11 Ağustos 2014 Pazartesi

"Yayılan kestane ağacının altında ben seni sattım,
sen de beni." *

George Orwell'ın anti-ütopik romanı Nineteen Eighty-Four / Bindokuzyüzseksendört'ü yazalı 65 yıl geçmiş. Michael Radford tarafından Nineteen Eighty-Four / Bindokuzyüzseksendört'ün sinemaya uyarlanmasının ise bu yıl 30. yılı...

Tekrarda her zaman yarar vardır !


Big Brother içimizde !
George Orwell (asıl adıyla Eric Arthur Blair)'ın 1947-1948 yılları arasında yazdığı anti-ütopik romanından Michael Radford tarafından uyarlanan 1984 yapımı Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört tekrar tekrar izlemekten her karesi zihnime yerleşmiş filmlerdendir. Hemen George Orwell'ın kitabında öngördüğü 1984 yılının kitabını yazmayı bitirdiği 1948 yılının son iki rakamının tersi olduğunun notunu düşeyim burada !

"Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" romanında gözü kulağı, her köşe bucağa ulaşan otorite tarafından izlenmeyi "Big Brother (is watching you!) / Büyük Birader (sizi gözetliyor !)" kavramıyla açıklayan George Orwell da İngiliz istihbaratı tarafından izlenmiş. İngiliz arşivleri, George Orwell’in İngiliz istihbaratının dikkatini ilk olarak 1929 yılında çektiğini belgeliyor. Belgelere göre, o sıralar Paris’te yaşamakta olan Orwell, sol eğilimli ‘İşçilerin Hayatı’ adlı bir yayından muhabirlik teklifi almış. 1942’de İngiliz yayın kuruluşu BBC’de Hintçe servisinde çalışan Orwell, İngiliz polisi Scotland Yard'ın yazdığı rapora göre sol görüşü ve bohem giyim tarzıyla koyu bir komünist olarak nitelendirilmiş ancak İngiliz yazarı yirmi yıl boyunca izleyen İngiliz iç istihbarat servisi MI-5, bu raporu çürüterek Orwell’ın komünizmden çok uzakta olduğunu ve güvenliğe bir tehdit oluşturmadığını belirtmiş. Sosyalist olmasına karşın hem "Animal Farm / Hayvan Çiftliği" hem de "Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" romanlarında Stalin rejimini kıyasıya eleştiren Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört romanında sosyalizme ya da İngiliz İşçi Partisi'ne bir saldırı kastetmediğini fakat komünizm ve faşizmde kısmen gerçekleşmiş bozukluklara değindiği açıklamasında bulunmuş.
2+2=?
Üç süper devlete ayrılmış bir dünyada, “Big Brother / Büyük Birader”in yönetimindeki “Oceania / Okyanusya” isimli totaliter süper devlette yaşayan ana kahramanımız Winston Smith, işleyebileceği en büyük suçu işler; düşünür ! Oysa Okyanusya'da amaç özgür düşünceyi kaldırmak için her tarafa yerleştirilmiş ekranlar, mikrofonlar aracılığıyla halkı kontrol altında tutmaktır. İktidardaki parti Yenikonuş'la (Newspeak) dildeki sözcük sayısını azaltmakta ve düşünme sınırlarını giderek daraltmayı amaçlamaktadır. Düşünmek gereksizdir, sadece itaat etmek yeterlidir.
Ayrıca bkz.:"The Principles of Newspeak"

Düşünen Winston Smith önce evinde gözetlenmesi mümkün olmayan bir köşe bulmaya çalışır. Küçük hilelerle evdeki ekranın görüntü alanı dışında kalmak için çaba sarfeder; ardından sevgilisi Julia ile özgürce buluşabileceğini sandığı bir antikacı dükkanındaki odayı kiralamakla izlenmekten kaçmayı başardığını sanır.

Totaliter devletin en güçlü örgütü “Düşünce Polisi”´nin, elbette ulaşamadığı en küçük bir delik bile yoktur. "Büyük Birader"´e karşı bütün yurttaşların hayatı yakından denetlenmekte, kafasından şüpheli düşünceler geçirenler kolayca belirlenmekte ve kısa zamanda önce dönüştürülmekte sonra da yok edilmektedirler. Winston Smith de "Düşünce Polisi"´nin gazabından kurtulamayacak ve yakalanarak kendisini meşhur 101 No.'lu odada bulacaktır.4 ya da 5 ?Beyni yıkanan Winston Smith'in mutlak gerçeğin değiştirilemeyeceğine dair olan inancı, İç Parti yetkilisi O'Brien tarafından yerle bir edilir: İki kere iki dört değil, beş eder… Winston, dayanılmaz işkencelerden geçtikten sonra eninde sonunda bunu kabul edecektir: İki kere iki beş eder… 2 x 2´nin 5 olarak kabul edilmesi yetmez; özümsenmesi istenir. Daha doğrusu bazen 3 bazen 2, düzen ne isterse o, ki bazen hepsi birden eder 2 x 2 ! O'Brien "Big Brother / Büyük Birader"in amacını net bir biçimde Smith'e özetler: "İçindeki her şey ölmüş olacak. Sevgi, arkadaşlık kurabilme yeteneklerin, yaşama sevincin yitmiş olacak, gülmeyeceksin, merak duymayacaksın, cesaret gösteremeyeceksin, onur duymayacaksın. Bomboş olacaksın. Seni boşaltıp yerine kendimizi koyacağız."
Kestane Ağacı KahvesiOtoritenin elinde tuttuğu gücün şiddeti ve acımasızlığı insanın acıya olan dayanıksızlığıyla birleşince, iktidarın zaferi kaçınılmaz olur; "Yayılan kestane ağacının altında herkes birbirini satabilir !"
1984Bu arada Eurythmics'in aynı isimli albümü (dolayısıyla film müzikleri / soundtrack) her ne kadar yönetmen Michael Radford tarafından hayal kırıklığı olarak nitelendirilmişse de bence "Sexcrime (nineteen eighty-four)" ve "For the Love of Big Brother" şarkıları oldukça hoş tatlar bırakıyor.
*"Nineteen Eighty-Four / Bin Dokuz Yüz Seksen Dört", "Ay'dan İzlenimler"'e ilk kez 25 Kasım 2009'da konuk olmuştur.

10 Ağustos 2014 Pazar

Quo Vadis?


Seçimlerimiz
hayatlarımızı
belirler !


.

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Rosso İstanbul

Son bir kaç gündür kızımla birlikte sonsuz bir keyifle gerçekleştirdiğimiz "Ferzan Özpetek Film Günlerimiz"'de benim daha önce izlediğim O'nun ise ya henüz izlemediği ya da izleyip belleğinde fazla yer tutmayan Ferzan Özpetek'in filmlerini izliyoruz. Elbette en sevdiğim Ferzan Özpetek filmi olan 2001 yapımı Le Fate Ignoranti / The Ignorant Fairies / Cahil Periler filmiyle başladık film günlerimize... Sonra sırayı Saturno Contro / Saturn in Opposition / Bir Ömür Yetmez alıyor...
Mutlaka kitabını da alıp okumalıyız diyor kızım ve Ferzan Özpetek'in Rosso İstanbul / İstanbul Kırmızısı başucu kitaplarımın arasında usulca yerini alıyor kızım kitabı alır almaz. Dün gece kitabı bir solukta bitirirken, Ferzan Özpetek'in "hayatı bir kez daha anlatmayı denemek için hayatlarından parçalar çaldığı" arkadaşlarından / kitabının karakterlerinden biri olan Neval'a söylettiği Can Yücel dizeleri usumda asılı kalıyor: "Her bahar gitmek isterim. Gittiğim olmadı hiç. Ama olsun... İstemek de güzel."

Sonbahar geliyor...

7 Ağustos 2014 Perşembe

7 Ağustos 2014 İstanbul'da bir kedi...

Küresel ısınma sonucu bocalayan iklimler, hava koşulları, bugün de İstanbul'u etkiledi. Mini hortumlu, dolulu, yağmurlu, selli, fırtınalı, şimşekli hava öğleden sonra, akşama doğru megaköy'ü etkisi altına aldı. Aşağıdaki kedi, şanslı kedilerden olsa gerek.
Fotoğraf Internet ortamında anonim olarak paylaşılmıştır; benimle ilgisi yoktur.

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Rüzgârlar

Selim Evci’nin yazıp yönettiği 2013 yapımı Rüzgârlar / Winds / Άνεμοι filminin ana karakterinin Gökçeada (İmroz)’nın kendisinin olması öncelikle cezbediyor izleyeni. Bir söyleşisinde şöyle demiş Selim Evci: “Gerçekten Gökçeada’nın karakterini yansıtan bir film olduğunu düşünüyorum Rüzgârlar ’ın. Doğrusu bu filmde biz Gökçeada’yı da rüzgârıyla, sesiyle, dalgasıyla bir karaktere dönüştürmeyi önemsedik. Çok güzel bir ada; şelalesi, ovası, nehri, dağı ile müthiş bir ada. (..) Ama insanı az. Keşke az olmasaymış. Keşke 1960’ların sonuna kadar o süregelen renkli yaşam devam edebilseymiş; çünkü altmışların sonuna kadar adada 9.000 Rum nüfusu varmış. Daha sonra şu anki duruma doğru ilerleme olmuş. Şu anda 100-150 civarında yaşlı Rum yaşıyor sadece. Keşke o boş evlerde dolu dolu hayatlar olsaymış. Ama gidince zaten o soruyu soruyorsunuz: Nerede bu insanlar?”

Filmler için ses kayıtları yapan Murat, Gökçeada´da çeşitli sesleri kaydedip fotoğraflar çekmektedir, amacı Ada ile ilgili bir fotoğraf sergisi açmaktır. Bu çalışmaları sırasında adada tek başına yaşayan 80 yaşlarındaki Madam Styliani ile tanışır. Aralarında bir dostluk gelişirken Murat, Madam´ın kendi sesinden anılarını kaydetmeye başlar. Madam Styliani’nin torununun Fransa’da yaşadığını öğreniriz anlattıklarından, neden Gökçeada’dan kopamadığını, anılarına sıkı sıkı bağlı olmanın ne demek olduğunu ve ötekileştirmenin gayet bilinçli bir şekilde adım adım nasıl uygulandığını görürüz Ada’da.
Madam Styliani’nin şu yalın sözleri Ada’nın yakın tarihinde olan biteni en öz bir biçimde anlatıyor aslında: “Kocam Yanni, yaşlandıktan sonra süngerciliği bırakıp çiftçiliğe başladı. Fakat sonra devlet toprakları almaya başladı. Bir yumurta 12 kuruş; arazilerin metrekaresine verdiler 14 kuruş! Ne yapalım diye düşündük, hayvancılığa başladık; keçi aldık. O da yasaklandı vre! Adadan bir kilo etin bile dışarı çıkarılması, yani satılması yasaklandı. Et var mı diye valizleri arıyorlardı. Bakamaz olduk hayvanlara, saldık adaya; herkes saldı. Kocam yeniden süngerciliğe başladı, denize açıldı, bir daha da geri dönmedi. Biz 9 bin kişiydik bu adada, neden 200 kişi kaldık? Herkes böyle gitti. Çocuklarımızı gönderdik. Okul yok, iş yok, ne yapalım? 64’e kadar vardı, Rum okuluna gidiyordu çocuklar; sonra yasaklandı. Burada yalnız ölüm var vre, doğum yok artık. Adada çok güzel yaşardık. Ne zaman ki Kıbrıs meselesi oldu, her şey değişti. Adaya cezaevi kurdular saldılar mahkûmları. Sonra hırsızlık, yangın, tecavüz... Hep işittik. Boşaldı köyler, herkes bir gecede kaçtı. Ama ben bırakıp gidemedim.
Selim Evci, Gökçeada’ya ilk gittiğinde terk edilmiş, çoğu yıkıntıya dönüşmüş taş evleri görüp, insansızlıklarının nedenini merak edince Gökçeada’yı anlayan, oradaki Rum halkını anladığını hissettiren bir film yapmak istemiş. İyi ki de yapmış ve varolanı belgeleyip, izleyicisine ve geleceğe Gökçeada’nın güzel “ Rüzgârlar ”’ını bırakmış…

1 Ağustos 2014 Cuma

The Zero Theorem

Sevdiğim yönetmenlerden Terry Gilliam’ın distopya üçlemesi olan 1985 yapımı Brazil, 1995 yapımı Twelve Monkeys / Oniki Maymun ve son olarak 2013 yapımı The Zero Theorem / Sıfır Teorisi filmlerinin yapım yıllarının, kendi hayatımla ilgili önemli dönüm noktalarına denk geldiğinin ayırdına vardım aniden. Olmadık imgeler olmadık imgelere yol açar, tesadüfler hayatımızın akışını değiştiren olgulardır ve mutluluk anlıktır gibi bir dolu cümle geçip gitti aklımdan dün akşam izlerken; hak ettiği kadar ilgiyi bulamamış, az anlaşılır The Zero Theorem / Sıfır Teorisi'ni. Brazil üniversiteye başladığım yıla, Twelve Monkeys / Oniki Maymun kızımın doğduğu yıla ve The Zero Theorem / Sıfır Teorisi sevgili ağabeyimi sonsuzluğa uğurladığımız yıla denk geliyor… Bir başlangıç, bir doğum ve bir ölüm… Nafile hayatların özeti gibi !

Brazil’de, o tarihte Dünya'dan ne anlıyorsam onun resmini çizmeye çalışmıştım. The Zero Theorem / Sıfır Teorisi ’nde de, şu anda Dünya'dan ne anlıyorsam onu resmetmeye çalıştım.” demiş Terry Gilliam… İnsanlarla iletişim kurmaktan çekinen, varoluşuna tahammül edemeyen ve bu yüzden sürekli acı çeken, “ben neden varım” dan başlayarak hayatın anlamını çözmeye çalışan ayrıksı bir bilgisayar dahisi var The Zero Theorem / Sıfır Teorisi’de. Qohen Leth’in öyküsü aslında biraz da her sabah neden bugünü yaşıyorum diyen, kapitalist sistemin çarklarında kaybolan insanların da öyküsü. Mancom adında herşeyin kontrol altında tutulduğu bir şirkette çalışan Qohen Leth, her şeyin, aslında hiç bir şeye eşit olduğunun ispatlanmaya çalışıldığı projeye karışınca, varlıkla hiçlik arasında gidip gelmeler de başlar. 0'ın, %100'e veya 1'e eşitlenmesine çalışılmakta ve bu eşitliğin, evrenin oluş-yok oluş sürecine ışık tutacağı düşünülmektedir..

Terry Gilliam’ın 1998 yapımı Fear and Loathing in Las Vegas / Las Vegas’ta Korku ve Nefret filminden öykünerek The Zero Theorem / Sıfır Teorisi için “Matrix’te Korku ve Nefret” yakıştırması da yapılabilir rahatlıkla… Las Vegas’ta Korku ve Nefret’te uyuşturucuların ‘psychedelic’ etkileri altındaki karakterlerden, Sıfır Teorisi’nde sanal gerçekliğin ‘psychedelic’ etkilerine geçiyoruz. Herşeyin denetim altında olduğu bir Dünya’ya ne kadar dayanabilirsiniz? Dayanabilir misiniz sahiden? Mancom'da, adeta Big Brother göndermesi yapıldığı dikkat çekiyor. Sanal gerçeklikler, sanal boğuntulara dönüşmeden kendinizi kurtarabilir misiniz? Dünyamız giderek çarpıklaşıyor, çürüyor ve filmin tema müziğine dönüşmüş muhteşem “Creep” şarkısının vurucu sözleri Sıfır Teorisi kapanırken düşündürtüyor: “What the hell am I doing here? I don't belong here. // Ne bok yemeye buradayım? Ben buraya ait değilim.”

31 Temmuz 2014 Perşembe

Grace Slick “White Rabbit” şarkısını söylemeye devam eder…

"but I don't want to go among mad people," Alice remarked.
"oh, you can't help that," said the cat:
"we're all mad here. I'm mad. you're mad."
"how do you know I'm mad?" said Alice.
"you must be," said the cat, "or you wouldn't have come here."

"Deli insanların arasına gitmek istemiyorum," diye hayıflanır Alice.
"Başka çaren yok" der Kedi.
"Hepimiz deliyiz burada. Ben deliyim. Sen delisin."
"Benim deli olduğumu nereden biliyorsun?" diye sorar Alice.
"Mutlaka delisindir" der Kedi.
"Öyle olmasaydın buraya gelmezdin."



FEED YOUR HEAD !.

WHITE RABBIT

One pill makes you larger And one pill makes you small And the ones that mother gives you Don't do anything at all Go ask Alice When she's ten feet tall And if you go chasing rabbits And you know you're going to fall Tell 'em a hookah smoking caterpillar Has given you the call to Call Alice When she was just small When the men on the chessboard Get up and tell you where to go And you've just had some kind of mushroom And your mind is moving low Go ask Alice I think she'll know When logic and proportion Have fallen sloppy dead And the White Knight is talking backwards And the Red Queen's "off with her head!" Remember what the dormouse said; Feed your head Feed your head

24 Temmuz 2014 Perşembe

VIVA ESPANA !

18 Temmuz 2014 Cuma

Only Lovers Left Alive

Jim Jarmusch’un 2013 yapımı Only Lovers Left Alive / Sadece Aşıklar Hayatta Kalır filminin bana ne anımsattığıyla ilgili belleğim günlerdir beni düşündürtüp duruyordu. Sonunda, bu sabah aniden yaptığı çağrışımın BabaZula’nın ‘Aşıkların Sözü Kalır’ şarkısı olduğunun ayırdına vardım ve 'olmadık imgeler olmadık imgelere çağrışım yapar' mottom da kanıtlanmış oldu bir kez daha. Jim Jarmusch’ın bohem vampirlerinden Pir Sultan Abdal’ın sözlerinden esinlenilerek kotarılmış “Aşıkların Sözü Kalır”’a ancak ve ancak tuhaf zihinsel yolculukla geçilir !
İtiraf edeyim, "Jim Jarmusch neden bir vampir filmi çeker?" ön yargısıyla izlemeye başladım filmi. Sonra biz insanların Dünya’yı nasıl katlettiğimizi, sıkışmış kalmışlığımızı, çözümsüzlüğümüzü terk edilmiş hayalet kent Detroit’te yaşayan, hayli kırılgan, bıkkın, hayat yorgunu müzisyen vampir Adam (Tom Hiddleston) ile kendinden kilometrelerce uzakta, Atlantik’in öte yanındaki Tanca’yı yurt edinmiş vampir karısı Eve’in (Tilda Swinton) ölümsüz aşkları ve kara gözlükleri üzerinden anlatmayı tercih ettiğini düşündüğüm Jim Jarmusch’u bir kez daha hayranlıkla takdir etim.

Filmdeki en güzel sürprizlerden biri John Hurt’ün canlandırdığı İngiliz asıllı şair, oyun yazarı Christopher Marlowe’un karşımıza bir vampir olarak çıkması... Şurada yer alan bir söyleşisine göre, Jim Jarmusch, Marlowe'un Shakespeare'in oyunlarını yazmış olduğu teorisinin tamamen karşısında olmadığını ama Marlowe'u bu filminde konuk etmesinin asıl sebebinin gizemli ölümüyle ilgili olduğunu söylüyor.
Beslenmek için kan bankalarını tercih eden düşünceli vampirler Adam ve Eve, onca direnmelerine rağmen çözümsüz kalınca elbette yine hayatlarının gerçeklerine dönüyorlar. Son kare bu yüzden hayli vurucu!
Günlük hayatınızın döngüsünde böyle gelmiş böyle gider diyerek geçebilirsiniz pek çok şey için. Ancak bir noktada hayır gitmemeli demeyi öğrenmek ve uygulamak gerekiyor !!!

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Das Herz ist ein dunkler Wald


Kalp karanlık bir ormandır,
Bazen en yakınındaki uzak olandır.


Nicolette Krebitz'in yazıp yönettiği 2007 filmi Das Herz ist ein dunkler Wald / The Heart Is a Dark Forest / Kalp Karanlık Bir Ormandır filminin şiirsel adından öykünerek bir 'haiku' yazdım.

Ne kadar gerçeküstü olabilirsiniz, bir düşünün bakalım?