YOL FİLMLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YOL FİLMLERİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Haziran 2020 Pazartesi

Im Lauf der Zeit

Wim Wenders’in “Yol Filmleri” üçlemesinin son filmi olan Im Lauf der Zeit / Kings of the Road / Zamanın Akışında filmi, izlenmek için 11 Mart 2020 tarihinden beri Covid-19 hastalığı sebebiyle tüm Dünya ile birlikte karantina altında olduğumuz günleri bekliyormuş meğer. Hemen belirteyim, üçlemenin ilk filmi 1974 yapımı Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde, ikinci film ise ise 1975 yapımı Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış filmleridir. Arşive ilk iki filmle birlikte aynı tarihte giren ama seyredilmek için 2020 yılını bekleyen Im Lauf der Zeit / Kings of the Road / Zamanın Akışında, yol filmleri kategorisinde hakikaten bir kült film.
Filmde önce, kamyondan bozma karavanıyla Batı Almanya'nın Doğu Almanya sınırındaki küçük kasabalarında artık miadını doldurmakta olan sinema salonlarını tek tek gezip projeksiyon cihazlarının tamirini yapan Bruno (Rüdiger Vogler) ile tanışıyoruz. Rüdiger Vogler, Wim Wenders'ın "Yol Filmleri" üçlemesinin üçünde de başrolde olan oyuncu. Bruno (Rüdiger Vogler)'nun yolu karısından ayrıldığı için bunalıma düşmüş, kendi içindeki sorunları çözmeye çabalayan, huzursuz Robert (Hanns Zischler) ile kesişir. Filmin bundan sonrasında, küçük kasabalar boyunca birlikte yolculuk yapan ikilinin kendi hayatlarını sorgulamalarını gözlemlerken, bir yandan da II. Dünya Savaşı sonrası Almanya'sının nasıl bir süreç geçirmekte olduğuna tanıklık ederiz.

Wim Wenders ünlü Alman yönetmen Fritz Lang'a adadığı filmde Fritz Lang'ın (Ki bir tanesi de L'e Mépris' filminden alıntılanmıştır.) birkaç fotoğrafı da görülür.
Filmin son karesi hayli anlamlıdır. Adı Weisse Wand (Beyaz Duvar) olan sinema salonunun yarı sönmüş ışıklarında, "WW" ve "END" harfleri seçilmektedir. Farklı farklı yorumlayabilirim; Yani WW, Wim Wenders'ın filminin sonu ya da WW World War olarak okursam II. Dünya Savaşı'nın sonu ya da WW Weisse Wand yani sinema salonun adı olarak okursam salonun artık miadını doldurmakta olduğunu düşünebilirim. Sadece "END" harflerini algılamayı tercih edersem salt "SON". Kısaca, Alman sinemasının altın dönemleri artık geçmiştedir. Çünkü teknisyen Bruno (Rüdiger Vogler)'nun dolaştığı küçük kasaba sinemaları artık eski şaşaalı günlerini geride bırakmış, yoz Amerikan filmleri ile seks filmleri gösteren köhne sinemalara dönüşmüştür.

1 Aralık 2014 Pazartesi

Falsche Bewegung

Tesadüf bu ya, Nastassja Kinski, 5. Malatya Film Festival kapsamında 27 Kasım’da onur ödülünü alırken, gerçek adı olan Nastassja Nakszynski adıyla hiç konuşmadan sadece bakışlarıyla rol aldığı, sinema kariyerinde ilk filmi olan Wim Wenders’in 1975 yapımı Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış filmini izlemekteydim.
Wim Wenders’in “Yol Filmleri” üçlemesinin ikinci filmi olan Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış filmi, Goethe'nin Wilhelm Meister'in Çıraklık Yılları adlı eserinin Peter Handke tarafından yapılmış serbest bir uyarlaması. Hemen belirteyim, üçlemenin ilk filmi 1974 yapımı Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde, üçüncü film ise 1976 yapımı Im Lauf der Zeit / King of The Road / Zamanın Akışında filmidir.
Favorim olan Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde filminde kendisini hiç bir yere ait hissetmeyen Phil karakteri vardı, ikinci filmde ise Wilhelm karakteri var ve her iki filmde de, aynı oyuncu yani Rüdiger Vogler canlandırıyor ana karakterleri. Yazar olmak isteyen Wilhelm’in yaşadığı kasabadan trenle yola çıkarak Bonn’a trenle gidişini izlerken, tren yolculuğunda tanıştığı bir müzisyen, bir hokkabaz, bir şair ve bir aktrisle olan iletişimini, arka planda da Almanya’nın sıkıntılarını, yalnızlığını izleriz.
Ağırlıklı tren yolculuklarında geçiyor Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış... Trenlere en az Wim Wenders kadar takıntılı olduğumu belirterek en hoş tren sahnelerinden biriyle sonlandırıyorum bugünkü günce notlarımı. Tren kompartmanından gülümseyen Hanna Schygulla ve yanılmıyorsam Wim Wenders'la beraber çalıştığı tek film Falsche Bewegung / Wrong Move / Yanlış Davranış.

17 Ekim 2014 Cuma

Alice in den Städten

Wim Wenders'ın güzeller güzeli yol filmi Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde, bu yıl kırkıncı yılında. (Wim Wenders'ın yol filmleri üçlemesinin diğer iki film 1975 yapımı Falsche Bewegung / The Wrong Move / Yanlış Davranış ile 1976 yapımı Im Lauf der Zeit / King of The Road / Zamanın Akışında filmleridir.)
Filmle ilgili izlenimlerim için buraya, bu filmde kızıyla birlikte kısa bir süre de olsa görünen, 1970 - 1973 yılları arasında kaydettiği şarkıları oğlu tarafından 2006 yılında "Colour Green" albümününde toplanan ve sadece bu albümü var olan Alman folk şarkıcısı/oyuncusu Sibylle Baier'ın filmdeki görüntüleri için aşağıdaki ilk ekrana, yazıp besteleyip seslendirdiği "Wim" şarkısını dinlemek için sonraki ekrana tıklayınız. (Sibylle Baier'ın filmde mırıldandığı şarkısının adı "Softly"'dir.)





Wim
do you know Wim he likes cities and I like him do you know Wim oh, just go and take an inner city train and play a game and you'll meet him, Wim do you know Wim he likes cities and I like him do you know Wim he likes cities you'll find him by the slot machines realizing dreams it seems a very outstanding mark that he writes a color postcard twice a week go and seek for him want to meet him, Wim do you know Wim he likes cities and I like him do you know Wim he likes cities and I like him do you know Wim oh, just go and see an cinema show in the first row and watch him cry, him, Wim sometimes he's not the same sometimes he takes a plane to Vienna maybe he's filled up with pain oh it's a shame that you don't know Wim he likes cities and I like him that you don't know Wim he likes cities and I like him oh I do know Wim I do know Wim he likes cities I like him

1 Ekim 2014 Çarşamba

Tabor ukhodit v nebo

Bir zamanlar Romanya sınırlarında yer alan ama artık Moldova’nın başkenti olan Kişinev doğumlu Emil Loteanu sinema kariyerine Moldova Film Stüdyosu’nda başlar. 1975 yılında Mos Film’e geçtikten sonra yönettiği filmlerle uluslarası olarak tanınmaya başlar. Mosfilm’de yönettiği ilk film olan 1976 yapımı Tabor ukhodit v nebo / Gypsy Camp Vanishes Into the Blue / Çingeneler – Ateşli Kan filmini Maxim Gorki’nin öykülerinden senaryolaştırmıştır. 1900’lerin başındaki Macaristan’da geçen Tabor ukhodit v nebo, iki farklı çingene obasına ait özgürlüğüne düşkün güzeller güzeli çingene kızı Radda ile gözüpek at hırsızı delikanlı Zobar arasındaki ölümcül aşkı anlatıyor. Müzikleri hoş, görüntüleri güzel, çingenelerin renkli hayatlarını anlatan şiirsel bir film. Elbette çingeneleri filmleriyle ölümsüzleştiren bir Tony Gatlif klasiği gibi değil ama ters köşeye düşüren sonuyla ve zaman zaman masalsı görüntüleriyle farklılığını ortaya koyuyor.
Filmin başlarında Zobar ve arkadaşları tarafından az sonra atları çalınacak olan askerlerin sahnesinde iki askerin arasında geçen şu diyalog hayli manidar ! ”Yirminci yüzyıl nasıl olacak?” diye soruyor bir asker diğerine. Cevap şöyle geliyor diğer askerden : “Herşey karmaşık görünüyor. Yıldızlar birbiriyle tutarsız. Dünyanın sonu 16 yıl içinde gelecek.” 1917 devrimini öngören bu diyalog Maxim Gorki’den mi yoksa yönetmen Emil Loteanu’nun kendisinden mi kaynaklandı bilemiyorum ama güzel bir ayrıntı olarak belleğime yerleştirdiğini belirtmek istiyorum Tabor ukhodit v nebo filmini.
Filmin müzikleri ayrı güzel. Rada’nın söylediği Loly Phabay / Red Apple / Kırmızı Elma şarkısıyla noktalıyorum günce notlarımı. (Mosfilm, tıkladığınızda çıkan uyarı yazısında da göreceğiniz üzere uyguladığı kısmi engellemeyle, bu şarkının doğrudan blog üzerinde görüntülenmesini engelliyor. Uyarının son cümlesinde yer alan "YouTube'da İzleyin"'e tıklayarak YouTube'da izleyebilirsiniz!) Şöyle diyor Radda; "Karavanda zemin yok / (Merak etme) tatlı bir sevgilim de yok / Bu kırmızı elmayı ikiye böleceğim / Yarısı senin için, yarısı benim için!" Döngü...


Endülüs kökenli Çingene yönetmen Tony Gatlif’in filmleriyle ilgili izlenimlerime başlıklara tıklayarak ulaşabilirsiniz:
Korkoro / Liberté / Freedom / Özgürlük
Transylvania
Stéphane'ın Yolculuğu
Zano'nun Yolculuğu
Caco'nun Yolculuğu
Sokaklar Özgürdür !
Swing
Je suis né d'une cigogne

20 Aralık 2013 Cuma

Week End \ Le weekend \ Week-End

Sinema tarihinin en özgün yönetmenlerinden biri olan Jean-Luc Godard (JLG)’un yazıp, yönettiği, 1967 yapımı “evrende başıboş dolanan” Week End / Weekend / Haftasonu filmi, aynı yıl çektiği La Chinoise / Çinli Kız filmiyle beraber politik filmlerinin ilklerindendir. Jean-Luc Godard’ın IMDb’deki film listesine göre, Week End / Weekend / Haftasonu filmi sıralamada La Chinoise / Çinli Kız filminden sonra görünüyor fakat gösterim tarihine göre Week End / Weekend / Haftasonu önceliği çekiyor.
Godard’ın Film socialisme / Sosyalizm filmiyle ilgili izlenimlerimde “Filmlerini izlemek zor Godard'ın lakin tarzını seviyorum. Sosyalizm filmini izledikten sonra iki kez vurgulayarak yineliyorum; filmlerini izlemek hakikaten zor Godard’ın lakin tarzını sevmekten hiç vazgeçmeyeceğim ! " diye söylemişim. Week End / Weekend / Haftasonu filmiyle de bu durumu üç kez vurgulayarak anladığımı söylemek istiyorum ! :)
Fransız burjuvasına doğrudan bir saldırı Week End / Weekend / Haftasonu, Godard’ın sivri diliyle bezeli müthiş bir yol filmi… İzleyince, 1967’den günümüze dek pek bir değişiklik olmadığını da gayet açık algılıyorsunuz. Bütün hafta muhtemelen sevmediğin, istemediğin işinde çalış, haftasonu gelince uzaklaşmak için yollara düş ve trafik teröründen nasibini al!
Akıllara zarar Week End / Weekend / Haftasonu filminde bazen salt adlarıyla da olsa pek çok filme gönderme yapmış jean-Luc Godard. Benim ayırt edebildiğim filmleri hemen sıralıyorum. Luis Buñuel’in gerçeküstücülüğün doruklarındaki El Ángel exterminador / Yokedici Melek , François Truffaut'un pek sevdiğim Jules et Jim / Jules ve Jim, Sergei M. Eisenstein’in başyapıtı Bronenosets Potemkin / Battleship Potemkin / Potemkin Zırhlısı ve Mauritz Stiller’in 1924 yapımı Gösta Berling saga / Gösta Berling Destanı filmleri.

6 Aralık 2013 Cuma

Himalaya - l'enfance d'un chef

1973’te Nepal’e gidip Nepali (Nepalce) öğrenen Fransız fotoğrafçı Éric Valli, Dünya'nın diğer ucu olan güzelim Nepal'i sadece fotoğraflarıyla değil, çektiği filmlerle de ölümsüzleştirmiş. Éric Valli’nin 1999 yapımı Himalaya - l'enfance d'un chef / Himalaya – Bir Şefin Çocukluğu filmi tek kelimeyle rüya filmlerden biri. Nepal’in yükseklerdeki dağlık Dolpo bölgesinde 9 ayı aşkın bir sürede, hakikaten çoğu zaman sadece yürüyerek ulaşılan ve filmde izlediğimiz üzere kervanlarla Tibet sığırlarının (Yak) götürüldüğü o amansız yollardan, zorlu hava koşullarında geçilerek büyük bir emekle kotarılmış bir film Himalaya.

Éric Valli’nin tüm fotoğraflarına ve diğer filmlerine ulaşmak için lütfen tıklayınız: “Éric Valli”

30 Kasım 2013 Cumartesi

Seeking a Friend
for the End of the World

Lorene Scafaria'nın yazıp yönettiği, 2012 yapımı Seeking a Friend for the End of the World / İlk ve Son Aşkım filmi kalbimi müzikleriyle, özellikle de The Hollies Grubu'nun yorumladığı "The Air that I Breathe" şarkısıyla fethediyor. "The Air That I Breathe" şarkısını Albert Hammond ve Mike Hazlewood birlikte yazmışlar, şarkı Albert Hammond'un 1972 yapımı "It Never Rains in Southern California" albümünde yer almış ilk olarak. Ancak şarkıyı meşhur eden, 1974'te kendi adlarıyla aynı adı taşıyan albümlerinde bu şarkıyı yorumlayan ("cover"'layan) The Hollies Grubu olmuş.
Mathilda adlı göktaşının Dünya'mıza çarpmasına günler kala birbirlerinden habersiz olarak üç yıldır kapı komşusu olan Dodge ve Penny'nin romantik öyküsü diyebileceğimiz Seeking a Friend for the End of the World / İlk ve Son Aşkım filmi bu tür filmseverlerin beklentilerini boşa çıkarmıyor. İkilinin zorunlu olarak biraraya gelmesiyle hoş bir yol filmine dönüşen filmi bütün olarak güzelleştiren gerçekten de Penny'nin vazgeçemediği plakları olmuş. Aynı zamanda bir müzik grubunda şarkıı da söyleyen Lorene Scafaria'nın bu filmiyle salt kendisi için bir film kotardığını düşünmeden edemiyorsunuz.

Yönetmenlerin kendi filmlerinde gözükmelerine sinemasal dilde "cameo görüntü" denir. Süsleme anlamına da gelen "cameo"'lara örnek çok fazla yönetmen var sinema tarihinde, ilk başta akla gelen elbette Alfred Hitchcock. Lorene Scafaria da "cameo görüntü"'yle yer almış filminde ve Dodge'un aradığı eski aşkı Olivia olarak fotoğraftan izleyicilere gülümsemiş.
The Air That I Breathe

If I could make a wish
I think I'd pass
Can't think of anything I need
No cigarettes, no sleep, no light, no sound
Nothing to eat, no books to read

Making love with you
Has left me peaceful, warm, and tired
What more could I ask
There's nothing left to be desired
Peace came upon me and it leaves me weak
So sleep, silent angel, go to sleep

Sometimes, all I need is the air that I breathe
And to love you
All I need is the air that I breathe
Yes to love you
All I need is the air that I breathe

Peace came upon me and it leaves me weak
So sleep, silent angel, go to sleep
...

"The Air That I Breathe" şarkısının, Radiohead'in müthiş şarkısı "Creep" ile benzer tınılara sahip olduğu çok konuşulmuş. "Creep" şarkısının girişinin bu şarkıdan esinlenilerek yaratıldığını belirtip, Albert Hammond ve Mike Hazlewood'un katkıda bulunan yazarlar olarak gösterildiklerini not düşelim hemen.

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Je suis né d'une cigogne


Göçmen kuşlar sınırları sorunsuz geçebilir
ama ya insanlar?!!!

Bir zamanlar, en alttaki başlıklardan algılayabileceğiniz üzere, Tony Gatlif filmleriyle haşır neşirdik. Arşivimizde uzun zamandır bulunan ama nedense diğer filmlerini izlerken gözümüzden kaçan Tony Gatlif’in 1999 yapımı Je suis né d'une cigogne / The Children of the Stork / Bir Leylekten Doğdum filmini çok yeni izledik. Tony Gatlif, yazıp yönettiği gerçeküstü Je suis né d'une cigogne / The Children of the Stork / Bir Leylekten Doğdum filmini, 1997 yapımı Gadjo Dilo filminin başarısının ardından bu filminin oyuncularıyla gerçekleştirmiş. İşsiz Fransız Otto (Romain Duris) ve Alman asıllı aykırı kız arkadaşı Louna (Rona Hartner)’nın bir gün yeter artık deyip, Bonny ve Clyde ya da À bout de souffle tarzı yollara düşmelerinin öyküsünü izliyoruz Je suis né d'une cigogne filminde. Aralarına ailesinin Fransızlaşması için yoğun çaba harcadığı göçmen Müslüman Ali katılıyor ve bu çılgın üçlü yollarına devam ederken yaralı bir leyleğe rastlamalarıyla hayatlarının bir hedefi oluşuyor: Konuşan yaralı leyleği tedavi ettirmek ve Frankfurt’taki akrabalarının yanına ulaşmasını sağlamak!
Bir kamyonun altında Fransa’ya gelen Faslı Miloud’a adanan Je suis né d'une cigogne / The Children of the Stork / Bir Leylekten Doğdum filmi göçmenlik sorununa hayli gerçeküstü yaklaşsa ve pek de anlaşılamamış olsa da Tony Gatlif söylemek istediklerini kendince ifade etmiş diye düşünüyorum. Herşeyi olduğu gibi değil de soyutlayarak anlasın diye izleyicisine bırakmış. Tembel izleyici istemeyen yönetmenlerden, her daim yolların filmlerin yapan ve yolların memleketi olduğunu söyleyen Tony Gatlif.
Filmde hoş göndermeler var. Bunlardan bir tanesi Ali ve ailesi yemek masasındayken çalan kapıya giden annenin gözetleme deliğinden bakıp “postacı gelmiş” dediğinde Ali’ye “Postacı kapıyı iki defa çalar” dedirterek The Postman Always Rings Twice filmine Gatlif’in yapmış olduğu göndermeydi. Bu arada, çılgın üçlünün en entellektüel üyesi olarak Ali yolculukları boyunca kah kitap kah gazete okuyarak ve özlü sözler söyleyerek sadece Otto ve Louna’yı değil, izleyiciyi de etkiliyordu.
Göçmenliğin çok ciddi bir sorun olduğu, giderek daha da büyük sorunlara yol açacağı aşikar bir Dünya’da sınırların kalktığı günler gelir mi gelmez mi bilinmez ama umarım hiç bir üst kuvvet bu sorunu kökten giderecek çözümlere yönelmez!
İzlediğim diğer Tony Gatlif filmleri için başlıklara tıklayabilirsiniz:
*Korkoro/Liberté/Freedom/Özgürlük
*Transylvania
*Caco’nun Yolculuğu (Vengo)
*Zano’nun Yolculuğu (Exils)
*Swing
*Sokaklar Özgürdür (Mondo)
*Stéphane’ın Yolculuğu (Gadjo Dilo)

15 Mart 2013 Cuma

Tren Öyküleri V ve "Tickets"

Tamamı, izleyiciler olarak dahil olduğumuz Innsbruck’tan başlayarak Roma’ya yolculuk eden trende geçen, 2005 yapımı Tickets / Biletler filmi, farklı uluslardan üç yönetmeni; İtalyan Ermanno Olmi, İranlı Abbas Kiyarüstemi ve İngiliz Ken Loach’ı bir araya getirmiş. Ermanno Olmi’nin öyküsünde yaşlı bir profesör, Abbas Kiyarüstemi’nin öyküsünde ölmüş bir generalin çekilmez yaşlı karısına zorunlu sosyal hizmetini yapmakta olan genç bir İtalyan delikanlı ve Ken Loach’ın öyküsünde Roma'ya futbol maçına gitmekte olan üç İskoç yeniyetme ön plandalar. Elbette inen, binen genç, yaşlı, üzgün, mutlu, yoksul, zengin, farklı uluslardan pek çok yolcu tüm öykülerin odak noktasında ama özellikle Ken Loach’ın çektiği bölümdeki İskoçların olduğu öyküde, göçmen Arnavutlar'ın durumu kalbinize dokunuyor.

Tickets / Biletler filmi elbette tamamı trende geçtiği için kalbimi fethetmiyor, seneler seneler önce, çok uluslu pek çok yolcuyla birlikte yaptığım tren yolculuğumu da anımsattığı için ve de filmden sahnelerle benzerlikler kurduğumdan dolayı tekrar tekrar anımsanacak bir film oluyor benim için. İşte bu yüzden olsa gerek, bir zamanlar "Sanal Boğuntular" isimli e-zine'mizde yayımlamış olduğumuz 1990 yılının Mayıs ayında yaptığım Köln-Paris tren yolculuğunun içinde buluverdim bir anda kendimi.

"Mayıs 1990/ Köln - Paris
Koca bir torba sandviç, kim yiyecek bunları? Zaten karnımız tok, sabah kahvaltı yapmışız. Elbette yiyecek bir şey satın alabiliriz, o kadar paramız var şu an cebimizde… Üstelik tren akşam geç saatte kalkıyor. Yani bütün gün Köln sokakları bizimdir! Önce şu ağır bavullardan kurtulmak gerek, emanetçi arıyoruz. Buluyoruz. Modern tabii buralar, bavula uygun dolap bulunacak, para ödenecek, jeton alınacak, bavul dolaba, jeton dolap kilidine atılacak ve kilitlenecek. Hadi bakalım, doğru Dom Meydanı’na. Tüm amatör sanatçılar iş başında. Keman resitali verenler, meydanın ortasına Mona Lisa çizenler. Ne güzel, ne şenlikli !
Akşam trene biniyoruz, ne kalabalık bu tren. Zar zor boş koltuk bulunuyor, hemen kapının yanında. Hayıflanıyorum biraz, cam kenarında oturmak isterdim doğrusu, akıp gidebilmek için dışarılara da… Başa bela bavullar zorlukla tıkılıyor raflara. Bu tren tüm Avrupa’yı katederek Paris’e ulaştırıyor çoğunlukla öğrenci olan yolcularını. Aşağı-yukarı hepsinde InterRail olmalı. Tren en ucuz ulaşım şekli, üstelik daha güvenli sanırım. Ama bu tren çok gürültülü, üstelik de çok eski, yıpranmış ve aşınmış koltuklar. Kompartımanda 2 Hollandalı kız var, diğerleri Alman. Toplam 8 kişiyiz. Hollandalı kızlar belli ki çok alışkınlar trenlerde yolculuk yapmaya. Tren kalkar kalkmaz hemen küçük yolculuk yastıkları çıkarılıyor ve şişiriliyor. Sonra da boyunlarına koyup uykuya dalmaya hazırlanıyorlar. İmrenerek gözüm takılıyor onlara, 18-19 yaşlarında olmalılar. Büyük olasılıkla hostelde konaklayacaklar Paris’te.
Yolculuğumuz sabah erkenden bitecek, sabahın köründe 6’ya doğru Kuzey Garı’na varmış olacağız. Cebimde bir telefon numarası var. Köln’deki tanıdıklar verdi. Bir Fransız kadınla evli müzisyen bir tandıdıkları imiş. Aramam diye düşünüyorum telefon numarasını alırken. Hiç tanımadığım insanları rahatsız etmek istemiyorum. Herhalde başımın çaresine bakabilirim Paris’te ! Göreceğiz !
Tekerleklerin sesi giderek yoğunlaşıyor, kompartımanlardan sesleri gelen genç insanların seslerine karışıyor. Sınırlardan geçiyoruz didik didik edilerek. Pasaportlar T.C. ya!!! Fransız polisi başımda çok vakit harcıyor. Kompartımandaki herkes gözlerini dikmiş bana bakıyor şimdi. (Tickets / Biletler filminde, profesörün Arvanut ailenin küçük çocuğuna 1 bardak süt götürdüğü sahnedeki profesörü adım adım izleyen tüm gözlere selam olsun!) Polis, uzun bir sure vizemi inceledikten sonra, hatırlatıyor “sadece 7 gün kalabilirsiniz” diye. “Biliyorum” diyorum, zaten okulda sınavlarım var ve dönmüş olmalıyım önümüzdeki haftasonu İstanbul’a. “İstanbul” diyor polis..”Paris kadar güzel.” “Paris’ten daha güzel” diyorum, “gerçi henüz sizin başkenti görmedim ama, yine de fikrim değişmez herhalde…” diye ekliyorum. Ters ters bakıyor polis bana. Pasaportumu veriyor nihayet ve gidiyor. Kapıyı sürgülüyorum. Oh!
Şimdi artık durduğumuz istasyonlardan Fransızlar biniyor. Büyük olasılık Paris’te çalışanlar bunlar ve akşam da aynı yolu dönüyorlar. Yorucu olmalı. İnen 2 Alman’ın yerini 2 Fransız dolduruyor hemen. Biri Cezayir asıllı olmalı, her halinden belli. Gün ışımaya başladı. Hollandalı kızlar, küçük çantaları ile lavabonun yolunu tuttular. Onlar gelince de ben kalktım, diş fırçam ve macunum sıraya girdim koridorda. Bir telaş herkeste. Paris’e yaklaştık ne de olsa…
İşte Kuzey Garı! Hiç bu kadar hareketli bir istasyon görmemiştim daha önce. Baş döndürücü bir hız söz konusu. İnenler, binenler, koşanlar, bavul çekiştirenler, bağıran çocuklar. Tanrım ! Almanya’nın düzeninden sonra işte bir Akdeniz ülkesi! Yaşasın !!! Ne güzel bir karmaşa !!! İniyoruz. İlk yapmak istediğim bir fincan kahve içmek. Artık tamamen yabancı bir dil hakim kulaklarımda. İlk gördüğümüz gar kahvesine çöküyoruz. Telaşlı bir Fransız garson önümüze kruvasanları atıyor. “İstemiyoruz” diyoruz telaşla, sandviçlerimiz var ya yanımızda. Garson nereden bilsin? Soruyor; “café noir ou café ou lait?” Sütsüz kahve istiyoruz. Hani artık kara derililere ayıp olmasın diye “café noir” denilmiyordu. Bal gibi deniyormuş işte…
Kahveler geliyor. Dışarıda ışıltılı bir Paris bizi bekliyor. Çabuk olmalıyız, 7 güne sığdırılacak bir Paris var ellerimizde….”

28 Nisan 2012 Cumartesi

Alice in den Städten

"Amerikan Televizyonları'nın zalim yönü, her ne kadar bu da oldukça kötü olsa da, her şeyi reklamlarla kesmesi değil, eninde sonunda bütün programların reklama dönüşmesidir. Bugünün reklamlarında her görüntü, aynı iğrenç ve mide bulandırıcı iletiyi beynimize kazıyor. Bir çeşit övgü dolu küçümseme. Hiçbir görüntü sizi rahat bırakmıyor; hepsi sizden bir şey istiyor."

Wim Wenders'in yol filmleri üçlemesinin ilk filmi olan 1974 yapımı Alice in den Städten / Alice in the Cities / Alice Kentlerde filmi, bir araştırma-izlenim makalesi yazmak üzere Amerika'ya gönderilen Alman bir gazeteci ile Alice adında bir küçük kızın, zorunlu olarak birlikte geçirdikleri bir kaç günün öyküsüdür... (Üçlemenin diğer iki film 1975 yapımı Falsche Bewegung / The Wrong Move / Yanlış Davranış ile 1976 yapımı Im Lauf der Zeit / King of The Road / Zamanın Akışında filmleridir.)Hazırlayacağı yazı dizisi için, Amerikan otoyollarında, motelden motele seyahat eden, birbirine benzer motel odalarındaki televizyonlarda, birbirine benzeyen şeyleri izleyip duran, yol boyunca arabanın içinde radyo programlarını ve programları kesen reklamları dinleyen, elindeki not defterine bir kaç şey karalamaktan öteye yazısını bir türlü yazamayan ama polaroid makinası ile sürekli fotoğraf çeken ve çektiklerinin gördüklerini yansıtmamasından yakınan, bunalan, sıkılan ve sıkıntısını izleyiciye çok güzel aktaran Philip 'Phil' Winter (Rüdiger Vogler canlandırıyor) kimlik bunalımına düşmüş, arayış içinde birisi. Amerikanvari yaşamın sıradanlığı, boşluğu kafasına dank edince, yazısını bitirmeden ülkesine dönmeye karar veriyor ve New York'ta uçak biletini almaya çalışırken, havayolu grevi nedeniyle Almanya'ya uçuşların iptal edildiğini öğreniyor. Almanya'ya gitmek üzere orada bulunan Lisa adında bir Alman kadın ve dokuz yaşındaki kızı Alice (Yella Rottländer oynuyor - tek kelime ile "harika" bu rolde) ile tanışıyor. Grev nedeniyle ancak ertesi gün Hollanda'nın Amsterdam kentine uçabileceklerini öğrenip, yerlerini ayırtıyorlar. Çok fazla İngilizce bilmeyen ana-kıza yardımcı olan Phil, onları bir otele yerleştirip, New York'taki bir kız arkadaşının evine gidiyor. Akabinde kız arkadaşı, geceyi evinde geçirmesine izin vermeyince ortada kalan Phil, ana-kızın yanına dönüyor. Ertesi sabah Lisa, Alice'i Phil'e emanet ettiğini yazan bir not bırakarak ortadan kayboluveriyor! Bir gün sonra Amsterdam'da onlarla buluşacağını söylüyor Lisa notunda. Phil ve Alice'in önce Amsterdam, sonra da Almanya'nın çeşitli kent ve kasabalarında başlayacak zorunlu yol öyküleri de böylelikle başlamış oluyor.
Kendisini hiç bir yere ait hissetmeyen Phil, aslında kendi geçmişine de zorunlu bir yolculuk yapar gibidir, elindeki tek ipucu olan Alice'in büyükannesine ait evin fotoğrafı vasıtasıyla, nerede yaşadığını Alice'in tam olarak bilemediği büyükanneyi ararlarken...
İki saate yaklaşan film süresince sabırsızlıkla nasıl sonuçlanacağını bekliyorsunuz. Film biterken, bir "yol filmi" ancak bu kadar güzel olur diye düşündüm. Phil ve Alice yollardayken onların gözlerine takılan görüntüleri izleyiciye de fark ettirten ve düşündürten bir film yapmış sevdiğim "arızalı" yönetmenlerden Wim Wenders. Bu karelerden birinde, bir Türk karı-koca da şöyle bir "ucundan" giriyorlar kameraya ve hemen çıkıyorlar... Kadın, Phil'in kendisine baktığını görünce, eli başındaki örtüsüne gidiyor ve yüzünü kapatmaya çalışıyor.
Filmden, çok ama çok hoş sahneler belleğimde uçuşuyor halen... Alice ve Phil'in fotomatikte çektirdikleri pozlardaki ruh hallerinin değişmesini aktaran tüm kareler muhteşemdi.Alice ve PhilAlice ve PhilAlice ve PhilAlice ve PhilAlice ve PhilBir de elbette yukarıdan çekilmiş (muhtemelen helikopter ile), trendeki etkileyici son sahne var... Salt bu sahne bile, trenleri daha çok sevmek için yeterli bence !Phil ve Alice trende
Kaçıp gitmek, yollara düşmek her zaman çözüm getirmese de, "yollar öğreticidir" diyerek, Wim Wenders'ı her daim izlemek gerek!

16 Kasım 2011 Çarşamba

Caco'nun Yolculuğu

VengoTony Gatlif’in 2000 yapımı Vengo / İntikam filminin içinden neyiyle birlikte Kudsi Ergüner geçiyor. ‘Bulena’ ve ‘Naci en alamo’ şarkılarında neyini üflüyor usta sanatçımız. Flamenkoyu sevin ya da sevmeyin, flamenkoya katlanın ya da katlanmayın bu filmdeki flamenko yorumlarıyla gerçekten başka dünyalara yolculuk ediyorsunuz.Kudsi ErgünerKudsi ErgünerTony Gatlif’in Transylvania / Transilvanya , Gadjo Dilo / Crazy Stranger / Çılgın Yabancı ve Exils / Exiles / Sürgündekiler filmlerindeki karakterler kendilerini yollara vururken, Vengo filmindeki ana karakter gururlu ve güçlü Caco çok sevdiği kızının ölümünden sonra kendisini adeta Endülüs topraklarına hapsetmiş, içsel yolculuğuyla başbaşa bırakmış kendini. Düzenli olarak kızının mezarını ziyaret ediyor, anıların gömülmesine izin vermiyor, acısını sonuna dek yaşıyor, yansıtıyor bir de ayrıca engelli yeğeni Diego ile en korumacı safhada ilgileniyor Caco. Aslında yeğenine bu kadar düşkün olmasının sebebinin bölgedeki diğer güçlü Çingene ailesi ile aralarındaki kan davasından kaynaklandığını gözlemliyoruz film ilerledikçe. Diego’nun babası diğer ailenin oğlunu öldürüp Fas’a kaçmıştır. Diego’nun babası, Caco’nun ağabeyi Fas’ta sürgün ve yalnızken, Caco da Endülüs’te, kendi topraklarında sürgün ve yalnızdır.Caco ve DiegoÖlüm, intikam, acı, iç burukluğuna bir de flamenko ezgileri ve dansları eklenince Tony Gatlif, Vengo filmiyle İspanyol Çingenelerini ölümsüzleştirmiş, neyle, tasavuffla, sufilikle, sema ayinleriyle bezeli flamenkoyu filminin asıl kahramanı yapmış. Elbette gözleriyle herşeyi yansıtan Caco karakteri ile gerçekte engelli olup olmadığını ayırtedemeyeceğiniz Diego karakterleri de belleklere kazınıyor diyebilirim.

14 Kasım 2011 Pazartesi

Zano’nun Yolculuğu

SürgündekilerTony Gatlif, yazıp yönettiği, kendisine 2004 Cannes Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” ödülünü kazandıran Exils / Exiles / Sürgündekiler filminde, Paris’te doğup büyüyen ana karakter Zano’nun anne babasının doğduğu Cezayir’e yaptığı yolculuğu anlatmış. Elbette aslında aradığı ve anlattığı kendi çocukluğunun geçtiği Cezayir, yansıttığı kendi yaraları ve karmaşıklığı, vurguladığı hayatın her anında çok kültürlülük.

İnancı sorulduğunda “müziğe inanırım” diyen Zano ile kendisi gibi anne babası Cezayirli olan sevgilisi Naima’nın Paris’ten başlayıp, İspanya ve Fas üzerinden Cezayir’e ulaşma öyküleri bir bakıma “Doğu’dan Batı’ya Göç” olgusunu da tersyüz ediyor. Arapça bilmeyen Arap Naima kendisine nereli olduğu sorulduğunda ‘Fransız Cezayirlisi’ diye tanımlıyor. Atalarının ülkesinde iki yabancı Zano ve Naima. Kartpostallarda görünen turistik bir Cezayir değil elbette buldukları. İki sevgilinin Cezayir yolcuğu boyunca yaşadıkları, Zano’nun Cezayir’de dedesinin evinde yaşadıkları, Naima’nın kendini hiçbir yere ait hissedememesi, çok uzun tutulmuş olsa bile izleyiciyi başka dünyalara sürükleyen zikir sahnesi ve elbette yine baştan sona Exils'in tüm müzikleri, Gatlif’in bu filmini de muhteşem kılmaya yetiyor.Zano ve NaimaKökler önemlidir. Filmin sonunda portakalın soyulup paylaşıldığı sahnede şarkı sözlerinin vurguladığı üzere, analarımızın dilini yavaş yavaş unutacak olsak bile er ya da geç köklere dönüş gerekir !