçılığa maruz kalıyor."

Film hakkında İsrail Hükümeti bir yorumda bulunmamış ama filmin galasının Birleşmiş Milletler’de yapılmasına karşı çıkmış. İsrail’deki yahudi gruplar Filistinlilerin gözünden aktarılan olayları da kıyasıya eleştirmiş. Yönetmen Julian Schnabel ise "Bu filme başlarken bu tür tepkiler alacağımı biliyordum “ diye belirtmiş “Amerika’nın Sesi”’nde yayımlanan bir röportajında ve eklemiş: “Çünkü Amerika'da yahudi asıllı bir yönetmen tarafından bu zamana kadar Filistinlilerin bakış açısını anlatan bir film yapılmadı. Amerika'daki Yahudi toplumu ile İsrail arasında bir diyalog başlaması gerekiyor. Çünkü bu sorunu çözmemiz lazım." Schnabel filminin yahudi Amerikalılar arasında tartışma yarattığını kabul ederken Filistinli ve İsraillilerin ortak bir korkularını şöyle özetliyor: "Ne Filistinliler ne de İsrailliler, hiçbiri çocuklarının günün sonunda okuldan eve sağ geleceğinden emin olamıyor. Terörist saldırı mı olacak, bir asker bir çocuğu mu vuracak kimse bilmiyor."
1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasıyla başlayan Miral filmi 1993 Oslo Barış Anlaşması’nın imzalanmasıyla sona eriyor. Filmde Hind Husseini ve Miral dışında iki kadın karakter daha var… Miral’in annesi Nadia ve Nadia’nın hapishanedeki hücre arkadaşı Fatma. Dört kadın karakterin bölümlenmiş hayatları üzerinden Filistin – İsrail çözümsüzlüğünü izlerken Ortadoğu'da sorunların asla bitmeyeceği yüzümüze bir kez daha şiddetle çarpıyor.
Filmde beni en çok etkileyen kadın karakter Hind Husseini oldu. Sadece kendi başına kendi topraklarında tüm olan bitene karşı dimdik ayakta durması değil, Miral’i ustalıkla yönlendirmesi de oldukça etkileyiciydi.Miral ve HindHind Husseini’yi Hiam Abbas canlandırmış filmde. Daha önce Etz Limon / Lemon Tree / Limon Ağacı filmi ile “Ay’dan İzlenimler”’e konuk olmuştu Hiam Abbas. Bence Hind Husseini üzerine başlı başına ayrı bir film de yapılmalı ve bu idealist kadın daha ayrıntılı irdelenmeli.
Son notum Miral filminin aynı zamanda “içinden filmler geçen filmler” kategorimde yer alacağı üzerine olacak. İçinden Roman Polanski’nin Repulsion / Tiksinti filmi geçiyor bu filmin ve geçtiği sahnede hayli geriyor izleyiciyi her iki film !

Cha no Aji / Çayın Tadı

Haruno AilesiJapon yönetmen Katsuhito Ishii hem yazıp hem yönettiği, 2004 yapımı Cha no Aji (茶の味 )/ The Taste of Tea / Çayın Tadı filmini, Japonya’da Mart 2011’de meydana gelen büyük depremden ağır biçimde etkilenmiş olan Tochigi bölgesinde tamamlamış. Yönetmen Tokyo’nun kuzeyinde yer alan küçük bir kasabada, doğa ile içiçe yaşayan Japon ailesi Harunolar ile tanıştırıyor filmde izleyicilerini. Hipnoz terapisti baba, evde anime çizerliği yapan anne, ergenlik sorunlarıyla boğuşan evin oğlu (Hajime Hanuro) ve kendisini sürekli izleyen dev kopyasından kurtulmaya çalışan evin küçük kızından (Sachiko Hanuro) oluşan çekirdek Japon ailesi oldukça sevimli. Aileyle birlikte yaşayan emekli animatör büyükbaba (Akira Hanuro) ise ailenin en tuhaf ama aynı zamanda en etkileyici karakteri. Kendilerini ziyarete gelen ses mühendisi amca (Ayano Haruno) ile 6 kişilik Haruno ailesinin bireylerinin tek tek ve birbirleriyle olan ilişkileri üzerinden Japon ailesinin yaşantısının bir kesitine izleyici oluyoruz Cha no Aji / Çayın Tadı filminde. Ayano Amcasının anlattığı bir öykü üzerinden bir anda kendisinin dev bir kopyası tarafından izlendiğinin ayırdına varan küçük kız Sachiko’nun bu kopyadan kurtulmak için ortalığı velveleye vermeden gösterdiği çabalar beni film boyunca merak içinde bıraktı. Ayano’nun kasabayı terk etmeden önceki kız arkadaşını ziyaret etmesi ve eski aşkıyla bir türlü istediği gibi konuşamadığı sahneler oldukça dokunaklıydı. Babanın oğul Hajime’ye öğrettiği tahta üzerinde oynanan iki kişilik strateyi oyunu olan GO ile Hajime’nin sınıfa yeni gelen kız öğrenciyi etkilediği sahneler de çok hoştu.YamayoGerçeküstü görüntülerle bezeli filmde büyükbabanın grubuyla birlikte söylediği, ses mühendisi amcanın yerinde yorumlarla (!) kayda aldığı muhteşem "Yamayo" şarkısı ayrı güzel…Çay içerkenÇay bizim için günlük hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelerek tüketilen bir sıvıyken, Japonların derin anlamlar yükleyerek sunumunu, içilmesini bir tören haline getirdikleri bir içecek. Uzun süredir izlediğim en dingin, en hoş filmdi Cha no Aji / The Taste of Tea / Çayın Tadı ve film boyunca Haruno ailesinin çay içme sahnelerinin de ayrı bir huzur verdiğini yazmadan geçemeyeceğim.
Filmden gerçeküstü sahnelerle sona erdiriyorum adı güzel, kendi güzel bu Japon filmini.Hajime'nin aklının kaldığı trenSahiko'yu izleyen dev kopyasıSachiko
Sachiko

7 Eylül 2011 Çarşamba

Map of the Sounds of Tokyo

Map of the Sounds of Tokyoİspanyol yönetmen Isabel Coixet Tokyo’ya gerçekleştirdiği gezisinde Tokyo Balık Pazarı’nda (belki balık hali demek daha doğru) sabahın dördünde balık tezgahında çalışan genç bir Japon kızı görür, kızın yüz ifadesinin donukluğu O’nu etkiler ve fotoğrafını çekmek ister. Japon kız fotoğrafının çekilmesine izin vermez. Isabel Coixet genç kızın bu tavrı üzerine düşünürken, erimiş buzlar, kıyılan, kesilen balıklar ve lastik çizmelerin görüntüleri zihninde uçuşur. Acaba der Japon kızın nasıl bir öyküsü olabilir? Belki genç kız ikili bir hayat yaşamaktadır ve balık pazarı dışındaki hayatı büyük bir gizem içeriyordur. Kimbilir, belki de bir kiralık katildir? Yönetmen kafasında şekillenen öyküyü senaryoya dönüştürür ve Map of the Sounds of Tokyo / Tokyo’nun Ses Haritası filmini çeker.

Olmadık imgelerin olmadık imgelere yol açabileceğinin hoş örneklerinden biri Map of the Sounds of Tokyo / Tokyo’nun Ses Haritası ancak hemen eklemeliyim ki filmin öyküsü fazlasıyla Bernardo Bertolucci’nin Ultima tango a Parigi / Last Tango in Paris / Paris’te Son Tango filmini çağrıştırdı bana.Tokyo'nun Ses HaritasıDaha fazla “spoiler” vermemek için çok bahsetmeyeceğim ama geceleri balık pazarında çalışan ancak aslında bir kiralık katil olan Japon genç kızla, son kurbanı olan Tokyo’da şarap dükkanı sahibi İspanyol adamın gizemli ilişkisinin filmde adı hiç geçmeyen ve tüm işi saplantı denebilecek derecede Tokyo’daki sesleri kayda almak olan bir ses mühendisi tarafından izleyiciye anlatıldığını belirtmek istiyorum. Bu tarz sinema filmlerinde sevdiğim bir tarz. Japon kızla anlatıcının yolları bir ramen (bir nevi Çin makarnası çorbası diyebileceğimiz bir yiyecek, aslında Çin orijinli ama Japonya’da da o kadar çok tüketilir olmuş ki artık onların da kültürünün bir parçası sayılıyormuş) lokantasında kesişiyor ve konuşmadan da arkadaş olunabileceğinin nadir örneklerinden birini sergiliyorlar filmde. İki Japon arasındaki arkadaşlık ile bir Japon ve bir İspanyol arasındaki gizemli ilişki Tokyo’nun seslerine bir de yer yer sizi dinlendiren filmin hoş müziklerine karışıyor.Tokyo'nun Ses HaritasıIsabel Coixet filmlerinde müzikleri (soundtrack) bir üst karakter gibi kullandığını belirtmiş bir röportajında. Bu filminde karakterlerinin tutku, yalnızlık, sevinç, melankoli ve acısına eşlik eden şarkılardan bir seçki oluşturmuş. Çok güzel olmuş!

6 Eylül 2011 Salı

“Fikirler bizi ayırır, hayaller birleştirir !”

Jean-Luc GodardJean-Luc Godard’ın 2010 yapımı Film socialisme / Sosyalizm filmini sonunda izleyebildim. Woody Allen'e öykünerek [hemen anımsatayım pek klişe yorumunu Woody Allen’in :"Hızlı okuma kurslarına katıldıktan sonra yirmi dakikada Savaş ve Barış'ı okudum: Kitap Rusya'da geçiyordu !"] hemen 'film gemide geçiyordu' cümlesiyle bu girdiye nokta koyabilirim aslında ! :-) Ancak, şu cümlenin üzerine tıklayarak göreceğiniz üzere; “filmlerini izlemek zor Godard'ın lakin tarzını seviyorum.” Bu filmini izledikten sonra iki kez vurgulayarak yineliyorum; filmlerini izlemek hakikaten zor Godard’ın lakin tarzını sevmekten hiç vazgeçmeyeceğim !Akdeniz'de süzülen gemi...Altı ana limanda üç bölümlü bir senfoni izletiyor Godard bizlere Film Socialisme ile. Senfonin bölümleri şu şekilde; Des Choses comme ca (Such Things / Gibi Şeyler), Notre Europe (Our Europe / Avrupamız) ve Nos Humanites (Our Humanities / Beşeriyetimiz). Altı ana liman ise şunlar; Egypt / Mısır, Palestine / Filistin, Odessa / Odesa, Hellas / Yunanistan, Naples / Napoli ve Barcelona / Barselona. Tüm kapitalist sömürünün dorukta olduğu dev bir yolcu gemisi (cruise) içerisine tatil maksadıyla sıkışmış farklı ırk, dil, din ve cinsiyetteki insanlarla Akdeniz’de yavaş yavaş süzülürüz önce. Sonra bir benzin istasyonu işleten Fransız ailenin Fransız çocuklarının Fransız Devrimi’nin temelleri ile ilgili (liberté, égalité, fraternité /
özgürlük, eşitlik, kardeşlik) anne babalarını sorgulamalarında kayboluruz ! Çoklu konuşmalar, diyaloglar, fikirler uçuşup kaçışırken kulaklarınız, beyniniz, özellikle yolcu gemisinde cep telefonu çekimlerinden yansıtılmış kayıtlarla, sık sık yapılan kesintilerle gözleriniz öylesine yoruluyor ki filmi izlerken işte diyorsunuz tam Godard filmi ! Godard’ın yorumuyla hayli ironik biçimde “YORUMSUZ” notuyla noktalanırken Sosyalizmin Filmi, en son “hemen yarın akşam tekrar izleyelim” dediğimi hatırlıyorum kızıma ve sevgili(m) kocama. Her ikisinin de bakışlarının nasıl olduğunu yazmama gerek yok sanırım !YorumsuzBu arada bilirsiniz, sessiz sinema döneminde filmler ara başlıklarla bölümlendirilirdi, Godard da filmini ara başlıklarla sınıflandırmış, hatta filmin ilerleyen dakikalarında başlıkları üstüste bindirerek filmi kadar hoş karmaşayı başlıklarında da yaratmış. Avrupa uygarlığı (daha karamsar olayım tüm uygarlık diye genelleyerek) adım adım çöküyorken en kilit sorulardan birini yani “Quo Vadis Europe? / Nereye gidiyorsun Avrupa ?" sorusunu gözümüze sokmuş, geminin geçeceği limanların adlarında da (Mısır, Filistin, Odesa, Yunanistan, Napoli ve Barcelona) tam dozunda vuruşlar yapmış. Örneğin Hellas yani Yunanistan ya da Godard’ın yazdığı gibi “Hell As” yani “Cehennem Gibi”. (Bakın bakalım Yunanistan’ın bugünkü ekonomik koşullarına, cehennem gibi değil mi yaşadıkları?) Bu arada, Filistin için ekrana çıkan “Access Denied / Giriş Yasak” uyarısı da oldukça manidar değildir de nedir?
Film Socialisme, belleğime “içinden filmler geçen filmler” ile "içinden Türk motifleri geçen filmler" kategorilerimle de yerleşecek bir film. Fethedenin, gezenin, görenin, yaşayanın aklının kaldığı mutluluk kapısı olan kentimiz, "İstanbul Doğu’da mı Batı’da mı ?" sorusuyla arz-ı endam ediyor filmde... Godard bu keskin soruyu ne güzel yerleştirmiş filmine. Ucu açık olarak tüm göndermeleri yapabilirsiniz belleğinizde ! Pek çok filmden alıntı görüntüler kullanmış Godard. En vurucu olanın Odesa bölümündeki Sergei M. Eisenstein’in 1925 yapımı şahaseri Bronenosets Potyomkin / Battleship Potemkin /Potemkin Zırhlısı’nın görüntüleri olduğunu belirterek sonlandırıyorum bu film üzerine notlarımı.
Filmin aforizmasına yani “Fikirler bizi ayırır, hayaller birleştirir !” cümlesine gelince acaba Godard "ancak rüyalarda mı buluşuruz ?" demek istemiş demek istemiyorum. Kim ne derse desin rüyalar, hayaller önemlidir ve takip edilmesi gerekir !
Yeni dalga akımının karmaşık yönetmeni Jean-Luc Godard’ın bazı filmleri üzerine diğer notlarım için aşağıdaki başlıklara tıklayabilirsiniz:
Şu küçük kırmızı kitap var ya…
Tout Va Bien ?
Alphaville, une étrange aventure de Lemmy Caution
Ro.Go.Pa.G.

2 Eylül 2011 Cuma

Eylül

En sevdiğim mevsimin en sevdiğim ayı Eylül güzel başladı !
Zeytin ağacı
Başucu kitaplarıma Alev Alatlı'nın Funda'nın mutfak rehberi
adlı son kitabı eklendi.
"Sofra, kadının iktidar alanıdır. Siz, siz olun, sofranıza sahip çıkın !" diyerek çok yerinde vurgulamış Alev Alatlı.

Tarifler elbette biraz kişiselleştirilerek denenecekler
dönünce ve zamanı geldikçe...
Alev AlatlıFunda'nın mutfak rehberi
...

...

...

Şimdi, Fikret Kızılok'tan 'Egoist Kumsal' şarkısını dinleme zamanı !

31 Ağustos 2011 Çarşamba

The Little Girl Who Lives Down The Lane

Nicolas Gessner'ın 1976 yapımı The Little Girl Who Lives Down The Lane / Yolun Sonundaki Küçük Kız adlı filmi; Laird Koenig'in aynı adlı romanından yine yazarın kendisi tarafından senaryolaştırılarak filme uyarlanmış tiyatro oyunu tadında (ki tiyatro oyunu olarak da sergilenmiş Koenig'in romanı), gerilim dozu çok iyi tutulmuş ve en önemlisi henüz 14 yaşındaki Jodie Foster'ın muhteşem oyunculuğuyla ön plana çıkan bir film. Benim açımdan filmi kayda değer bulmamdaki bir diğer unsur olmazsa olmazlarımdan olan Alice in Wonderland / Alice Harikalar Diyarında öyküsünden sonra bu romanın/senaryonun/filmin en iyi çay partilerinden birine sahip olması !Yolun Sonundaki Küçük Kız13 yaşındaki Rynn (Jodie Foster) ve ölümcül bir hastalığı olan şair babası Londra'dan Amerika'da okyanus kıyısında New England civarında küçük ve sessiz bir yerleşim yerine taşınırlar. Babası üç yılllığına bahçe içinde güzel bir ev kiralamıştır ve genellikle ortalıkta hiç görünmemektedir. Rynn'ın sorunsuz bozdurabileceği babasıyla ortak hesaplarına ait küçük miktarlı seyahat çekleriyle yaşamlarını sürdürmektedirler. Başta oldukça zararsız bir öyküymüş gibi başlayan olaylar, evi kiralamalarını sağlayan meraklı emlakçı Bayan Hallet, O'nun küçük kızlara meraklı pedofili olan oğlu Frank (Martin Sheen çok iyi rolünde), yardımsever Şerif ve Şerif'in sihirbazlığa meraklı yeğeni Mario sayesinde Rynn'in yaşadığı evde gizemli bir şeylerin döndüğünü yavaş yavaş anlamamıza yol açacaktır.Çay PartisiYolun sonundaki evdeki gizem adım adım izleyiciye sunulurken korku ayarı çok iyi harmanlanmış çay partisinde Rynn ve Frank'in son kozlarını paylaşmaları çok başarılı aktarılmış. Sonuçta bu bir kurgu deyip geçiyorsunuz ama yazar yanlış olanı aklamayı bir nevi yasallaştırarak aktarırken işte diyorsunuz sinemayla beyin yıkama da böyle olur ! Ortada iki suç var ve doğrusu taraf oluyorsunuz suçlardan birine layığını buldu diye kahramanlardan biri !
Jodie Foster çok iyi bir oyuncu olduğunun ve olacağının tüm ipuçlarını bu fimdeki bakışlarıyla gösteriyor bu arada...Rynn

30 Ağustos 2011 Salı

BAYRAM...


Bu sene 30 Ağustos Zafer Bayramı,
Şeker (Ramazan) Bayramı'na rastladı!
Çifte bayram, kutlu olsun...


.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Denizden Gelen

Çekimleri Ortaca, Dalyan ve Sarıgerme’de tamamlanmış olan Nesli Çölgeçen’in 2010 yapımı Denizden Gelen (Zeytin Dalı) filmi kaçak göçmenler sorununa dikkat çekiyor.Denizden Gelen JordanFilm, Onur Saylak’ın canlandırdığı eski polis Halil’in duruşmasıyla başlıyor. Görevi başında Afrikalı bir mülteciyi vurarak ölümüne neden olan Halil çektiği pişmanlık ve vicdan azabı yüzünden mesleğini bırakıp babaevi Ortaca’ya döner… Bir gün denizde dalgalarla boğuşan bir çocuk bulur, ölmek üzere olan çocuğu hastaneye yetişitirir. Çocuğun adı Jordan’dır. Gana’dan gelen Jordan annesiyle birlikte Yunanistan’da kaçak mülteci olan babasına ulaşabilmek için tekneyle Yunanistan’a geçmeye, oradan da üçü birlikte İngiltere’ye gitmeye çalışmaktadırlar. Ama hesaplar boşa çıkacak, Jordan ve annesinin bulundukları tekne Aşı Koyu yakınlarında batacak, anne boğulacak, Jordan da karaya vurarak Halil tarafından bulunacaktır.Hall ve JordanHalil ve Jordan arasında biraz da hastanedeki hemşire Yaren’in yönlendirmesiyle (Ahu Türkpençe canlandırıyor) başlayan iletişim Jordan’ın babasının gelip oğlunu Türkiye’den alamayacak olmasıyla kaçınılmaz bir sona adım adım ilerleyecektir. Dalyan’da hayata gözlerini açan Caretta - Carettalar gidecekleri yeri kendi doğalarında varolan yön duygusuyla bularak ilerlerler ve okyanusa açılırlar. Gana’dan yola çıkan Jordan da acaba Halil’in dediği üzere Carettalar gibi yolunu bulabilecek midir? Jordan ve Halil’den yana herşey iyiye gitsin diye umutlanıyorsunuz filmde ama bu nokta da işler umduğunuz gibi olmuyor. Halil bir nevi işlediği cinayetin diyetini Jordan’ı babasına kavuşturarak ödemek isterken ödemesi gereken daha büyük bedelin de olduğunu üzülerek görüyorsunuz.
Tüm dünyada ciddi bir sorun olan mültecilik ve insan kaçakçılığının üstesinden nasıl gelinecek, gelinilebilecek mi, yoksa böyle gelmiş böyle gider denilerek herşey oluruna mı bırakılacak, daha iyi koşullar için ülkelerinden zorunlu olarak ayrılanları aynı son mu bekleyecek soruları yine yanıtsız kalıyor film bittiğinde… Daha iyi bir dünya, evet, iyi güzel ama hani nerede ?

26 Ağustos 2011 Cuma

Yirmi Yıl Sonra

Yirmi Yıl SonraTürk sinema tarihinde bir dönüm noktası sayılan Ömer Lütfü Akad'ın 1952 yapımı Kanun Namına filminin ardından Osman Fahri Seden bu filmin devamı sayılan Yirmi Yıl Sonra / After Twenty Years filmini çeker. Yıl 1972'dir. Gerçekten yirmi yıl geçmiştir. İlk filmde genç bir delikanlı olan Ayhan Işık (Nazım rolünde) Yirmi Yıl Sonra'da hapisten çıkar. Hapse girdiğinde hamile olan karısı Ayten (Gülistan Güzey oynuyor) biri kız biri oğlan ikiz çocuk doğurmuş ve Nazım'ın isteğiyle babalarının katil olup hapse düştüğünü öğrenmemeleri için çocuklarına babalarının öldüğünü söylemiştir. Nazım hapisten evine döndüğünde sadece karısı Ayten'i hafızasını kaybetmiş bir şekilde bulmayacak, oğlunun yeraltı dünyasına karıştığını kızının ise zengin sevgilisinin peşinde uyuşturucuya alıştırıldığını öğrenecektir. Filmdeki klasik Yeşilçam klişeleri beklentileriniz doğrultusundadır, yine tuhaf diyaloglara şaşırırsınız (bebeği sabah bu odada unutmuşum gibi!), kadere, kaderin ağlarını örmesine sinirlenirsiniz ama merakla Nazım'ın çocukları için verdiği mücadeleyi izleyip hüzünlenirsiniz... YİRMİ YIL SONRA - DVD
YİRMİ YIL SONRA - AÇIKLAMA
1972 yılının inanılmaz güzellikteki İstanbul görüntüleri eşliğinde ilk film Kanun Namına kadar hoş bir film Yirmi Yıl Sonra. Filmin girişindeki jeneriğinde ve sonunda çalan şarkı da çok hoş. Fazla bir bilgiye ulaşamadım ancak şarkıyı seslendirenin Gülhan Pars olduğunu öğrenebildim. (Filmin jeneriğinde maalesef adı geçmiyor Gülhan Pars'ın.)

25 Ağustos 2011 Perşembe

Montreal Film Festivali

Ayrı birey AY Hanım ve arkadaşları "Koyu Mavi", "Kaz Dağları Perisi" ve de "Yaratıcı Elişi Perisi"'nin geleneksel "Cadılar" buluşması 'sakızlı muhallebi' tadındaydı ! Montreal Film Festivali kataloğum "Koyu Mavi" arkadaşım sayesinde taaa Montreal'den geldi... Bu yıl 35. si düzenlenen festivalde ikisi yarışmada olmak üzere toplam yedi Türk filmi gösteriliyor. 28 Ağustos'da sona erecek festivalde Mustafa Nuri'nin yönettiği Vücut / Body ile Cemil Ağacıkoğlu'nun yönettiği Eylül / September filmleri “İlk Filmler Dünya Yarışması”'nda ülkemizi temsil ediyor. Eylül hüzünlü bir aşkı konu edinirken, Vücut filmi ise 40'lı yaşlarda bir porno film oyuncusunun öyküsünü anlatıyormuş.Montreal Film FestivaliVücutEylül
Fotoğrafların üzerine tıklayın büyüsünler !

Festivalin "Dünya Sineması" bölümünde Orhan Oğuz’un Hayde Bre, İlksen Başarır’ın Atlıkarınca, Sedat Yılmaz’ın Press ile Atilla Cengiz’in Oğul filmleri yer alıyor. Derviş Zaim'in Gölgeler ve Suretler / Shadows and Faces filmi ise “Dünya'nın Ustaları” bölümünde gösteriliyor.Gölgeler ve Suretler
Fotoğrafın üzerine tıklayın büyüsün !