10 Kasım 2017 Cuma

1881 - ....



.

29 Ekim 2017 Pazar

29 Ekim 1923 - 29 Ekim 2017

Cumhuriyet'imizin 94. yılı kutlu olsun!.

31 Ağustos 2017 Perşembe

"Kahvaltının Mutlulukla İlgisi..."

30 Ağusos 2017'de "Atlarla Koşan Peri"'nin bahçesinde ağaçların altı güzel, hava güzel, kahvaltı güzel, sohbet güzel!

30 Ağustos 2017 Çarşamba

30 Ağustos Zafer Bayramı...

30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun!


.

27 Ağustos 2017 Pazar

Muzaffer İzgü geçti bu Dünya'dan.

Usta yazar Muzaffer İzgü'yü kaybettik. Çocukluğumun, gençliğimin bir parçası da kayboluyor. Aklıma hemen Muzaffer İzgü'nün biografik romanından Memduh Ün'ün sinemaya kazandırdığı, 1992 yapımı Zıkkımın Kökü / Bullshit filminden şu kare geliyor.

Sevgili Muzaffer İzgü kendisiyle yapılan bir röportajda, öldükten sonra “Muzaffer İzgü doğdu, okudu, düşler kurdu, yazdı ve gitti” denilmesini istemiş. Ne güzel söylemiş!

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Tobenai chinmoku

Kazuo Kuroki'nin ilk uzun metrajlı filmi Tobenai chinmoku / Silence Has No Wings / Sessizliğin Kanatları Yok 1966 yapımı siyah-beyaz hayli ilginç bir film.
Filmin güzel adı Federico García Lorca'nın bir şiirinin adından geliyor ve bir tırtılın, tırtıl olarak Japonya'nın güneyindeki Nagasaki şehrinde başlayan ve kelebek olarak Japon adalar topluluğunun kuzeyinde yar alan Hokkaido şehrinde son bulan yolculuğunu anlatıyor. Hokkaido'da küçük bir çocuğun sadece Nagasaki şehrine özgü çatal kuyruklu bir kelebeği yakalamasıyla başlayan film, geriye dönüşlerle o kelebeğin nasıl Hokkaido'ya ulaştığının öyküsü olarak izleyiciye aktarılıyor. Ama elbette anlatılan o kelebeğin nasıl kelebek olduğu değil, yönetmenin sözleriyle Tobenai chinmoku / Silence Has No Wings / Sessizliğin Kanatları Yok filmi, Japonya'nın İmparator merkezli Japon siyasi ideolojisinden Amerikan Generali MacArthur'un temsil ettiği işgalci ideolojiye oradan da II. Dünya Savaşı sonrası demokrasiye dönüşme çabalarının bir kelebek üzerinden betimlenmesi imiş.

Siyah-beyaz görsel bir şölen Tobenai chinmoku / Silence Has No Wings / Sessizliğin Kanatları Yok, anlaması ve anlatması yer yer çok zor ancak inanılmaz güzellikte bir film! Filmde yer alan şarkı da ayrı güzel diyerek güncemi izleyenleri müzikle başbaşa bırakıyorum...

22 Ağustos 2017 Salı

Prikosnoveniye

1989 yapımı Prikosnoveniye / The Touch/ Dokunuş, Kazak yönetmen Amanzhol Aituarov'un yazıp yönettiği ilk filmi. Yönetmenin, 2005 yapımı, Kazakistan'ın görsel kartpostalı diye adlandırılmış Steppe Express / Bozkır Treni adlı bir filmi daha var. Prikosnoveniye / The Touch/ Dokunuş, oldukça şiirsel, yer yer siyah-beyaz, yer yer renkli, mistik ögelerle dolu, felsefi, masal tadında çok ama çok güzel bir film.
Prikosnoveniye / The Touch/ Dokunuş, filmin geçtiği yılda yani 'modern' zamanda, kamera bizi nesneler üzerinde ve pencerenin ardındaki görüntülerde dolaştırırken, bir çiftin şiirsel konuşmalarını dinleterek başlıyor. Çifti görmüyoruz, sadece söylediklerini duyuyoruz. Sonra birdenbire siyah-beyaz eski zamanlara gidiyoruz. Bozkırın ortasında, gözleri görmeyen bir Şaman kızla, önceleri bir parça yiyecek bir şey alabilmek için kıza yaklaşan ama sonra O'nu bozkırdaki tehlikelere karşı koruyabileceğini belirten, kimsesiz, köleleştirilmiş bir genç adamla tanıştırılıyoruz. Kız her ne kadar korucuya ihtiyacı olmadığını söylese de genç adam kıza tecavüze kalkışan birinden kurtarınca kendisini, gözleri görmeyen ama sezgileri güçlü bu kızla genç adam, mavi dağların ardındaki yurda beraber ulaşmak üzere yolculuklarına başlıyorlar...

Still Life

Uberto Pasolini'nin yazıp yönettiği, 2013 yapımı Still Life / Durgun Hayat filmi, kimsesiz olarak bu dünyadan göç edip gidenlerin renksiz hayatlarında bir parçacık olsun renk arayan John May adında bir sosyal hizmetlinin öyküsü.
John May, durağan hayatında, her gün aynı yoldan işine gidip gelen, öğlenleri ve akşamları aynı yemeği yiyen, monoton hayatında hiç bir sıradışılığa yer olmayan "renksiz" bir insan. Ancak bu renksiz, yalnız John May, bir başlarına evlerinde ölen ve kimse tarafından aranmayanların önce akrabaları olup olmadığını büyük bir titizlikle araştırıyor, sonra da tek katılan kendisi de olsa, bu insanlara dokunaklı konuşmalar yazıp, cenaze törenleri düzenlettiriyor. Güzel güzel hizmetine devam ederken, günün birinde bütçe yoksunluğu sebebiyle işine son verilince bu titiz bürokratın, elbette sudan çıkmış balığa dönüyor! Müdüründen üzerinde çalıştığı son kişi ile biraz süre isteyip, sanki hiç işine son verilmemiş gibi, aynı ciddiyetiyle ve titizliğiyle bu kişi ile ilgili akraba araştırmalarına devam ederken, biraz klişe olacak ama kader de boş durmuyor ve sürprizleriyle Still Life / Durgun Hayat filmini "Ters Köşeye Düşüren Filmler" kategorime usulca yerleştiyor.
Filmle ilgili daha fazla ipucu vermek istemiyorum ama sonunun çok hüzünlü olduğunu söylemeden noktalamayacağım bu izdüşümünü!
Son bir not yönetmen Uberto Pasolini ile ilgili. Sevdiğim İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini ile sadece soyadı benzerliği var Uberto Pasolini'nin ama kendisi aynı zamanda sevdiğim başka bir İtalyan yönetmenin, Luchino Visconti'nin yeğeniymiş.

20 Ağustos 2017 Pazar

Dar donya ye to saat chand ast?

Safi Yazdanian'nın yazıp yönettiği ilk uzun metrajlı filmi, Dar donya ye to saat chand ast? / What's the Time in Your World? / Senin Dünyanda Saat Kaç?, güzel ama çok hüzünlü bir şiir gibi...

Yirmi yıl sonra yaşadığı Fransa'dan memleketi İran'a dönen Güli, yıllardır kendisine aşık olan ancak bunu hiç belli etmeyen “Divane Ferhat” ile karşılaşır. Güli'nin yokluğunda Güli'nin annesi Havva Hanım'a arkadaşlık eden Ferhat, O'nunla ilgili her ayrıntıyı da öğrenmiştir. Güli'ye ait bütün eşyaları bir bavulda saklayıp, Güli'nin sevdiği herşeyi seven Ferhat'ın gerçeküstü rüyalarında Güli'yle birlikte kaybolurken, filmin müzikleriyle de kendinizi bu naif aşkın büyüsüne kaptırıyorsunuz...



Bulutlar Güzeldir!

Ayrı birey AY Hanım, Koyu Mavi ve Ay Tanrıçası tatildeyken, bulutlar uçuştu hep gökyüzünde!

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Stroszek

Werner Herzog'un yazıp yönettiği 1977 yapımı Stroszek için söyleyebileceğim en öz iki sözcük hayli vurucu bir "Amerikan kabusu" olabilir diye düşünüyorum film biterken!
Amerikalı film eleştirmeni Roger Ebert'e göre en garip filmlerden biri olan Stroszek, Bruno Stroszek adlı zihinsel özürlü ana kahramanın Berlin'de bir hapishaneden tahliye olmasıyla başlıyor. Hapishane müdürünün sert nasihatlerinden Bruno'nun bir alkolik olduğunu ve işlemiş olduğu bütün suçların alkolizmden kaynaklandığı anlıyoruz. Uyarıları oldıkça kayıtsız bir tavırla dinleyen Bruno'nun dışarı çıkar çıkmaz gördüğü ilk bara dalması filmin gidişatını da özetler gibi. Ezik, hep kaybetmiş ve kaybetmeye mahkum biri Bruno Stroszek! Ancak yine de tüm ezikliğine rağmen zor durumda olanlara da yardım etmeye çabaladığını görürüz iyi niyetli Bruno'nun. Barda iki kadın satıcısı tarafından darp edilen Eva adlı fahişeyi hem teselli ettiğine hem de sığınmak üzere evine davet ettiğine tanık oluruz. Eva'yla beraber evine geldiklerinda, hapisteyken evine göz kulak olan Bruno'nun yaşlı komşusu Scheitz karşılar onları. Ufak tefek bu ilginç ihtiyar adam artık Almanya'daki hayatından bıktığı için bir araba tamircisi olan Amerikalı yeğeni Clayton'ın yanına Wisconsin'e göçmeyi planlamaktadır. Bruno sokaklarda akordeon çalarak hayatını kazanmaya çalışırken barda Eva'ya musallat olan adamlar O'nun izini bulup Bruno'nun evine gelir ve tacizlerini hayli sert bir biçimde sürdürürler. Bu olumsuzluklar sürerken ihtiyar komşusu Scheitz'ın kendisiyle birlikte Amerika'ya gelme teklifi Bruno ve Eva'nın hayatlarını tamamen değiştirecektir.
Werner Herzog, zihinsel özürlü eski sabıkalı, onun ufak tefek tuhaf arkadaşı ve fahişeden oluşan bu üçlünün Amerika'da bir römork evinde devam edecek yeni hayatlarını bilerek seri katil Ed Gein'in memleketi Wisconsin'de çekmiş. Werner Herzog kasaba halkı için kasabadaki gerçek yerlilere rol vermiş. Başrol oyuncusu Bruno S. ise gerçek hayatta bir fahişenin oğlu ve üç yaşında annesi tarafından feci halde dövülerek geçici olarak sağır olmuş birisi. Bir akıl hastanesine yerleştirilen ve hayatının ilk yıllarında burada tutulan Bruno S.'in (Scheinstein) performansı izleyiciyi oldukça etkiliyor ama anlıyorsunuz ki aslında kendi gerçekliğini yansıtıyor oyuncu Bruno S.
Amerika... Amerika... Rüyalar ülkesi Amerika'da Bruno'nun hayalleri ters yüz olurken, son gördükleri para attığınızda piyano çalan ve dans eden tavuklar oluyor. Sonra gidip teleferiğe biniyor Bruno. Teleferikte dönüp dururken bir silah sesi ve olay yerine gelen polisin son sözleriyle, Werner Herzog'un Stroszek filmi izleyicisini adeta olduğu yere çiviliyor.
"Burada yanan bir kamyonet var. Teleferikte dönüp duran adamı durdurmak için gerekli düğmeyi bulamıyoruz. Dans eden tavuğu da durduramadık. Bir elektrikçi gönderin!"

Bruno'nun hapishane arkadaşlarından birinin Türkçe konuştuğunu duyuyorum. Ayrıca Eva'nın müşterilerinden bir kaçının da aralarında Türkçe konuşmalarından Türk olduklarının ayırdına varıyorum. Dolayısıyla Werner Herzog'un Stroszek filmi, "İçinden Türkler ve Türk Motifleri Geçen Filmler" kategorime de yerleşiyor. Yalnızca toplumun kurallarına uymak için varolmayı ve para bitene kadar dans etmeyi reddeden Bruno ise elbette kalbimi tam onikiden vuruyor!!!

22 Mayıs 2017 Pazartesi

La Noia

Damiano Damiani 'nin 1963 yapımı, siyah-beyaz La noia / The Empty Canvas / Boş Tuval filmi, Alberto Moravia'nın "La Noia / Boredom / Can Sıkıntısı" adlı romanından uyarlanmış. Romanı okumadım ancak sanıyorum film romana oldukça sadık kalmış. Film Dino adındaki ana kahramanın boş tuvali parçalamasıyla başlıyor. Resim yapamayan, hayattan bezmiş, annesi zengin, dolayısyla para sıkıntısı değil ama can sıkıntısı çeken ressam Dino'yu Horst Buchholz canlandırıyor.
Dino'nun zengin annesini Bette Davis oynamış. Dino'nun annesine, annesinin parasına kızgınlıkla yaklaştığını ve mümkün olduğunca O'nunla az etkileşime girdiğini görüyoruz. Dino'nun annesiyle birlikte yaşamaktan kaçındığını, babasının evden uzaklarda sürekli seyahatte olmasından da annesini suçladığını görüyoruz.
Dino'nun yeknesak hayatı, kapı komşusu yaşlı ressamın modeli Catherine Spaak'ın canlandırdığı Cecilia ile tanışınca değişiveriyor. Cecilia, kendisine takıntılı olan yaşlı ressamın sadece modeli değil, kendisiyle ateşli bir ilişki de sürdürmekte. Ressamın ani ölümü üzerine, Dino ve Cecilia bir araya geliyor ve artık Cecilia'ya takıntılı olma süreci Dino'da başlıyor. Öyle ki Dino, Cecilia'ya olan takıntısının hayatını neredeyse yok etmesiyle karşı karşıya kalıyor...

19 Mayıs 2017 Cuma

19 Mayıs...


Fikirler ölmez!
.

13 Mart 2017 Pazartesi

Paterson

Jim Jarmusch'un son filmi, 2016 yapımı Paterson ile otobüs şoförü Paterson'ın eşliğinde Paterson kentinde şiirlerde kayboluyorsunuz!

Jim Jarmusch'un filmlerini ayrı severim ve tereddütsüz Paterson ile yine kalbimi fethettiğini söyleyebilirim! Uzun zamandır izlemekten keyif aldığım en hoş film oldu, hem kentin hem otobüs şöförünün hem de ünlü şair William Carlos Williams'ın şiir kitabının adı olan Paterson.
Otobüs şoförü Paterson'ın yazdığı şiirler (bu şiirleri aslında Jim Jarmusch'un sevdiği çağdaş şairlerden Ron Padgett yazmış), Jim Jarmsuch'un kendi şiiri "Water Falls / Düşen Su" (bu şiiri, Paterson'un iş çıkışında rastladığı küçük kız Paterson'a okuyor) ve de William Carlos Williams'ın şiirleri yer alıyor filmde. Şair Wiliiams'ın "Paterson" kitabı ile "The Collected Earlier Poems / İlk Şiirler Derlemesi" kitabı boy gösteriyor filmde. Otobüs şoförü Paterson'ın siyah-beyaz tasarımlara takıntılı, hatta pazarda satacağı kekleri bile siyah-beyaz kremayla bezeyen sevgilisi Laura'ya, Williams'ın "İlk Şiirler Derlemesi"'nden okuduğu dizeler oldukça hoş...

Paterson'ın "Would you rather be a fish / Bir balık olmayı tercih ederdin" dizesinin geçtiği son yazdığı şiir, Johnny Burke'ün sözlerini yazdığı ve Jimmy Van Heusen'in bestelediği 'Swinging On A Star' şarkısının içinden geçen bir satırdan geliyor. Şarkının balıkla ilgili bölümünü buraya da not etmek istiyorum.
A fish won't do anything but swim in a brook
He can't write his name or read a book
And to fool the people is his only thought
Though he slippery
- he still gets caught
But then if that sort of life is what you wish
You may grow up to be a fish.

Bir Pazartesi sabahı başlayıp ertesi hafta Pazartesi sabahı biten filmde otobüs şoförü Paterson'ın rutin hayatını birer röntgenci izleyici olarak izliyoruz. Hayatının yeknesaklığını yazdığı şiirlerle gideriyor Paterson, çok da iyi yapıyor ama hiç kopyası olmayan şiir defterinin başına gelenlerle hayatlarımızın ne kadar da ince bir çizgide olduğu, her an her şeyin değişebileceği ama hiç beklenmedik bir anda karşımıza çıkan fırsatlarla yeniden aynı rutine dönebileceğimiz kanıtlanıyor usulca...
Çok hoş yinelemeler, izdüşümler var filmde... Örneğin filmin başladığı ilk Pazartesi sabahında, Laura rüyasında ikiz çocukları olduğunu gördüğünü söylüyor. Bundan sonra tüm film boyunca Paterson, ev-iş yolunda, 23 numaralı hatta kullandığı otobüs güzergahında, akşamları köpekleri Marvin'i gezdirirken mola verdiği barda sürekli ikizler görüp duruyor!

Elbette, Paterson filminin içinden posteriyle geçen 1948 yapımı Abbott and Costello Meet Frankenstein ve Laura ile Paterson'un sinema salonunda izledikleri 1932 yapımı Island of Lost Souls filmleriyle "İçinden Filmler Geçen Filmler" kategorime de yerleşiyor Jim Jarmusch'un şiirlerle bezeli şiirsel filmi Paterson!

28 Ocak 2017 Cumartesi

Hoşçakalın John Hurt ve Emmanuelle Riva

27 Ocak 2017 benim için en çok 1984 filminin Winston Smith'i olan John Hurt ile Amour / Aşk filminin Anne'i olan Emmanuelle Riva'yı sonsuzluğa uğurladığımız gün olarak yerleşiyor zaman tüneline... Hoşçakalın!

23 Ocak 2017 Pazartesi

À peine j'ouvre les yeux

Tunuslu yönetmen Leyla Bouzid'in 2015 yılında gerçekleştirdiği, ilk uzun metrajlı filmi À peine j'ouvre les yeux / As I Open My Eyes / Tam Gözlerimi Açarken, protest bir müzik grubunun solisti olan 18 yaşındaki ana karakter Farah'ın üzerinden ülkesinin tarihsel dönüm noktası olan Yasemin Devrimi'nden bir kaç ay öncesinde, 2010 yazında Tunus'ta geçen günleri anlatıyor.
À peine j'ouvre les yeux / As I Open My Eyes / Tam Gözlerimi Açarken filmi, devrimden önceki günlerde özellikle gençlerin ruh halini, baskı altındaki hayatlarını, gençlerin karşısındaki düzeni gözler önüne seriyor.
Farah müziği, aşkı ve hayatı doyasıya, kendi istediği gibi yaşamak isterken, Farah'ın annesi kızının düzenin karanlık yüzüyle karşı karşıya kalmasını istemiyor. Farah rolündeki Baya Medhaffer ile Farah'ın annesi Hayet'i canlandıran Ghalia Benali ışıl ışıl parlıyorlar rollerinde. Özellikle Baya Medhafer'in söylediği "Ülkem" şarkısı sözleriyle bir şarkının nasıl korkulan bir silaha dönüşebileceğini kanıtlarken, kalbinizi yakalıyor ve hiç bırakmıyor...

12 Ocak 2017 Perşembe

Yılın İlk Dolunayı Yengeç Burcunda

Yılın ilk dolunayı!
12.01.2017

10 Ocak 2017 Salı

Kar güzeldir !



"...
kar yağıyor dışarda
mektubun yeni gelmiş
istanbul
kokuyor
..."
Behçet Aysan