Wim Wenders’in “Yol Filmleri” üçlemesinin son filmi olan Im Lauf der Zeit / Kings of the Road / Zamanın Akışında filmi, izlenmek için 11 Mart 2020 tarihinden beri Covid-19 hastalığı sebebiyle tüm Dünya ile birlikte karantina altında olduğumuz günleri bekliyormuş meğer. Hemen belirteyim, üçlemenin ilk filmi 1974 yapımı Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde, ikinci film ise ise 1975 yapımı Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış filmleridir. Arşive ilk iki filmle birlikte aynı tarihte giren ama seyredilmek için 2020 yılını bekleyen Im Lauf der Zeit / Kings of the Road / Zamanın Akışında, yol filmleri kategorisinde hakikaten bir kült film.
Filmde önce, kamyondan bozma karavanıyla Batı Almanya'nın Doğu Almanya sınırındaki küçük kasabalarında artık miadını doldurmakta olan sinema salonlarını tek tek gezip projeksiyon cihazlarının tamirini yapan Bruno (Rüdiger Vogler) ile tanışıyoruz. Rüdiger Vogler, Wim Wenders'ın "Yol Filmleri" üçlemesinin üçünde de başrolde olan oyuncu. Bruno (Rüdiger Vogler)'nun yolu karısından ayrıldığı için bunalıma düşmüş, kendi içindeki sorunları çözmeye çabalayan, huzursuz Robert (Hanns Zischler) ile kesişir. Filmin bundan sonrasında, küçük kasabalar boyunca birlikte yolculuk yapan ikilinin kendi hayatlarını sorgulamalarını gözlemlerken, bir yandan da II. Dünya Savaşı sonrası Almanya'sının nasıl bir süreç geçirmekte olduğuna tanıklık ederiz.
Wim Wenders ünlü Alman yönetmen Fritz Lang'a adadığı filmde Fritz Lang'ın (Ki bir tanesi de L'e Mépris' filminden alıntılanmıştır.) birkaç fotoğrafı da görülür.
Filmin son karesi hayli anlamlıdır. Adı Weisse Wand (Beyaz Duvar) olan sinema salonunun yarı sönmüş ışıklarında, "WW" ve "END" harfleri seçilmektedir. Farklı farklı yorumlayabilirim; Yani WW, Wim Wenders'ın filminin sonu ya da WW World War olarak okursam II. Dünya Savaşı'nın sonu ya da WW Weisse Wand yani sinema salonun adı olarak okursam salonun artık miadını doldurmakta olduğunu düşünebilirim. Sadece "END" harflerini algılamayı tercih edersem salt "SON". Kısaca, Alman sinemasının altın dönemleri artık geçmiştedir. Çünkü teknisyen Bruno (Rüdiger Vogler)'nun dolaştığı küçük kasaba sinemaları artık eski şaşaalı günlerini geride bırakmış, yoz Amerikan filmleri ile seks filmleri gösteren köhne sinemalara dönüşmüştür.
ÜÇLEMELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ÜÇLEMELER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Haziran 2020 Pazartesi
10 Şubat 2015 Salı
L'amore
Yönetmen Roberto Rossellini ve oyuncu Anna Magnani'yi hem mesleki hem de birliktelik açısından bir araya getiren film, Rossellini'nin 1944 yılının Nazi işgali altındaki Roma’sında, bir avuç direnişçinin faşizme karşı verdiği mücadeleyi anlatan 1945 yapımı Roma, città aperta / Rome, Open City / Roma, Açık Şehir filmidir. "İtalyan Yeni Gerçekçilik Akımı"´nın ilk örneği olan bu film hem Rossellini'ye hem de Magnani'ye uluslararası ün kazandırır. Roberto Rossellini’nin “Savaş Üçlemesi”nin ilk filmi olan Roma, città aperta / Rome, Open City / Roma, Açık Şehir (1945) filmini, 1946 yapımı Paisà / Paisan / Hemşeri ile 1948 yapımı Germania anno zero / Deutschland im Jahre Null / Almanya, Sıfır Yılı filmleri izler.
Roberto Rossellini, “Savaş Üçlemesi”nin son halkası olan Germania anno zero / Deutschland im Jahre Null / Almanya, Sıfır Yılı filmini çekerken ayrıca sevgilisi 'Anna Magnani'nin sanatına bir saygı olarak gerçekleştirdiğini' belirttiği, içinde iki ayrı öykünün yer aldığı L'amore / Love / Aşk filmini tamamlayacaktır. L'amore / Love / Aşk filmindeki ilk öykü Jean Cocteau'nun La voix humaine / Una voce umana / Bir İnsan Sesi adlı oyunundan, ikinci öykü ise Federico Fellini'nin Il miracolo / The Miracle / Mucize adlı öyküsünden uyarlanmıştır.Federico Fellini, L'amore / Love / Aşk filmine öyküsünü vermekle kalmamış, İtalya'nın Amalfi kıyılarında geçen bu bölümde Anna Magnani'nin karşılaştığı, aylak aylak dolaşan ve rolü boyunca hiç konuşmayan serseriyi de canlandırmıştır.
L'amore / Love / Aşk filminin ilk öyküsünde, ilgisiz sevgilisi ile telefonda konuşan kadın karakterini canlandırır Anna Magnani. Terkedilmiş sevgilinin depresif hallerini yansıtırken tek kelimeyle muhteşemdir. İkinci öyküde ise Amalfi kıyılarının tepelerindeki bir köyde yaşayan, keçileri otlatırken rastladığı ve Hazreti Yusuf olduğuna inandığı serseri tarafından hamile bırakılan saf Nannina (kısaca Nanni) karakterindedir. Tanrı'nın oğlunu taşıdığını düşünen Nanni, Meryem Ana olduğuna kanaat getirmiştir. Hamileliği sebebiyle köylülerin alaylı, acımasız konuşmalarına maruz kalan, itilip kakılan yarım akıllı Nanni'nin gözlerindeki çaresizlik ve dehşet ekrandan yansırken insanlık kavramı da sorgulanmaktadır.
Filmin çekimleri tamamlandığında hem L'amore / Love / Aşk hem de Germania anno zero / Deutschland im Jahre Null / Almanya, Sıfır Yılı filmlerinin prodüksiyon kısımlarını tamamlamak için kısa süreliğine İtalya'dan ayrılan Roberto Rossellini, Ingrid Bergman'dan hayatını değiştirecek bir mektup alacaktır. O sıralar Rossellini yine Anna Magnani'yi oynatmayı düşündüğü yeni bir senaryo için çalışmaktadır. Ingrid Bergman'dan gelen mektupla senaryoyu Ingrid Bergman için yeniden yazacak ve Stromboli filminin başrolünü Ingrid Bergman'a verecektir. Klişe olacak ama Anna Magnani sadece başrolü değil aynı zamanda sevgilisi Roberto Rossellini'yi de kaptıracaktır Ingrid Bergman'a. Stromboli filminin çekimlerinde Roberto Rossellini ve Ingrid Bergman birbirlerine aşık olacaklar, üstelik filmin çekimlerinde Bergman hamile kalacak ve Rossellini Anna Magnani'yi terk edecektir. (Hemen belirteyim, tüm bunlar olup biterken Roberto Rossellini aynı vakitte Marcella De Marquis ile de evlidir.)
Roberto Rossellini tarafından bu şekilde terk edilmek Anna Magnani'yi üzüp öfkelendirirken, sinema kariyerinde de hayli hırslandırmış olmalı diye düşünüyorum. Öyle ki, biribirinden ünlü yönetmenlerle çok iyi filmlere imza atacak ve 1956'da Daniel Mann'ın yönettiği La rosa tatuata / The Rose Tattoo / Kırmızı Gül filmiyle Oscar kazanan ilk İtalyan oyuncu olacaktır. Daha önce günceme konuk olan, Anna Magnani'nin en sevdiğim filmlerinden birisinin de Pier Paolo Pasolini'nin 1962 yapımı Mamma Roma filmi olduğunu söyleyerek noktalamak istiyorum bugünkü izlenimlerimi.
Bu arada, Anna Magnani ve Roberto Rossellini aşkının, adı L'amore / Love / Aşk olan bir filmden sonra sonlanması da ayrı bir ironi olsa gerek!
Roberto Rossellini, “Savaş Üçlemesi”nin son halkası olan Germania anno zero / Deutschland im Jahre Null / Almanya, Sıfır Yılı filmini çekerken ayrıca sevgilisi 'Anna Magnani'nin sanatına bir saygı olarak gerçekleştirdiğini' belirttiği, içinde iki ayrı öykünün yer aldığı L'amore / Love / Aşk filmini tamamlayacaktır. L'amore / Love / Aşk filmindeki ilk öykü Jean Cocteau'nun La voix humaine / Una voce umana / Bir İnsan Sesi adlı oyunundan, ikinci öykü ise Federico Fellini'nin Il miracolo / The Miracle / Mucize adlı öyküsünden uyarlanmıştır.Federico Fellini, L'amore / Love / Aşk filmine öyküsünü vermekle kalmamış, İtalya'nın Amalfi kıyılarında geçen bu bölümde Anna Magnani'nin karşılaştığı, aylak aylak dolaşan ve rolü boyunca hiç konuşmayan serseriyi de canlandırmıştır.
L'amore / Love / Aşk filminin ilk öyküsünde, ilgisiz sevgilisi ile telefonda konuşan kadın karakterini canlandırır Anna Magnani. Terkedilmiş sevgilinin depresif hallerini yansıtırken tek kelimeyle muhteşemdir. İkinci öyküde ise Amalfi kıyılarının tepelerindeki bir köyde yaşayan, keçileri otlatırken rastladığı ve Hazreti Yusuf olduğuna inandığı serseri tarafından hamile bırakılan saf Nannina (kısaca Nanni) karakterindedir. Tanrı'nın oğlunu taşıdığını düşünen Nanni, Meryem Ana olduğuna kanaat getirmiştir. Hamileliği sebebiyle köylülerin alaylı, acımasız konuşmalarına maruz kalan, itilip kakılan yarım akıllı Nanni'nin gözlerindeki çaresizlik ve dehşet ekrandan yansırken insanlık kavramı da sorgulanmaktadır.
Filmin çekimleri tamamlandığında hem L'amore / Love / Aşk hem de Germania anno zero / Deutschland im Jahre Null / Almanya, Sıfır Yılı filmlerinin prodüksiyon kısımlarını tamamlamak için kısa süreliğine İtalya'dan ayrılan Roberto Rossellini, Ingrid Bergman'dan hayatını değiştirecek bir mektup alacaktır. O sıralar Rossellini yine Anna Magnani'yi oynatmayı düşündüğü yeni bir senaryo için çalışmaktadır. Ingrid Bergman'dan gelen mektupla senaryoyu Ingrid Bergman için yeniden yazacak ve Stromboli filminin başrolünü Ingrid Bergman'a verecektir. Klişe olacak ama Anna Magnani sadece başrolü değil aynı zamanda sevgilisi Roberto Rossellini'yi de kaptıracaktır Ingrid Bergman'a. Stromboli filminin çekimlerinde Roberto Rossellini ve Ingrid Bergman birbirlerine aşık olacaklar, üstelik filmin çekimlerinde Bergman hamile kalacak ve Rossellini Anna Magnani'yi terk edecektir. (Hemen belirteyim, tüm bunlar olup biterken Roberto Rossellini aynı vakitte Marcella De Marquis ile de evlidir.)
Roberto Rossellini tarafından bu şekilde terk edilmek Anna Magnani'yi üzüp öfkelendirirken, sinema kariyerinde de hayli hırslandırmış olmalı diye düşünüyorum. Öyle ki, biribirinden ünlü yönetmenlerle çok iyi filmlere imza atacak ve 1956'da Daniel Mann'ın yönettiği La rosa tatuata / The Rose Tattoo / Kırmızı Gül filmiyle Oscar kazanan ilk İtalyan oyuncu olacaktır. Daha önce günceme konuk olan, Anna Magnani'nin en sevdiğim filmlerinden birisinin de Pier Paolo Pasolini'nin 1962 yapımı Mamma Roma filmi olduğunu söyleyerek noktalamak istiyorum bugünkü izlenimlerimi.
Bu arada, Anna Magnani ve Roberto Rossellini aşkının, adı L'amore / Love / Aşk olan bir filmden sonra sonlanması da ayrı bir ironi olsa gerek!
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER,
ÜÇLEMELER
21 Ocak 2015 Çarşamba
Topio stin omichli
Theodoros Angelopoulos'un "Sessizlik" üçlemesi, 1983 yapımı Taxidi sta Kythira / Voyage to Cythera / Kitaro'ya Yolculuk, 1986 yapımı O melissokomos / The Beekeeper / Arıcı ve 1988 yapımı Topio stin omichli / Landscape in the Mist / Puslu Manzaralar filmlerinden oluşur. Angelopolos'un her birinin senaryosuna da katkıda bulunduğu bu üçlemesindeki filmler “Tarihin, Sevginin ve Tanrı'nın Sessizliği” üzerinden kurgulanmışlardır. Üçlemeyi izlemeye son film olan Topio stin omichli / Landscape in the Mist / Puslu Manzaralar filminden başladım. İzlediğimden beri sanırım, hiç görmedikleri babalarını, Almanya'da yaşadığı inancıyla bulmak üzere yollara düşen iki ana karakterin (11-12 yaşlarındaki abla Voula ile 5-6 yaşlarındaki kardeşi Alexandros) başına gelenler yüzünden, “Tanrı neden çoğu zaman sessiz kalır?” diye isyandayım. Bu da yetmezmiş gibi, Voula ile Alexandros'a yardım etmek için çabalayan, gezici bir tiyatro grubunun üyesi yakışıklı Orestis gibi “ağır ağır hiçliğe giden bir salyangoz olmak” istiyorum !
Haiku bile karalayabildiğime göre etkisi daha uzun bir süre devam edecek gibi görünüyor bu filmin !
Sis pus
Pis pus
Hep sus
Sus pus
Filmin müzikleri Eleni Karaindrou'ya ait ve elbette çok dokunaklı.
Haiku bile karalayabildiğime göre etkisi daha uzun bir süre devam edecek gibi görünüyor bu filmin !
Sis pus
Pis pus
Hep sus
Sus pus
Filmin müzikleri Eleni Karaindrou'ya ait ve elbette çok dokunaklı.
1 Aralık 2014 Pazartesi
Falsche Bewegung
Tesadüf bu ya, Nastassja Kinski, 5. Malatya Film Festival kapsamında 27 Kasım’da onur ödülünü alırken, gerçek adı olan Nastassja Nakszynski adıyla hiç konuşmadan sadece bakışlarıyla rol aldığı, sinema kariyerinde ilk filmi olan Wim Wenders’in 1975 yapımı Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış filmini izlemekteydim.Wim Wenders’in “Yol Filmleri” üçlemesinin ikinci filmi olan Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış filmi, Goethe'nin Wilhelm Meister'in Çıraklık Yılları adlı eserinin Peter Handke tarafından yapılmış serbest bir uyarlaması. Hemen belirteyim, üçlemenin ilk filmi 1974 yapımı Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde, üçüncü film ise 1976 yapımı Im Lauf der Zeit / King of The Road / Zamanın Akışında filmidir.Favorim olan Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde filminde kendisini hiç bir yere ait hissetmeyen Phil karakteri vardı, ikinci filmde ise Wilhelm karakteri var ve her iki filmde de, aynı oyuncu yani Rüdiger Vogler canlandırıyor ana karakterleri. Yazar olmak isteyen Wilhelm’in yaşadığı kasabadan trenle yola çıkarak Bonn’a trenle gidişini izlerken, tren yolculuğunda tanıştığı bir müzisyen, bir hokkabaz, bir şair ve bir aktrisle olan iletişimini, arka planda da Almanya’nın sıkıntılarını, yalnızlığını izleriz.
Ağırlıklı tren yolculuklarında geçiyor Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış... Trenlere en az Wim Wenders kadar takıntılı olduğumu belirterek en hoş tren sahnelerinden biriyle sonlandırıyorum bugünkü günce notlarımı. Tren kompartmanından gülümseyen Hanna Schygulla ve yanılmıyorsam Wim Wenders'la beraber çalıştığı tek film Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış.
Ağırlıklı tren yolculuklarında geçiyor Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış... Trenlere en az Wim Wenders kadar takıntılı olduğumu belirterek en hoş tren sahnelerinden biriyle sonlandırıyorum bugünkü günce notlarımı. Tren kompartmanından gülümseyen Hanna Schygulla ve yanılmıyorsam Wim Wenders'la beraber çalıştığı tek film Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış.
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
TRENLER,
ÜÇLEMELER,
YOL FİLMLERİ
24 Ekim 2014 Cuma
Satyajit Ray ve Apu Üçlemesi
1955 yapımı Pather Pancali (Bengalce: পথের পাঁচালী) / Song of the Little Road / Yol Türküsü filmi Satyajit Ray'in ilk filmidir. Hep merak etmişimdir filmini tamamlayabilmek için hayat sigortasını ve uzunçalar plaklarını satan, hatta karısının mücevherlerini rehine veren Satyajit Ray, daha bu ilk filmiyle adını Dünya sinema tarihine yazdıracağının farkında mıydı acaba? Bibhutibhushan Bandyopadhyay'ın romanlarından uyarlanan Apu Üçlemesi'nin ilk filmini 1956 yılında Aparajito / The Unvanquished / Yenilmez ve 1959 yılındaki Apur Sansar / The World of Apu / Apu'nun Dünyası / Yenilmez izler. Apu Üçlemesi olarak sinema tarihine yerleşen üç filmin de müziklerini Ravi Shankar yapmıştır.
Üçleme, 1920'li yıllardan başlayarak Hindistan'ın Batı Bengal bölgesinde küçük ve fakir bir köyünde yaşayan bir aileyi anlatır. Zorlukla geçinen ailenin Durga adında bir kızı ve Apu adında bir oğlu vardır. Herşeyi merakla izleyen Apu'nun gözlerinden tüm yoksulluğu hiçbir duygu sömürüsüne yer verilmeden resmeder Satyajit Ray. Anlatılan Apu'nun dünyası üzerinden tüm Hindistan'ın fakirliği, çaresizliği ve hüznüdür.
Üçleme, 1920'li yıllardan başlayarak Hindistan'ın Batı Bengal bölgesinde küçük ve fakir bir köyünde yaşayan bir aileyi anlatır. Zorlukla geçinen ailenin Durga adında bir kızı ve Apu adında bir oğlu vardır. Herşeyi merakla izleyen Apu'nun gözlerinden tüm yoksulluğu hiçbir duygu sömürüsüne yer verilmeden resmeder Satyajit Ray. Anlatılan Apu'nun dünyası üzerinden tüm Hindistan'ın fakirliği, çaresizliği ve hüznüdür.
17 Ekim 2014 Cuma
Alice in den Städten
Wim Wenders'ın güzeller güzeli yol filmi Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde, bu yıl kırkıncı yılında. (Wim Wenders'ın yol filmleri üçlemesinin diğer iki film 1975 yapımı Falsche Bewegung / The Wrong Move / Yanlış Davranış ile 1976 yapımı Im Lauf der Zeit / King of The Road / Zamanın Akışında filmleridir.)
Filmle ilgili izlenimlerim için buraya, bu filmde kızıyla birlikte kısa bir süre de olsa görünen, 1970 - 1973 yılları arasında kaydettiği şarkıları oğlu tarafından 2006 yılında "Colour Green" albümününde toplanan ve sadece bu albümü var olan Alman folk şarkıcısı/oyuncusu Sibylle Baier'ın filmdeki görüntüleri için aşağıdaki ilk ekrana, yazıp besteleyip seslendirdiği "Wim" şarkısını dinlemek için sonraki ekrana tıklayınız. (Sibylle Baier'ın filmde mırıldandığı şarkısının adı "Softly"'dir.)
Filmle ilgili izlenimlerim için buraya, bu filmde kızıyla birlikte kısa bir süre de olsa görünen, 1970 - 1973 yılları arasında kaydettiği şarkıları oğlu tarafından 2006 yılında "Colour Green" albümününde toplanan ve sadece bu albümü var olan Alman folk şarkıcısı/oyuncusu Sibylle Baier'ın filmdeki görüntüleri için aşağıdaki ilk ekrana, yazıp besteleyip seslendirdiği "Wim" şarkısını dinlemek için sonraki ekrana tıklayınız. (Sibylle Baier'ın filmde mırıldandığı şarkısının adı "Softly"'dir.)
Wim
do you know Wim he likes cities and I like him do you know Wim oh, just go and take an inner city train and play a game and you'll meet him, Wim do you know Wim he likes cities and I like him do you know Wim he likes cities you'll find him by the slot machines realizing dreams it seems a very outstanding mark that he writes a color postcard twice a week go and seek for him want to meet him, Wim do you know Wim he likes cities and I like him do you know Wim he likes cities and I like him do you know Wim oh, just go and see an cinema show in the first row and watch him cry, him, Wim sometimes he's not the same sometimes he takes a plane to Vienna maybe he's filled up with pain oh it's a shame that you don't know Wim he likes cities and I like him that you don't know Wim he likes cities and I like him oh I do know Wim I do know Wim he likes cities I like him
İzdüşüm(ler)
MÜZİK,
SİNEMA,
ÜÇLEMELER,
YOL FİLMLERİ
1 Ağustos 2014 Cuma
The Zero Theorem
Sevdiğim yönetmenlerden Terry Gilliam’ın distopya üçlemesi olan 1985 yapımı Brazil, 1995 yapımı Twelve Monkeys / Oniki Maymun ve son olarak 2013 yapımı The Zero Theorem / Sıfır Teorisi filmlerinin yapım yıllarının, kendi hayatımla ilgili önemli dönüm noktalarına denk geldiğinin ayırdına vardım aniden. Olmadık imgeler olmadık imgelere yol açar, tesadüfler hayatımızın akışını değiştiren olgulardır ve mutluluk anlıktır gibi bir dolu cümle geçip gitti aklımdan dün akşam izlerken; hak ettiği kadar ilgiyi bulamamış, az anlaşılır The Zero Theorem / Sıfır Teorisi'ni. Brazil üniversiteye başladığım yıla, Twelve Monkeys / Oniki Maymun kızımın doğduğu yıla ve The Zero Theorem / Sıfır Teorisi sevgili ağabeyimi sonsuzluğa uğurladığımız yıla denk geliyor… Bir başlangıç, bir doğum ve bir ölüm… Nafile hayatların özeti gibi !
“ Brazil’de, o tarihte Dünya'dan ne anlıyorsam onun resmini çizmeye çalışmıştım. The Zero Theorem / Sıfır Teorisi ’nde de, şu anda Dünya'dan ne anlıyorsam onu resmetmeye çalıştım.” demiş Terry Gilliam… İnsanlarla iletişim kurmaktan çekinen, varoluşuna tahammül edemeyen ve bu yüzden sürekli acı çeken, “ben neden varım” dan başlayarak hayatın anlamını çözmeye çalışan ayrıksı bir bilgisayar dahisi var The Zero Theorem / Sıfır Teorisi’de. Qohen Leth’in öyküsü aslında biraz da her sabah neden bugünü yaşıyorum diyen, kapitalist sistemin çarklarında kaybolan insanların da öyküsü. Mancom adında herşeyin kontrol altında tutulduğu bir şirkette çalışan Qohen Leth, her şeyin, aslında hiç bir şeye eşit olduğunun ispatlanmaya çalışıldığı projeye karışınca, varlıkla hiçlik arasında gidip gelmeler de başlar. 0'ın, %100'e veya 1'e eşitlenmesine çalışılmakta ve bu eşitliğin, evrenin oluş-yok oluş sürecine ışık tutacağı düşünülmektedir..
Terry Gilliam’ın 1998 yapımı Fear and Loathing in Las Vegas / Las Vegas’ta Korku ve Nefret filminden öykünerek The Zero Theorem / Sıfır Teorisi için “Matrix’te Korku ve Nefret” yakıştırması da yapılabilir rahatlıkla… Las Vegas’ta Korku ve Nefret’te uyuşturucuların ‘psychedelic’ etkileri altındaki karakterlerden, Sıfır Teorisi’nde sanal gerçekliğin ‘psychedelic’ etkilerine geçiyoruz. Herşeyin denetim altında olduğu bir Dünya’ya ne kadar dayanabilirsiniz? Dayanabilir misiniz sahiden? Mancom'da, adeta Big Brother göndermesi yapıldığı dikkat çekiyor. Sanal gerçeklikler, sanal boğuntulara dönüşmeden kendinizi kurtarabilir misiniz? Dünyamız giderek çarpıklaşıyor, çürüyor ve filmin tema müziğine dönüşmüş muhteşem “Creep” şarkısının vurucu sözleri Sıfır Teorisi kapanırken düşündürtüyor: “What the hell am I doing here? I don't belong here. // Ne bok yemeye buradayım? Ben buraya ait değilim.”
“ Brazil’de, o tarihte Dünya'dan ne anlıyorsam onun resmini çizmeye çalışmıştım. The Zero Theorem / Sıfır Teorisi ’nde de, şu anda Dünya'dan ne anlıyorsam onu resmetmeye çalıştım.” demiş Terry Gilliam… İnsanlarla iletişim kurmaktan çekinen, varoluşuna tahammül edemeyen ve bu yüzden sürekli acı çeken, “ben neden varım” dan başlayarak hayatın anlamını çözmeye çalışan ayrıksı bir bilgisayar dahisi var The Zero Theorem / Sıfır Teorisi’de. Qohen Leth’in öyküsü aslında biraz da her sabah neden bugünü yaşıyorum diyen, kapitalist sistemin çarklarında kaybolan insanların da öyküsü. Mancom adında herşeyin kontrol altında tutulduğu bir şirkette çalışan Qohen Leth, her şeyin, aslında hiç bir şeye eşit olduğunun ispatlanmaya çalışıldığı projeye karışınca, varlıkla hiçlik arasında gidip gelmeler de başlar. 0'ın, %100'e veya 1'e eşitlenmesine çalışılmakta ve bu eşitliğin, evrenin oluş-yok oluş sürecine ışık tutacağı düşünülmektedir..
Terry Gilliam’ın 1998 yapımı Fear and Loathing in Las Vegas / Las Vegas’ta Korku ve Nefret filminden öykünerek The Zero Theorem / Sıfır Teorisi için “Matrix’te Korku ve Nefret” yakıştırması da yapılabilir rahatlıkla… Las Vegas’ta Korku ve Nefret’te uyuşturucuların ‘psychedelic’ etkileri altındaki karakterlerden, Sıfır Teorisi’nde sanal gerçekliğin ‘psychedelic’ etkilerine geçiyoruz. Herşeyin denetim altında olduğu bir Dünya’ya ne kadar dayanabilirsiniz? Dayanabilir misiniz sahiden? Mancom'da, adeta Big Brother göndermesi yapıldığı dikkat çekiyor. Sanal gerçeklikler, sanal boğuntulara dönüşmeden kendinizi kurtarabilir misiniz? Dünyamız giderek çarpıklaşıyor, çürüyor ve filmin tema müziğine dönüşmüş muhteşem “Creep” şarkısının vurucu sözleri Sıfır Teorisi kapanırken düşündürtüyor: “What the hell am I doing here? I don't belong here. // Ne bok yemeye buradayım? Ben buraya ait değilim.”
9 Eylül 2013 Pazartesi
Utomlyonnye Solntsem
Rus yönetmen Nikita Mikhalkov, 1994 yapımı Utomlyonnye solntsem (Утомленные солнцем) / Burnt by the Sun / Güneş Yanığı filminde izleyiciyi alıp 1936 yılının yazına götürür. Stalin döneminin Sovyetler Birliği’nde devrim kahramanı General Kotov, genç eşi Marusya ve 6 yaşındaki kızı Nadya’nın, Marusya’nın ailesinin yazlık evinde geçirilen bir tek günün öyküsünü izleriz Utomlyonnye solntsem filminde. General Kotov’u yönetmenin kendisi, kızı Nadya’yı ise gerçek hayataki kızı canlandırmaktadır. Herkesin gıptayla baktığı General Kotov, karısının ailesiyle neşe içinde vakit geçirirken, karısının eski aşığı Mitya’nın aniden ortaya çıkmasıyla herşey değişecek, filmdeki tüm ana kahramanların hayatları bir daha eskisi gibi olmayacaktır.
Nikita Mikhalkov, Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü ve en iyi yabancı film Oscar’ını alan filminin devam bölümlerini 2010 ve 2011 yıllarında çekerek üçlemesini tamamlamıştır. Üç film arasında en naif olan ilk film Devrim’in kendi evlatlarını yemesini anlatırken, ikinci ve üçüncü filmler aslında Birinci filmin sonunda yazıyla izleyiciye aktarılan “Son”’un asıl son olmadığını, 1941 ve 1943 yılları arasında bir ileri bir geri giderek aslında nelerin olup bittiğinin aktarılması. İlk filmin sinefillerin arşivlerinde mutlaka olması gerektiğini düşünüyorum. Elbette ilk filmi izledikten sonra ikinci ve üçüncü bölümleri de izliyorsunuz öncelikle meraktan dolayı ancak rahatlıkla söyleyebilirim ki pek bir şey kaybetmezsiniz izleyemezseniz.
Filmden çok fazla ipucu vermemek adına kendimi zorlayarak bahsetmeyeceğim ama General Kotov ve kızı Nadya’nın bütün aile nehir kıyısına indiklerinde küçük bir kayığa binerek tüm kalabalıktan uzaklaştıkları sahneler ve bu sahnelerde ikisi arasında geçen konuşmalar, sadece filmin kahramaranlarında değil, izleyicilerde de derin etkiler bırakıyor. General Kotov minik kızının ayaklarına bakıp; “bu ne güzel ayaklar böyle” diyor, “ bir de benimkilere bak, kaya gibi sert ve kaba..” Nadya babası çok yürüdüğü, çok koştuğu için ayaklarının böyle olduğunu düşünüyor, General Kotov kızına ayaklarının hep böyle güzel ve yumuşak kalacağını söylüyor ve ekliyor “Çünkü bir yerden başka bir yere gitmek için bir sürü araba, uçak, tramvay, otobüs ve metro olacak. Yollar çok güzel ve dümdüz, ayakkabılar çok rahat, çoraplar çok yumuşak olacak.” Neden diye merakla bakan kızına da açıklıyor hemen “ Çünkü biz Sovyet gücünü bunlar olsun diye oluşturuyoruz, böylece, bütün hayatları boyunca insanlar seninki gibi ayaklara sahip olabilecekler. Kaçmak zorunda kalmadan koşmak için. Bu yoldan ayrılma ve bu yolda (devrim yolunda) doğru dürüst yürü.” Ekim Devrimi için canla başla savaşmış, devrime gönülden inanan ve devrimin herşeyi çok daha güzelleştireceğini düşünen General Kotov’un gerçeklerle yüzyüze gelmesi bu sahnelerden çok kısa bir süre sonra gerçekleşir. Mitya’nın gelişiyle birlikte yazlık evde geçirilen o tek günün sonunda Kotov’un, Marusya’nın ve Nadya’nın hayatları kökten değişir. "Geriye bir tuhaf sızı kalır..."
Filmin/filmlerin tema müziği için şu girdime tıklayabilirsiniz: Utomlyonnye solntsem
Nikita Mikhalkov, Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü ve en iyi yabancı film Oscar’ını alan filminin devam bölümlerini 2010 ve 2011 yıllarında çekerek üçlemesini tamamlamıştır. Üç film arasında en naif olan ilk film Devrim’in kendi evlatlarını yemesini anlatırken, ikinci ve üçüncü filmler aslında Birinci filmin sonunda yazıyla izleyiciye aktarılan “Son”’un asıl son olmadığını, 1941 ve 1943 yılları arasında bir ileri bir geri giderek aslında nelerin olup bittiğinin aktarılması. İlk filmin sinefillerin arşivlerinde mutlaka olması gerektiğini düşünüyorum. Elbette ilk filmi izledikten sonra ikinci ve üçüncü bölümleri de izliyorsunuz öncelikle meraktan dolayı ancak rahatlıkla söyleyebilirim ki pek bir şey kaybetmezsiniz izleyemezseniz.
Filmden çok fazla ipucu vermemek adına kendimi zorlayarak bahsetmeyeceğim ama General Kotov ve kızı Nadya’nın bütün aile nehir kıyısına indiklerinde küçük bir kayığa binerek tüm kalabalıktan uzaklaştıkları sahneler ve bu sahnelerde ikisi arasında geçen konuşmalar, sadece filmin kahramaranlarında değil, izleyicilerde de derin etkiler bırakıyor. General Kotov minik kızının ayaklarına bakıp; “bu ne güzel ayaklar böyle” diyor, “ bir de benimkilere bak, kaya gibi sert ve kaba..” Nadya babası çok yürüdüğü, çok koştuğu için ayaklarının böyle olduğunu düşünüyor, General Kotov kızına ayaklarının hep böyle güzel ve yumuşak kalacağını söylüyor ve ekliyor “Çünkü bir yerden başka bir yere gitmek için bir sürü araba, uçak, tramvay, otobüs ve metro olacak. Yollar çok güzel ve dümdüz, ayakkabılar çok rahat, çoraplar çok yumuşak olacak.” Neden diye merakla bakan kızına da açıklıyor hemen “ Çünkü biz Sovyet gücünü bunlar olsun diye oluşturuyoruz, böylece, bütün hayatları boyunca insanlar seninki gibi ayaklara sahip olabilecekler. Kaçmak zorunda kalmadan koşmak için. Bu yoldan ayrılma ve bu yolda (devrim yolunda) doğru dürüst yürü.” Ekim Devrimi için canla başla savaşmış, devrime gönülden inanan ve devrimin herşeyi çok daha güzelleştireceğini düşünen General Kotov’un gerçeklerle yüzyüze gelmesi bu sahnelerden çok kısa bir süre sonra gerçekleşir. Mitya’nın gelişiyle birlikte yazlık evde geçirilen o tek günün sonunda Kotov’un, Marusya’nın ve Nadya’nın hayatları kökten değişir. "Geriye bir tuhaf sızı kalır..."
Filmin/filmlerin tema müziği için şu girdime tıklayabilirsiniz: Utomlyonnye solntsem
2 Eylül 2013 Pazartesi
Kibô no kuni
Sion Sono filmleriyle ilk tanışmam “Nefret” üçlemesinin ilk filmi olan, 2008 yapımı Ai no mukidashi / Love Exposure / Aşk Patlaması ile olmuştu. “Aradığın herşeyi kadınların bacak arasında bulabilirsin” mottosuyla kadınların bacak aralarını fotoğraf karelerine hapseden Yû'nun öyküsünde saplantıları pek güzel anlatmıştı Sono ama pek benim tarzım olmadığından filmi çok sevememiştim. "Nefret" üçlemesini 2010 yapımı yapımı Tsumetai nettaigyo / Cold Fish / Soğuk Balık ve 2011 yapımı Koi no tsumi / Guilty of Romance / Aşk Suçları filmleri izlemiş. Üçlemenin son iki filmini henüz izlemedim ama dediğim gibi, Ai no mukidashi / Love Exposure / Aşk Patlaması filminden pek hoşlanmadığımdan olsa gerek, üçlemenin diğer filmlerinin de fazla hareketli olduğunu okuduğum için izler miyim pek de bilemiyorum. Elbette bu durumun Sono’nun filmlerini gözardı etmemi gerektirmediğini vurgulayarak, haftasonunda izlediğim 2012 yapımı Kibô no kuni (希望の国) / The Land of Hope / Umut Ülkesi filminin, yönetmenin kalbimi kazanan filmi olduğunu belirtmek istiyorum.
Yönetmen Sion Sono, yazıp yönettiği Kibô no kuni / The Land of Hope / Umut Ülkesi filminde, sürekli depremlerle yaşayan bir ülke olan Japonya'da, deprem sonrası oluşan nükleer santral kazalarının ardından ailelerin birbirinden ayrı yaşamak zorunda bırakılmış olmalarının en üzücü taraf olduğunu söylemiş. “Filmimde koparılmış olan ailesel bağların portresini çizmek istedim.” diye eklemiş. 2011’de meydana gelen Tōhoku Depremi’nin ardından Fukishima’da gerçek mekanlarda da çekilen filmi izlerken zaman zaman gözyaşlarımı durduramadım. 2 atom bombası faciası yaşamış bir ülke olarak Japonya’nın neden halen nükleer santral kullanımında direnmeye devam ediyor oluşunu da, -tamam, bir ada-ülke ve kaynakları kısıtlı kabul ediyorum- bir türlü algılayamadığımı umutsuz bir şekilde söyleyerek noktalıyorum günce notlarımı.
Yönetmen Sion Sono, yazıp yönettiği Kibô no kuni / The Land of Hope / Umut Ülkesi filminde, sürekli depremlerle yaşayan bir ülke olan Japonya'da, deprem sonrası oluşan nükleer santral kazalarının ardından ailelerin birbirinden ayrı yaşamak zorunda bırakılmış olmalarının en üzücü taraf olduğunu söylemiş. “Filmimde koparılmış olan ailesel bağların portresini çizmek istedim.” diye eklemiş. 2011’de meydana gelen Tōhoku Depremi’nin ardından Fukishima’da gerçek mekanlarda da çekilen filmi izlerken zaman zaman gözyaşlarımı durduramadım. 2 atom bombası faciası yaşamış bir ülke olarak Japonya’nın neden halen nükleer santral kullanımında direnmeye devam ediyor oluşunu da, -tamam, bir ada-ülke ve kaynakları kısıtlı kabul ediyorum- bir türlü algılayamadığımı umutsuz bir şekilde söyleyerek noktalıyorum günce notlarımı.
16 Ağustos 2013 Cuma
Kobayashi’nin Üçlemesi: “Ningen no jôken”
Sevdiğim Japon yönetmenlerden Masaki Kobayashi, Seppuku / Hara-kiri, Kaidan / Kwaidan / Ghost Stories ve Jôi-uchi: Hairyô tsuma shimatsu / Samurai Rebellion / Samuray İsyanı filmleriyle daha önce günceme konuk olmuştu. Yönetmenin 1959- 1961 yılları arasında çektiği, toplamda 579 dakika süren, savaş karşıtı savaş destanı olan üç filmlik Ningen no jôken / Human Condition / İnsanlık Durumu serisini çok yeni izledik. Kafamı toplayıp uzun uzun yazmaktı niyetim ama şu sıralar hiç bir şeye odaklanamadığımdan olsa gerek kafamın içinde uçuşuyor sinema dünyasında şu ana dek tanışmış olduğum en idealist kahramanlardan biri olan, üçlemenin ana kahramanı Kaji ile ilgili tüm görüntüler, tüm replikler !
Human Condition Part I: No Greater Love
Human Condition Part II: The Road to Eternity
Human Condition Part III: A Soldier's Prayer
4 Ocak 2013 Cuma
Bazı yönetmenler izlenmek için
bekler bazı zamanları…
Tayfun Pirselimoğlu’nun ilk uzun metrajlı Hiçbiryerde filmini çok önceleri izlemiştim. Hüzünlü bir film Hiçbiryerde / In Nowhere Land. Ticari kaygıları olmayan bir yönetmen diye düşünmüştüm o zamanlar yönetmen Tayfun Pirselimoğlu için. Daha sonra başka hiç bir filmini izlemedim yönetmenin, ta ki “Ölüm ve Vicdan” üçlemesi filmlerini geçtiğimiz haftasonu peşisıra izleyene dek. 2007 yılında Rıza, 2009 yılında Pus / Haze ve 2010 yılında Saç / Hair filmleriyle tamamlanan üçlemesindeki her bir film, şu söyleşide , “Mutlu sonlara inanan biri değilim.” diyen Tayfun Pirselimoğlu’nun özetlediği gibi mutlu sonla bitmiyor ve bir şekilde hayatlarımızın çeşitli dönemlerinde sorgulanan, sorgulamak zorunda kalınan ölümü fazlasıyla düşündürtüyor izlerken ve izledikten sonra seyircisine. Rıza filmindeki kamyon şoförü Rıza, Pus filmindeki korsan DVD kopyalayıcısında çalışan Reşat ve Saç filmindeki peruk satıcısı Hamdi’nin tüm huzursuzluğu öyle ya da böyle izleyiciye de bulaşıyor. “Ölüm ve Vicdan” üçlemesini, yönetmenin filmlerini sonlandırmamasını ve tembel izleyiciyi tercih etmemesini çok sevdim. İster istemez filmleri izlerken her birinde bağlantılar, birbirinden izler arayıp durdum. Her üç filmdeki yanıp sönen küçük ampullere, Pus ve Saç filmlerindeki duvar halılarına, Rıza ve Saç filmlerindeki ölmüş kocaların halen ortalıktan kaldırılmayan ayakkabılarına, her bir filmde karakterlerin anlamsızca televizyon karşısında oturmasına (Rıza filminde, hiç adı geçmeyen ve sadece program olsun olmasın açık televizyonu izleyen yaşlı adam karakterini canlandıran kişi, yönetmenin bu filmini adamış olduğu babasıymış bu arada.), Pus ve Saç filmindeki evli çiftlerin hiç konuşmamasına, sıradan hayatların sıradışı hikayelerinin gözlerimden geçip gitmesine takıldım kaldım.
Rıza'daki Rıza Saç'taki Hamdi
Filmleri izledikten sonra ilginç sineması beraberinde çok yönlü bir sanatçı olan Tayfun Pirselimoğlu’nun kitaplarını da merak ettim doğrusu. Yönetmenin filmlerini kronolojik sırayla izledim ama kitaplarına son kitabından başlamak istedim ve Orson Welles’in kült karakteri Harry Lime üzerine yazmış olduğu öykülerin yer aldığı “Harry Lime’ın En Yeni Hayatları ya da Üçüncü Adam’a Övgü” kitabını sipariş verdim. Yönetmenin yeni filmi “Ben O Değilim” ile kitabını merakla bekliyorum.
Filmleri izledikten sonra ilginç sineması beraberinde çok yönlü bir sanatçı olan Tayfun Pirselimoğlu’nun kitaplarını da merak ettim doğrusu. Yönetmenin filmlerini kronolojik sırayla izledim ama kitaplarına son kitabından başlamak istedim ve Orson Welles’in kült karakteri Harry Lime üzerine yazmış olduğu öykülerin yer aldığı “Harry Lime’ın En Yeni Hayatları ya da Üçüncü Adam’a Övgü” kitabını sipariş verdim. Yönetmenin yeni filmi “Ben O Değilim” ile kitabını merakla bekliyorum.
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
TÜRK SİNEMASI,
ÜÇLEMELER
10 Aralık 2012 Pazartesi
O Thiasos
Theodoros Angelopoulos’un 1975 yapımı “Tarih Üçlemesi”’nin ikinci filmi olan O Thiasos / The Travelling Players / Kumpanya filmi 1939 – 1952 yılları arasındaki Yunan siyasi tarihini, gezici bir tiyatro topluluğunun başından geçen olaylarla anlatır. (“Tarih Üçlemesi”’nin ilk filmi 1972 yapımı Meres tou '36 / Days of 36 / 36 Günleri, son filmi ise 1977 yapımı Oi kynigoi
/ The Hunters / Avcılar filmleridir.) Sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri kabul edilen 230 dakikalık O Thiasos filmini eğer Antik Yunan trajedilerini ve Yunanistan’ın siyasi tarihini hiç bilmeyerek izlerseniz peşinen söylemeliyim ki, oldukça sıkıcı bulabilir, bir ileri bir geri atlayan bu uzun epik filmin karmaşık kurgusu içinde kaybolabilirsiniz.1939 1952 Film gezici tiyatro topluluğunun “1952 yılında Aegion’a döndük” (Aegion Batı Yunanistan’da küçük bir kasabadır.) sözleriyle başlar, “1939 yılında Aegion’a döndük.” sözleriyle sona erer. Aslında 1939 başlangıç noktası, bu durumda Angelopoulos memleketinin bir kısır döngü içinde olduğunu böyle mi yansıtmak istemiştir diye düşünmeden duramadım. Angelopoulos çok ama çok güzel kullanıyor her zamanki gibi kamerasını, neredeyse hiç kanlı sahne görmüyoruz ama ya karakterlerin izleyiciye anlatımıyla ya da fondaki seslerle neler olup bittiğinin ayırdına vardırttırılıyoruz. Adlarını Antik Yunan trajedilerinden almış tiyatro topluluğunun oyuncuları (Agamemnon, Clytamnestra, Elektra, Orestes, Aegisthus ve diğerleri) kasaba kasaba sürüklenirken, sergiledikleri “Çoban Kızı Golfo” oyunu dışında trajedilere taş çıkartan kendi hayatlarını da sergilemektedirler ve onların sürüklenişleriyle birlikte biz de adım adım tanık oluruz Yunanistan’ın Nazi işgalinden iç savaşlara, o yönetimden bu yönetime sürüklenişine, verdiği kayıplara, acılara…
O Thiasos filmi ‘Üçlemeler’ ve ‘İçinden Türk Motifleri Geçen Filmler’ kategorime yerleşiyor. Ana karakterlerden Agamemnon’un kasabalar arası yolculuklarında, tren vagonunda izleyiciye yönelik anlatımında, 1922’de Ege’de bize karşı savaştığını ve Ağustos 1922’de Ege’ye dökülüp yüzerek kaçıp kurtulabildiğini öğreniyoruz yurdumuzdan. Bu noktada son sözü sevgili Türk Dış Politikası hocam Haluk Ülman’a bırakıyorum: “Dünya üzerinde başka iki ulus yoktur ki böylesine içiçe yaşasın, birbirinden toprak alıp toprak versin!”
O Thiasos filmi ‘Üçlemeler’ ve ‘İçinden Türk Motifleri Geçen Filmler’ kategorime yerleşiyor. Ana karakterlerden Agamemnon’un kasabalar arası yolculuklarında, tren vagonunda izleyiciye yönelik anlatımında, 1922’de Ege’de bize karşı savaştığını ve Ağustos 1922’de Ege’ye dökülüp yüzerek kaçıp kurtulabildiğini öğreniyoruz yurdumuzdan. Bu noktada son sözü sevgili Türk Dış Politikası hocam Haluk Ülman’a bırakıyorum: “Dünya üzerinde başka iki ulus yoktur ki böylesine içiçe yaşasın, birbirinden toprak alıp toprak versin!”
İzdüşüm(ler)
İÇİNDEN TÜRK MOTİFLERİ GEÇEN FİLMLER,
SİNEMA,
ÜÇLEMELER
28 Nisan 2012 Cumartesi
Alice in den Städten

Wim Wenders'in yol filmleri üçlemesinin ilk filmi olan 1974 yapımı Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde filmi, bir araştırma-izlenim makalesi yazmak üzere Amerika'ya gönderilen Alman bir gazeteci ile Alice adında bir küçük kızın, zorunlu olarak birlikte geçirdikleri bir kaç günün öyküsüdür... (Üçlemenin diğer iki film 1975 yapımı Falsche Bewegung / The Wrong Move / Yanlış Davranış ile 1976 yapımı Im Lauf der Zeit / King of The Road / Zamanın Akışında filmleridir.)Hazırlayacağı yazı dizisi için, Amerikan otoyollarında, motelden motele seyahat eden, birbirine benzer motel odalarındaki televizyonlarda, birbirine benzeyen şeyleri izleyip duran, yol boyunca arabanın içinde radyo programlarını ve programları kesen reklamları dinleyen, elindeki not defterine bir kaç şey karalamaktan öteye yazısını bir türlü yazamayan ama polaroid makinası ile sürekli fotoğraf çeken ve çektiklerinin gördüklerini yansıtmamasından yakınan, bunalan, sıkılan ve sıkıntısını izleyiciye çok güzel aktaran Philip 'Phil' Winter (Rüdiger Vogler canlandırıyor) kimlik bunalımına düşmüş, arayış içinde birisi. Amerikanvari yaşamın sıradanlığı, boşluğu kafasına dank edince, yazısını bitirmeden ülkesine dönmeye karar veriyor ve New York'ta uçak biletini almaya çalışırken, havayolu grevi nedeniyle Almanya'ya uçuşların iptal edildiğini öğreniyor. Almanya'ya gitmek üzere orada bulunan Lisa adında bir Alman kadın ve dokuz yaşındaki kızı Alice (Yella Rottländer oynuyor - tek kelime ile "harika" bu rolde) ile tanışıyor. Grev nedeniyle ancak ertesi gün Hollanda'nın Amsterdam kentine uçabileceklerini öğrenip, yerlerini ayırtıyorlar. Çok fazla İngilizce bilmeyen ana-kıza yardımcı olan Phil, onları bir otele yerleştirip, New York'taki bir kız arkadaşının evine gidiyor. Akabinde kız arkadaşı, geceyi evinde geçirmesine izin vermeyince ortada kalan Phil, ana-kızın yanına dönüyor. Ertesi sabah Lisa, Alice'i Phil'e emanet ettiğini yazan bir not bırakarak ortadan kayboluveriyor! Bir gün sonra Amsterdam'da onlarla buluşacağını söylüyor Lisa notunda. Phil ve Alice'in önce Amsterdam, sonra da Almanya'nın çeşitli kent ve kasabalarında başlayacak zorunlu yol öyküleri de böylelikle başlamış oluyor.
Kendisini hiç bir yere ait hissetmeyen Phil, aslında kendi geçmişine de zorunlu bir yolculuk yapar gibidir, elindeki tek ipucu olan Alice'in büyükannesine ait evin fotoğrafı vasıtasıyla, nerede yaşadığını Alice'in tam olarak bilemediği büyükanneyi ararlarken...
İki saate yaklaşan film süresince sabırsızlıkla nasıl sonuçlanacağını bekliyorsunuz. Film biterken, bir "yol filmi" ancak bu kadar güzel olur diye düşündüm. Phil ve Alice yollardayken onların gözlerine takılan görüntüleri izleyiciye de fark ettirten ve düşündürten bir film yapmış sevdiğim "arızalı" yönetmenlerden Wim Wenders. Bu karelerden birinde, bir Türk karı-koca da şöyle bir "ucundan" giriyorlar kameraya ve hemen çıkıyorlar... Kadın, Phil'in kendisine baktığını görünce, eli başındaki örtüsüne gidiyor ve yüzünü kapatmaya çalışıyor.
Filmden, çok ama çok hoş sahneler belleğimde uçuşuyor halen... Alice ve Phil'in fotomatikte çektirdikleri pozlardaki ruh hallerinin değişmesini aktaran tüm kareler muhteşemdi.




Bir de elbette yukarıdan çekilmiş (muhtemelen helikopter ile), trendeki etkileyici son sahne var... Salt bu sahne bile, trenleri daha çok sevmek için yeterli bence !
Kaçıp gitmek, yollara düşmek her zaman çözüm getirmese de, "yollar öğreticidir" diyerek, Wim Wenders'ı her daim izlemek gerek!
İzdüşüm(ler)
İÇİNDEN TÜRK MOTİFLERİ GEÇEN FİLMLER,
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER,
TRENLER,
ÜÇLEMELER,
YOL FİLMLERİ
4 Kasım 2011 Cuma
Stéphane'ın Yolculuğu
Tony Gatlif’in 1997 yapımı Gadjo Dilo / Crazy Stranger / Çılgın Yabancı adlı filmi “Çingene Kültürü” üzerine gerçekleştirdiği üçlemenin son filmidir. (İlk iki film 1983 yapımı Les Princes ile Çingenelerin Hindistan’dan başlayan göç yolları üzerinden Mısır, Türkiye, Romanya, Fransa ve İspanya’ya dek uzanan her bir ülkedeki hayatlarından kesitler sunduğu 1993 yapımı Latcho Drom filmleridir.)Film çok hoş bir sahneyle açılıyor. Ölmeden önce babasının sürekli dinlediği kasetteki “Nora Luca” adındaki Çingene şarkıcıyı bulmak için Romanya’ya gelen Stéphane adında bir Fransız karlı bir yolda yürüyor. Ayakları donmuş durumda yürümekten bıkmış durumdayken birden duruyor, “hayır, artık yürümeyeceğim” deyip bir Mevlana Dervişi gibi yolda kar üstünde dönmeye başlıyor !
Şarkıcı Nora Luca’nın izinde yollarda düşmüş olan Stéphane aralarında anlaşabilecekleri ortak bir dil olmayan Çingene Izidor ile karşılaşıyor. Oğlu hırsızlık şüphesiyle haksız yere hapse giren tatlı ihtiyar Izidor bırakmıyor Stéphane ‘ı, sanki oğlunun yerine koyuyor ve “sen benim şansımsın” diyor, evini açıyor Stéphane’a, her ne kadar dilini, derdini anlamasa da...
Dilini bilmediği, derdini anlatamadığı Çingenelerin mahallesinde onlarla birlikte onlar gibi yaşamaya başlıyor Stéphane. Er ya da geç Izidor’un kendisini Nora Luca’ya götüreceğine inanıyor. Ama az biraz Fransızca konuşan güzeller güzeli Sabina ile nihayet iletişim kurabildiğinde aslında en başından beri ne sebeple orada bulunduğunu hiç anlamadığını anlıyor Izidor’un. Çingene mahallesi O’na “gadjo dilo” adını takıyor yani kendilerinden olmayan çılgın dışarlıklı, "yabancı deli". Stéphane müziklerinde, kültürlerinde, yaşayışlarında kaybolurken Çingenelerin, bir yandan da sürekli kayda alıyor sesleri, şarkıları… Seneler önce tıpkı babasının yaptığı gibi O’nun da kasetleri oluşuyor.
Izidor’un oğlu, altı ay sonra hapisten çıktığında kendisine bunu yapanlara hesap sormaya kalkışıyor ama kendisi ırkçı köylüler tarafından öldürülüyor; tüm Çingeneler de mahallelerinin yakılıp yıkılmasıyla ödüyorlar hesap sormaya çalışmanın bedelini.Stéphane’ın Romen yollarında, Nora Luca’nın peşindeki serüveni kendisinin bile ummadığı noktalara taşıyor kendisini. Bilirsiniz, aşkın başınıza ne zaman, nasıl ve nerede geleceği hiç belli olmaz. Stéphane bir sesin peşinde hayatının sesini bulurken oluşturduğu tüm kayıtları kendi belleğinde saklamaya karar vermesi ise filmin en hüzünlü, en vurucu sahneleriydi diyebilirim. Çingeneleri umursamayanlar müziklerini duymaya da layık değiller der gibiydi Stéphane kayıt yaptığı kasetleri kırarken !

Filmdeki en inanılmaz, müthiş sahnelerden birinde Tutti Frutti şarkısı çalıyor. Izidor yakın arkadaşı olan bir müzisyenin öldüğünü öğrendiğinde, arkadaşının oğlu ağlayarak sarılıyor Izidor'a… Perişan haldeki Izidor arkadaşının mezarına içki serperek O'nun oğlunun çaldığı Tutti Frutti şarkısı eşliğinde kah dansediyor kah ağlıyor (-Bu Tutti Furitti meşhur 1950'lerden kalan Little Richard'ın "Rock'n'Roll" Tutti Frutti şarkısı değil, daha başkası -). Hüzünlü ama en samimi sahnelerden birisiydi bu sahne…
28 Eylül 2011 Çarşamba
Germania anno zero
Almanya’nın “sıfır yılı” olarak adlandırılan 1945, Alman Ulusu'nun yakın geçmişiyle hesaplaştığı, savaş günahlarını affettirmek için çok ciddi bedel ödemeye başladıkları yıldır.
Roberto Rossellini’nin “Savaş Üçlemesi” olarak bilinen filmlerinin son halkası olan 1948 yapımı filmi adını doğrudan “sıfır yılı”’ndan alır: Germania anno zero / Deutschland im Jahre Null / Almanya, Sıfır Yılı Filmin öyküsünü de yazan Rossellini, bombardımanla yerle bir edilmiş, yanıp yıkılmış, harabeye dönmüş 1945 yılının Berlin’inde 12 yaşındaki Edmund’un gözünden olan biteni aktarmaktadır.
İtalyan yeni gerçekçiliğinin en önemli filmlerinden birini daha gerçekleştirmiş olan Roberto Rossellini, Germania anno zero filminin tüm dış çekimlerini Berlin’de yapmış, filmini de 1946’da prematüre olarak ölen oğlu Romano Rosselini’ye adamıştır.
Çok değil birkaç yıl öncesinin pohpohlanan üstün ırk Hitler gençlerinden olan Edmund Koeler, savaşın hemen ertesinde yıkıntıya dönüşmüş 1945 Berlin’inde ailesiyle birlikte hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Yarı yatalak hasta babası, yabancı askerlerle düşüp kalkmakla suçlanan ablası, Berlin teslim olduktan sonra yakalanıp müttefik kuvvetlere esir düşmemek için polisten saklanan asker ağabeyi ile Alexander Meydanı (Alexanderplatz) yakınlarında bombalanmaktan harabeye dönüşmüş evlerinde üç kişilik yemek kartıyla 4 kişi karınlarını doyurmaya çalışmaktadırlar. Edmund, Berlin sokaklarında yiyecek bulabilmek için dolaşırken halen Nazi sempatizanlığını sürdüren, pedofil öğretmenine rastlar. Öğretmeni kendisine müttefiklere satması için Hitler’in konuşmasının olduğu bir plak verir. Plak dönerken Hitler’in “Sadece iyi günde değil, özellikle kötü günde halkıma gücümü tekrar verip güvenebileceğim, ayağa kaldırabileceğim ve kaldırmak zorunda olduğum koca Alman halkına ‘Ey Alman halkı, gönlünüzü ferah tutun!" diyebileceğim için bahtiyarım! Galip geleceğiz! Zafer bizi bekliyor!" diyen sesinin Berlin’in harabe kalıntıları üzerinden ekrandan akması oldukça ironiktir.
Sorunlu, hastalıklı öğretmeni Edmund’la zaman zaman süren iletişiminde ‘zayıf düşenler ölmeyi hak edenlerdir’ mottosuyla adeta Edmund'un beynini yıkayarak babasına son vurucu darbeyi yapmasını sağlayacaktır. Edmund’un babasının hayatını sonlandırmadan hemen önce babanın dudaklarından dökülenler belki de tüm Alman Ulusu’nun Hitler ile hesaplaşmasının, pişmanlığının en yalın anlatımıdır: “Her şeyim alındı benden.Birikimlerimi enflasyon, oğullarımı ise Hitler aldı. Buna isyan etmem gerekirdi ama kendi kuşağımdaki birçok insan gibi çok güçsüzdüm. Felaketin yaklaştığını gördük fakat önlemek adına hiçbir şey yapmadık. Sonuçlarını ise ancak şimdi anlayabiliyoruz.”
Öğretmeninin dolduruşuyla babasını öldüren Edmund’un gözlerindeki keder, yalnızlığı, pişmanlığı, çaresizliği Berlin’in bir iskelete dönüşmüş görüntülerine karışırken Edmund’un kendisini de sonlandırması karşısında sadece sessiz kalabiliyorsunuz. 1947 yazının Berlin sokaklarında çekilen bu film bence film değil; savaş ile ilgili gerçeğin ta kendisi. Bir çocuğun gözünden savaşın anlamsızlığına karşı verilen en iyi duruş, olabilecek en iyi yanıt!
Roberto Rossellini’nin “Savaş Üçlemesi”nin ilk iki filmi Roma, città aperta / Rome, Open City / Roma, Açık Şehir (1945) ve Paisà / Paisan / Hemşeri (1946) filmleridir. Bütün Yollar Roma’ya Çıkar başlığı altında üçlemenin ilk filmi Roma, città aperta günceme daha önce konuk olmuştu. Üçlemenin ikinci filmi en kısa zamanda izlenecek filmler listemdedir ve zamanı geldiğinde günceme elbette konuk olacaktır.
Roberto Rossellini’nin “Savaş Üçlemesi” olarak bilinen filmlerinin son halkası olan 1948 yapımı filmi adını doğrudan “sıfır yılı”’ndan alır: Germania anno zero / Deutschland im Jahre Null / Almanya, Sıfır Yılı Filmin öyküsünü de yazan Rossellini, bombardımanla yerle bir edilmiş, yanıp yıkılmış, harabeye dönmüş 1945 yılının Berlin’inde 12 yaşındaki Edmund’un gözünden olan biteni aktarmaktadır.
İtalyan yeni gerçekçiliğinin en önemli filmlerinden birini daha gerçekleştirmiş olan Roberto Rossellini, Germania anno zero filminin tüm dış çekimlerini Berlin’de yapmış, filmini de 1946’da prematüre olarak ölen oğlu Romano Rosselini’ye adamıştır.
Çok değil birkaç yıl öncesinin pohpohlanan üstün ırk Hitler gençlerinden olan Edmund Koeler, savaşın hemen ertesinde yıkıntıya dönüşmüş 1945 Berlin’inde ailesiyle birlikte hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Yarı yatalak hasta babası, yabancı askerlerle düşüp kalkmakla suçlanan ablası, Berlin teslim olduktan sonra yakalanıp müttefik kuvvetlere esir düşmemek için polisten saklanan asker ağabeyi ile Alexander Meydanı (Alexanderplatz) yakınlarında bombalanmaktan harabeye dönüşmüş evlerinde üç kişilik yemek kartıyla 4 kişi karınlarını doyurmaya çalışmaktadırlar. Edmund, Berlin sokaklarında yiyecek bulabilmek için dolaşırken halen Nazi sempatizanlığını sürdüren, pedofil öğretmenine rastlar. Öğretmeni kendisine müttefiklere satması için Hitler’in konuşmasının olduğu bir plak verir. Plak dönerken Hitler’in “Sadece iyi günde değil, özellikle kötü günde halkıma gücümü tekrar verip güvenebileceğim, ayağa kaldırabileceğim ve kaldırmak zorunda olduğum koca Alman halkına ‘Ey Alman halkı, gönlünüzü ferah tutun!" diyebileceğim için bahtiyarım! Galip geleceğiz! Zafer bizi bekliyor!" diyen sesinin Berlin’in harabe kalıntıları üzerinden ekrandan akması oldukça ironiktir.Sorunlu, hastalıklı öğretmeni Edmund’la zaman zaman süren iletişiminde ‘zayıf düşenler ölmeyi hak edenlerdir’ mottosuyla adeta Edmund'un beynini yıkayarak babasına son vurucu darbeyi yapmasını sağlayacaktır. Edmund’un babasının hayatını sonlandırmadan hemen önce babanın dudaklarından dökülenler belki de tüm Alman Ulusu’nun Hitler ile hesaplaşmasının, pişmanlığının en yalın anlatımıdır: “Her şeyim alındı benden.Birikimlerimi enflasyon, oğullarımı ise Hitler aldı. Buna isyan etmem gerekirdi ama kendi kuşağımdaki birçok insan gibi çok güçsüzdüm. Felaketin yaklaştığını gördük fakat önlemek adına hiçbir şey yapmadık. Sonuçlarını ise ancak şimdi anlayabiliyoruz.”
Öğretmeninin dolduruşuyla babasını öldüren Edmund’un gözlerindeki keder, yalnızlığı, pişmanlığı, çaresizliği Berlin’in bir iskelete dönüşmüş görüntülerine karışırken Edmund’un kendisini de sonlandırması karşısında sadece sessiz kalabiliyorsunuz. 1947 yazının Berlin sokaklarında çekilen bu film bence film değil; savaş ile ilgili gerçeğin ta kendisi. Bir çocuğun gözünden savaşın anlamsızlığına karşı verilen en iyi duruş, olabilecek en iyi yanıt! Roberto Rossellini’nin “Savaş Üçlemesi”nin ilk iki filmi Roma, città aperta / Rome, Open City / Roma, Açık Şehir (1945) ve Paisà / Paisan / Hemşeri (1946) filmleridir. Bütün Yollar Roma’ya Çıkar başlığı altında üçlemenin ilk filmi Roma, città aperta günceme daha önce konuk olmuştu. Üçlemenin ikinci filmi en kısa zamanda izlenecek filmler listemdedir ve zamanı geldiğinde günceme elbette konuk olacaktır.
İzdüşüm(ler)
SİNEMA,
SİYAH-BEYAZ FİLMLER,
ÜÇLEMELER
8 Temmuz 2011 Cuma
Le Locataire
Karmaşık ve gergin filmlerin kafası karışık yönetmeni Roman Polanski, "Apartman Üçlemesi"´nin [ilk ikisi 1965 yapımı The Repulsion / Tiksinti ve 1968 yapımı Rosemary’s Baby / Rosemary’nin Bebeği filmleridir] sonuncusu olan 1976 yapımı Le Locataire / The Tenant / Kiracı filminin senaryosunu yazmakla kalmamış, Polonya asıllı Fransız vatandaşı "Trelkovsky" karakterini oynamayı da tercih etmiş. Bugüne dek izlemiş olduğum tüm Polanski filmlerinin içinde, kanımca en sevdiğim filmi, ülkesinde çektiği Nóz w Wodzie / Knife in the Water / Sudaki Bıçak filmi, hemen arkasından da hastalıklı "Carole Ledoux" karakterini mükemmel yorumlamış olan Catherine Deneuve’lü filmi Repulsion / Tiksinti geliyor. Yönetmenin Rosemary’s Baby / Rosemary’nin Bebeği filmi, bana göre, gösteriminin ardından Polanski’nin karısı Sharon Tate’in katledilmesini de getirdiği (büyük olasılıkla sebep olduğu) için en hüzünlü filmi.
Roman Polanski hakkında olumlu-olumsuz önyargıları bir kenara bırakarak "Apartman Üçlemesi"´nin son filmi olan Le Locataire / The Tenant / Kiracı filmini, üçlemedeki diğer filmlerden daha tuhaf ve karmaşık bulduğumu söyleyebilirim. Film, Roman Polanski’nin Fransa’ya yerleştiği ilk yıllarda yaşadığı mahallede çekilmiş. Merak etmedim değil, acaba Polanski’nin kendisi de filmin ana kahramanı olan Polonya asıllı karakter Trelkovsky gibi Fransız komşuları tarafından "Fransız" olmamaya itilmiş midir? Az da olsa "spoiler" vermeden notlar düşemeyeceğim; ancak hemen belirtmeliyim ki eğer sinemaya meraklıysanız arşivinizin olmazsa olmazlarından olmalı Polanski'nin "Apartman Üçlemesi"´nde yer alan üç film.
"Trelkovsky" ile kiralık daire ararken tanışırız filmde. Apartman kapıcısı içerisinde tuvaleti olmayan (dolayısıyla tüm kiracılar ortak bir tuvalet kullanmaktadırlar) kiralık daireyi gezdirirken bir önceki kiracının intihar ettiğini söyler. Ev sahibi O'na, Eski Mısır Uygarlığı ile haşır neşir olan önceki kiracı Simone Choule'un tedavisinin halen devam ettiğini, bu yüzden daireyi kiraya veremeyeceğini söyler. Trelkovsky hastahaneye ziyarete gider Simone’u ve orada Simone'un yakın arkadaşı Stella ile tanışır. Stella, sargılar içindeki Simone'un kendisini tanıyamamasından muzdarip bir haldeyken, Simone, Trelkovsky’i görür ve çığlığı basar! Gün döner, Trelkovsy’i yeni dairesine taşınırken görürüz, anlarız ki Simone ölmüştür.
Trelkovsky, yeni dairesinde hayatın hiç de kolay olmayacağının ayırdına hemen varır. Ev sahibinin ve Fransız olan diğer apartman sakinlerinin genel özelliği, apartmanda gürültü yapılmaması için, kökü Fransız olmayan diğer kiracılar üzerinde, hayli rahatsız edici bir çaba sarfetmeleridir. Hemen apartmanın karşısındaki, bir önceki kiracı Simone'un da sürekli gittiği kafeye, Trelkovsky her gidişinde kendisine, kullandığı Fransız sigarası Gauloises ve kahve yerine, Simone’un içtiği Marlboro ile sıcak çikolata verilmesi ve bu durumda ısrar edilmesi, Trelkovsky'nin kişiliğinde ilk darbeleri oluşturur..!
Trelkovsky, tüm apartman sakinleriyle, kafe işletmecisinin ve kafedeki garsonun, kendisini Simone Choule'laştırdığını düşünmeye başlayacak ve giderek bunu bir saplantı haline getirecektir. Öyle ki, Trelkovsky geceleri Simone gibi giyinmeye başlayacak, kırmızı oje sürecek, hamile olduğunu bile düşünecek (!) ve komşularının bilerek ve isteyerek, işbirliği içerisinde kendisini intihara sürüklediğine kanaat getirecektir.
Kiraladığı apartman dairesinde kapana kısılan, başkalaşan hatta dönüşen bir birey olarak Trelkovsky, sanki modern yaşamın dört duvar arasına hapsedilmiş tüm bireylerinin acıtan yalnızlığını, kıstırılmışlığını aktarmaktadır. "Fransız vatandaşıyım" dedikçe Fransız olmaması için çaba gösterenler, O'nu yargılamış ve mahkum etmişlerdir. Trelkovsky için iş, artık salt infazı gerçekleştirmeye kalmıştır!
Roman Polanski hakkında olumlu-olumsuz önyargıları bir kenara bırakarak "Apartman Üçlemesi"´nin son filmi olan Le Locataire / The Tenant / Kiracı filmini, üçlemedeki diğer filmlerden daha tuhaf ve karmaşık bulduğumu söyleyebilirim. Film, Roman Polanski’nin Fransa’ya yerleştiği ilk yıllarda yaşadığı mahallede çekilmiş. Merak etmedim değil, acaba Polanski’nin kendisi de filmin ana kahramanı olan Polonya asıllı karakter Trelkovsky gibi Fransız komşuları tarafından "Fransız" olmamaya itilmiş midir? Az da olsa "spoiler" vermeden notlar düşemeyeceğim; ancak hemen belirtmeliyim ki eğer sinemaya meraklıysanız arşivinizin olmazsa olmazlarından olmalı Polanski'nin "Apartman Üçlemesi"´nde yer alan üç film.

"Trelkovsky" ile kiralık daire ararken tanışırız filmde. Apartman kapıcısı içerisinde tuvaleti olmayan (dolayısıyla tüm kiracılar ortak bir tuvalet kullanmaktadırlar) kiralık daireyi gezdirirken bir önceki kiracının intihar ettiğini söyler. Ev sahibi O'na, Eski Mısır Uygarlığı ile haşır neşir olan önceki kiracı Simone Choule'un tedavisinin halen devam ettiğini, bu yüzden daireyi kiraya veremeyeceğini söyler. Trelkovsky hastahaneye ziyarete gider Simone’u ve orada Simone'un yakın arkadaşı Stella ile tanışır. Stella, sargılar içindeki Simone'un kendisini tanıyamamasından muzdarip bir haldeyken, Simone, Trelkovsky’i görür ve çığlığı basar! Gün döner, Trelkovsy’i yeni dairesine taşınırken görürüz, anlarız ki Simone ölmüştür.
Trelkovsky, yeni dairesinde hayatın hiç de kolay olmayacağının ayırdına hemen varır. Ev sahibinin ve Fransız olan diğer apartman sakinlerinin genel özelliği, apartmanda gürültü yapılmaması için, kökü Fransız olmayan diğer kiracılar üzerinde, hayli rahatsız edici bir çaba sarfetmeleridir. Hemen apartmanın karşısındaki, bir önceki kiracı Simone'un da sürekli gittiği kafeye, Trelkovsky her gidişinde kendisine, kullandığı Fransız sigarası Gauloises ve kahve yerine, Simone’un içtiği Marlboro ile sıcak çikolata verilmesi ve bu durumda ısrar edilmesi, Trelkovsky'nin kişiliğinde ilk darbeleri oluşturur..!
Trelkovsky, tüm apartman sakinleriyle, kafe işletmecisinin ve kafedeki garsonun, kendisini Simone Choule'laştırdığını düşünmeye başlayacak ve giderek bunu bir saplantı haline getirecektir. Öyle ki, Trelkovsky geceleri Simone gibi giyinmeye başlayacak, kırmızı oje sürecek, hamile olduğunu bile düşünecek (!) ve komşularının bilerek ve isteyerek, işbirliği içerisinde kendisini intihara sürüklediğine kanaat getirecektir.Kiraladığı apartman dairesinde kapana kısılan, başkalaşan hatta dönüşen bir birey olarak Trelkovsky, sanki modern yaşamın dört duvar arasına hapsedilmiş tüm bireylerinin acıtan yalnızlığını, kıstırılmışlığını aktarmaktadır. "Fransız vatandaşıyım" dedikçe Fransız olmaması için çaba gösterenler, O'nu yargılamış ve mahkum etmişlerdir. Trelkovsky için iş, artık salt infazı gerçekleştirmeye kalmıştır!

































